İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

İSLAM  GÜNEŞİ  VE  AVRUPA’NIN  KARANLIK  ÇAĞI

Orta Çağ, Avrupa tarihinde yaklaşık olarak 5. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar süren ve Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından Rönesans’ın başlangıcına kadar olan dönemi kapsar. Orta Çağ boyunca Avrupa, siyasi istikrarsızlık, ekonomik gerileme, savaşlar ve salgın hastalıkların gölgesinde kalmıştır. Bu dönemde toplumlar, kilise ve feodal beylerin egemenliği altında yaşıyordu.

7. yüzyılın başında İslam dini Mekke’de doğmuş ve kısa sürede dünyaya yayılmıştır. 8. ve 14. yüzyıllar arasında İslam dünyası astronomi, matematik, tıp ve felsefe gibi bilimlerde ilerlemiştir. Bu gelişmeler çeşitli yollarla Avrupa’ya intikal etmiştir. Bunun sonucunda Orta Çağ karanlığında olan Avrupa aydınlanmıştır. Bu durumu ünlü Bilim Tarihçisi Fuat Sezgin şöyle ifade etmektedir: “Batı Uygarlığı, İslam Medeniyetinin çocuğudur.”

Avrupa'nın Karanlık Çağ yaşadığı bu dönemde İslam Dünyası "Altın Çağ" olarak isimlendirilen çağı yaşmaktaydı. Bu dönemde İslam bilginleri bilim, teknik, tıp gibi önemli konularda büyük gelişmeler kat etmişlerdir. Bu durum İslam dininin bilime verdiği büyük önem nedeniyle ortaya çıkmıştır.

Avrupa’nın Orta Çağın karanlığından çıkması, doğuda ortaya çıkan İslam Güneşinin eseri olan bilimsel verilerin batıya intikali ile mümkün olmuştur. Antik Çağ’da Yunan ve Roma’daki üstünlük, Orta Çağ’da Araplara geçmişti. Bu sebeple Müslümanlar, Orta Çağı, karanlık değil, apaydınlık bir çağ olarak görürler. Yepyeni bir din şemsiyesi altında birleşen Müslümanlar, kurdukları imparatorluklar vasıtasıyla bu kültürün yayılmasını temin ettiler. Afrika’nın kuzeyinden dolaşıp İspanya ve Sicilya’ya çıkarak, İslam medeniyetini Avrupa’ya sokmaya muvaffak oldular.

Avrupa’da 13. asırdan itibaren bütün ilimleri İslam dünyasında alma cereyanı hızlandı, hem de müthiş bir şekilde alıyorlardı, bazı bilimleri kademe kademe alıp uygulamaya koyuyorlar, bazısını kör dövüşü şeklinde alıyorlardı. Doğuya giden herkese ilim adına başta kitap olmak üzere, bir şeyler sipariş ediliyordu. Bu hızlı alma dönemleri 16. yy.’a kadar devam etti. Fakat maalesef Batı dünyası bütün aldıklarını bir düşmanlık hissi içerisinde alıyordu. Avrupalılar böyle geldiler 17. yüzyıla kadar. Bu yüzyılda kendilerini üstün görmeye başlayınca da İslam dünyasını kötü şekilde tanıtmaya ve aleyhinde çalışmaya başladılar.

Fuat Sezgin’e göre, Batı medeniyeti, İslam düşüncesinin farklı bir kültür havzasında neşvü nema bulmuş halidir. Sezgin, Batı uygarlığının, İslam medeniyetinin değişik, coğrafi ve iktisadi şartlar altında gerçekleşen devamı olduğunu ifade etmektedir. Yine Sezgin’e göre, İslam bilimleri, Yunan bilimlerinin bir devamı olarak gelişmiştir. Diğer taraftan bilimler tarihi Yunan bilimlerinin temellerinin eski Mısır ve Babulonya bilimlerine dayandığını ortaya koymaktadır. Bilimler tarihi bir bütün olup bilim tarihçisinin ödevi, bu bütünü meydana getiren parçaları gerçeğe uygun bir şekilde önyargısız ve objektif olarak değerlendirmektir.

Sezgin, Avrupa medeniyetinin İslam uygarlığının bir ürünü olduğunu söylemektedir. Hatta Avrupa medeniyetinin İslam medeniyetinin çocuğu olduğunu iddia etmektedir. Bu konuları araştırmak için 60 yıl harcadığını söyleyen Sezgin’e göre, bugünkü Avrupa medeniyeti, belli bir dönem ve şartlar sonunda farklı ekonomik ve kültürel konjonktürdeki İslam medeniyetinin bir devamıdır. Yine Sezgin’e göre, milletler için zaman, bir insanın ömründen fazla bir şeyi ifade etmektedir. Bu yüzden Avrupa Medeniyetinin düşman olarak görülmemesi, Avrupa’nın geliştirdiği bir takım teknolojik gelişmeleri takip etmek, müspetse almak ve onlara dayanarak yeni hamleler yapmak gerekmektedir.

Batılı insanlar, Müslümanlar tarafından asırlarca önce keşf olunan veya icat edilen şeyler Hristiyanlığa mal ediliyordu. Şayet buna imkan bulunmazsa bu keşif ve icatların değeri küçültülüyor, tesiri inkar olunuyordu. Fakat bu Karanlık ve Orta Çağa mahsus değildi. İslamiyet'e ve ona bağlı her şeye karşı duyulan aşırı düşmanlık yakın zamanlara kadar devam etmiştir. O kadar ki bu düşmanlığın izlerini bugün dahi bulmak mümkündür.

Bugün, İslam’ın kendi aydınlanma çağına geri dönmesine şiddetli bir ihtiyaç vardır. İslam, Orta Çağın karanlık dönemindeki aydınlığına geri dönmelidir. O zamanlar, yeniliğe, aklın faziletine değer veriliyordu. Oysa son zamanlarda İslam’a karşı katı ve sistematik bir yaklaşımla onun mükemmel özellikleri yıpratılmıştır. İslam’ı ortadan kaldırmak isteyen güçlerin bir oyunudur bu.  İslami aydınlanma ve onun dünyaya yaptığı katkılar, siyah bir plakayla üstü örtülerek yok edilmeye çalışılmaktadır.

Bunu başarmak için gereken tek şey, İslam dünyasının birliği ve İslam’ın seçkin ilim anlayışına geri dönmektir. Böylece gelecek kuşaklarımız, bugünün karanlık durumunu tekrar aydınlatmayı başaracaktır. Buna inancımız tamdır.

Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir.” (Ali İmran, 3/139)

(Yayınlama Tarihi: 27.05.2026,    Yorumun tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

 

 

BATI  İSLAM’IN  YÜKSELMESİNDEN  KORKUYOR

İslam dini 7. asırda Mekke'de ortaya çıkmasından sonra Ortadoğu'da hızlıca yayılmış ve kısa sürede geniş bir İslam Devleti haline gelmiştir. İslam devletinin genişlemesi ve daha sonraları Avrupa'ya gelmeleri batılı hakim güçleri  korkutmuştur. Bu nedenle o zaman Batı’daki hakim güçler olan Din Adamları ve Krallar, İslam devletinin genişlemesini engellemek için her türlü çabayı göstermişlerdir. İslam'ı batıl göstermek, halkı İslam'la korkutmak ve silahla mücadele bunlardan başlıcalarıdır. Ancak Batı istedikleri başarıyı elde edememiş ve İslam dünyada hem askeri hem siyasi ve hem de kültürel bir güç olarak asırlarca yaşamıştır.

18. yüzyıldan itibaren İslam devletleri bazı nedenlerle eski güçlerini kaybetmişlerdir. Bunu fırsat bilen batılılar Müslümanların hakimiyetini kırmak ve onların zenginliklerini ele geçirmek için faaliyete geçmişlerdir. Bu faaliyetlerin sonunda İslam devletleri maalesef batının hakimiyeti altında kalmışlardır. Bu durum bugün de aynen devam etmektedir.

Bununla beraber Batı İslam'ın tekrar yükselişe geçmesinden korkmaktadır. Çünkü Batılı emperyalistler İslam medeniyetinin temelinde yatan inanç ve manevi kuvvetin büyüklüğünü bilmektedirler. Bu inanç ve manevi kuvvetin alevlerinin bir kıvılcımla tekrar parlayacağına inanmaktadırlar. Bunu engellemek için ellerinden geleni yapmalarına rağmen bir gün bu alev tekrar parlayacak ve bütün dünyayı kaplayacaktır.

Bu kuvvet İslam dininin özünde vardır.  Müslümanlar şu gerçeği çok iyi bilmektedirler ki, Batılıların birkaç asırdır Müslümanları ezmesi Allah Teâlâ'nın bir takdiridir. Allah izin vermeseydi Batılılar bunları yapamazdı. Çünkü evrendeki her şey Allah'ın izni ve iradesi ile gerçekleşmektedir. Fakat şu da bilinmektedir ki devletlerin güçlü olup diğerlerine galip gelmeleri devre devredir. Bu devreler ile insanlar imtihana tabi tutulmaktadır.  Çünkü bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

“…o günler ki biz onları insanlar arasında döndürür dururuz. Bu da Allah'ın sizden iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.” (Ali İmran, 3/140)

Bu ayete göre Allah Teâlâ gelecekte Müslümanlara da galip gelmeleri için bir fırsat yaratacaktır. Bu durum da gerçek Müslümanlar tekrar eski güçlü günlerini elde etmek için Allah'ın izni ve iradesiyle çalışacaklardır. Bunun sonunda Müslümanlar galip gelecek ve dünyaya tekrar İslam hakim olacaktır. Bunun çok uzak olmadığını ümit ediyoruz. 2060 yıllarında bunun tahakkuk etmesini bekliyoruz. Bu beklentimizin gerçekleşmesi için birçok nedenler vardır.

Bugün Batılıların en çok konuştukları konu gerçek İslam’ın tekrar dirilmesi ve yükselmesidir. Onların korktukları, İslam tehlikesinin tekrar başlarına geleceğidir. Bu tehlikenin gerçekleşme ihtimali Batılılar tarafından incelenmekte ve değişik cevaplar ortaya atılmaktadır. İslam dinini yakından inceleyen emperyalistler ifadelerinde henüz o gerçek Müslümanların ortada olmadığını ifade etmektedirler. Bu nedenle de zulümlerine olanca hızlarıyla devam etmektedirler.

Ancak bu konuda korkulması gerektiğini ifade eden Batılılar da vardır. Kur’an’ı özgün şekliyle Arapçadan İngilizceye tercüme eden Marmaduk Pickthall (1875,1936) Hristiyanlıktan sonra İslam’a geçmiştir. O, bu konuyu başka bir açıdan yorumlamaktadır. Ona göre, Müslümanların kendi medeniyetlerini tüm dünyaya yayma imkanları vardır. Müslümanlar, ilk çıktıklarında taşıdıkları “ahlaka” geri dönerlerse, daha önce yayıldıkları hızın aynısıyla yayılırlar. Çünkü bu boş dünyanın, onların medeniyet ruhunun önünde durmaya gücü yetmeyecektir.

İslam’ın temel ilkelerinin kaynağı Kur’an ve hadislerdir. İslam şeriatının temelleri bu iki kaynağa dayanarak belirlenmiştir. Ancak İslam düşmanları İslam’ı silah zoruyla yok edemeyeceklerini bildikleri için onun temel ilkelerini yozlaştırmaya çalışmaktadırlar. Bunu sağlamak için İslam ülkelerinde yaptıkları faaliyetlerden bazıları şunlardır: Sahte din adamları, sahte tarikatlar oluşturmak; Tarihselcilik, Ilımlı İslam gibi akımları İslam ülkelerinde yaygınlaştırılmak; Mealcilere ve sünnet ve peygamber düşmanlarına her türlü destek verilmek; Mezhepsizlik akımını ortaya atarak mezheplerin işlevini yıkmaya çalışmak; Müslümanlar arasında kadınların imam olarak hareket edebileceği, yani karışık cinsiyetten kişilerin bulunduğu bir cemaate namaz kıldırabileceği durumlar konusunda Müslümanlar arasına fitne sokarak görüş ayrılıklarını körükleyerek Protestan bir İslâm oluşturmak.

İslam medeniyeti, Doğusu ve Batısıyla, bütün dünyayı, savaş çağından barış çağına geçmeye çağırıyor. Bütün insanlığın başta gelen görevi, barışı desteklemek ve savaşları önlemektir. Yeni yüzyılda İslam Avrupa’nın parlayan yıldızı olacak ve dünyaya huzur ve barışı getirecektir. Buna bütün kalbimizle inanıyoruz.

(Yayınlama Tarihi: 28.04.2026,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

BATI  İSLAM’DAN  NEDEN  KORKUYOR?

İslam dininin ortaya çıkışından itibaren Müslümanların gösterdikleri başarılar, o zamanın tahrif edilmiş dinlere hükmeden batılı din adamlarını korkutmuştur. İslam’ın bu yükselişine karşı iktidar sahipleri, gerek kilise ve gerekse krallar birleşmişler ve halkları İslam'a karşı koymaya yönlendirmişlerdir. Çünkü bu kendi gelecekleri için gerekliydi. Bu nedenle senelerce İslam'a karşı Haçlı Seferleri yapılmıştır. Bu Haçlı seferlerin bazıları başarılı olsa da zaman içerisinde hepsi yenilmişlerdir. İslam devletleri birkaç yüzyıl içerisinde Avrupa'nın içine ne kadar hakim olmuşlar  ve Avrupa'daki din adamlarını ve hükümdarları korkutmuşlardır.

İslam Avrupa'da tanınca, Avrupa'daki insanlar bâtıl din anlayışına sahip olan papazlara karşı ayaklanmışlar ve onların bâtıl din anlayışını bilimsel buluşlarla yıkmışlardır. Böylece Avrupa'da başlayan Aydınlanma Devri bütün Avrupa'yı sarmış ve insanların bilimsel alanda yaptıkları buluşları referans alarak değişik hayat anlayışlarını ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler ne kadar insancıl da olsa, devletleri yöneten güçler İslam'ın sebep olduğu bu düşünce akımlarına karşı mücadele edebilmek için İslam dinini yıkmanın zorunlu olduğunu düşünmüşlerdir. Ancak İslam dinini silah zoruyla yıkamayacaklarını anlayan batı, İslam'ı temsil eden ülkelerin içine bozgunculuk ve sömürü amaçlarına hizmet eden ajanları sokarak, İslam devletlerini içeriden fethetmeye çalışmışlardır. İslam devletlerine iki yüzlü politikacıları kurtarıcı olarak yerleştirmişler ve onları iktidarda tutmak için maddi servetler harcamışlardır. Böylece İslam devletleri içeriden bozulmaya ve Batı’nın görüşlerine bağlı kalmaya mahkum edilmişlerdir. İşte Osmanlı Devleti'nin gerilemesi ve yıkılmasının nedenleri bunlardır. Bu hususlar detaylı bir şekilde incelenmeli ve Müslümanların önüne sunulmalıdır.

Batılı Güçler iki asırdır, kendilerini her bakımdan tehdit ettiklerini düşündükleri İslam dinini yok etmek için, İslam ülkelerindeki yönetimleri ele geçirmek için çalışmaktalar ve halen de bu çalışmalara devam etmektedirler. Komünizmin yıkılmasından sonra İslam’ın düşman olarak hedefe konulmasının asıl amacı budur. Onlar İslam'ın yeniden güçlenip karşılarına çıkmalarından korktukları için, İslam'ın temel ilkelerini tahrip edip böylece onu etkisiz hale getirmek ve sonuçta onu ortadan kaldırmak hedefleridir. Bu yöndeki çalışmaları iki asırdır devam etmektedir. Ancak gene de başarılı olamayacaklardan korkuyorlar. Çünkü bu korku Allah tarafından kalplerine konmuştur. Bu korku ve emperyalist amaçları, İslam düşmanlığını bütün dünyada yayarak, insanların İslam'a karşı düşman olmaları için gerek silah ve gerekse para gücü yoluyla gayret sarf etmişlerdir. Ancak korkunun ecele faydası yoktur. İslam’ın yok edilemeyeceğini Allah Teâlâ Kur'an'da şöyle buyurmaktadır:

“Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ı Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız.” (Hicr, 15/9)

Bu gerçeği emperyalistler de bilmektedir. Bu nedenle uykuları kaçmakta ve bugün İslam'ın tekrar güçlü olarak karşılarında dikilmesinden ve saltanatlarına son vermesinden korkmaktadırlar.

Korkunun ecele faydası yoktur. Allah Teâlâ zamanı gelince kendi askerlerini bu zalim ve kafir insanlara karşı galip getirecektir. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir:

“Kim Allah’ı, O’nun Resulünü ve müminleri dost edinirse (iyi bilin ki) Allah’ın taraftarları galip gelecektir.” (Maide, 5/56)

Bu günün çok uzak olmamasını diliyor ve ümit ediyoruz. Yaklaşmakta olan 3. Dünya Harbinin İslami bilinçlenmeyi temin edeceğini düşünüyoruz. 3. Dünya Harbinin sonunda emperyalistler yenilecektir. Özellikle Siyonizm’in bir daha ayağa kalkamayacak şekilde ortadan kalkacağına inanıyoruz. Bu görüşleri teyit eden birçok ayet, hadis ve zuhuratlar vardır. Bu gerçekleri emperyalistler ve siyonistler de bilmektedir. Bu nedenle saldırılarını ve zulümlerini gün geçtikçe arttırmaktadırlar. Fakat gelecekte olacakları onlar tayin edemez. Ancak Allah Teâlâ tayin eder. Bu nedenle Allah Teâlâ bir gün Müslümanlara da yardım ederek zalimlerin sonunu getirecektir. İşte emperyalistlerin korkmalarının gerçek nedeni budur.

(Yayınlama Tarihi: 13.04.2026,    Yorumun tamamını okumak için tıklayınız)

YAHUDİLİK, İLLUMİNATİ,  MASONLUK

www.ilimvetasavvuf.com adlı web sitemizde Yahudilerle ilgili birçok yazı yayınladık. Yayınladığımız bu yazıları bir araya getirerek, e-kitap halinde “Yahudilik, İlluminati, Masonluk” adıyla yayınlıyoruz.

Yahudi adı İsrailoğullarının Yahuda kavminden gelmektedir. İsrailoğulları önceleri Hz. Musa'ya verilen Tevrat'a inanırken, sonradan Tevrat'ı tahrif etmişler ve vahiyle gelmeyen başka bir inanış sistemi kurmuşlardır. Ancak bu sistem gerçek Tevrat'ın temel ilkeleri ile çelişmektedir.

Yahudiler kitaptaki kelimeleri asıl anlamlarını değiştirerek fitneye düştüler. Yüce Allah onların kalplerini temizlemek istememiş ve onlar için dünyada zillet ve ahirette de büyük bir azap olacağını bildirmiştir. Gerçekten de dünya hayatında Yahudilik birçok zillete ve katliama uğramışlardır. Örneğin, M.Ö. 598'de Babil kralı Buhtu’n-Nasr’ın Kudüs'ü ve Beytü’l-Makdis’i yerle bir etmiştir. Naziler II. Dünya harbinde altı milyon Yahudi katletmişlerdir.

Bugün Yahudiler kendi aralarında birlik değildir. Bazı Yahudiler yapılan haksızlık ve zulmün karşısında durmaktadır. Bu nedenle de Yahudiler arasındaki çekişmeler ve kavgalar yıllarca devam etmiştir. İslam dini muhakkak ki doğru olanın yanında, yanlış yapanın da karşısındadır. Yahudiler kendi aralarında da bölünmüşler ve birbirlerine düşmandırlar. İkinci Dünya harbinde Yahudi olan Adolf Hitler’in 6 milyon Yahudi’yi öldürmesi bunun sonucudur. Yahudi olan Üzeyr Garih’in Mossad ajanları tarafından öldürülmesi de böyledir. Yahudiler arasında kıyamete kadar düşmanlığın var olacağını aşağıdaki ayet haber vermektedir:

“...Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır… Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” (Maide, 5/64)

Ancak Yahudilerin yabancı ülkelerde yaşamaları zor olmuş, dışlanmışlar ve başka yerlere sürülmüşlerdir. Buna karşı Yahudiler, bu olumsuzlukların çaresi olarak zengin olmak gerektiği kararına varmışlar ve bu amaçlarını gerçekleştirmek için gittikleri ülkelerde faiz ve tefecilikle büyük servetler kazanmışlardır.  Ellerinde büyük bir servet bulunan Yahudiler tekrar eski ülkeleri olan Filistin’e dönüp orada bir devlet kurmaları fikrini ortaya atarak, bu fikir etrafında bütün Yahudileri birleştirmeye çalışmışlardır. Ancak bu isteklerine diğer ülkelerin karşı çıkacaklarını bildiklerinden, diğer ülkelerin yönetimlerinin kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için gizli teşkilatlar kurmuşlardır. Bunlar Masonluk ve İlluminati’dir.

Tarihten biliyoruz ki, Yahudiler dünyada birçok ihtilaller, terör ve savaşlar tertip etmişlerdir. Bunların en bariz olanları 1789 yılındaki Fransız ihtilâli ve 1917 yılındaki Rus Bolşevik devrimidir. Birinci ve İkinci Dünya Harplerinin de masonların çıkardığını bugün için bilinmektedir.  Yahudiler bu yolda, devletlerin yönetimlerini ele geçirmek ve oralarda kendilerine karşı olanları etkisiz hale getirmek için çok paralar harcayarak insanları satın almışlardır. Yahudilerin bu stratejisi bugün de devam etmektedir. İsrail devletinin kuruluş doktrinin arkasına saklandığı Yahudi geleneğinden değil fakat ırkçılığın, ulusçuluğun ve sömürgeciliğin bir başka şekli olan 19. yüzyıl batı oluşumundan ve sömürgeciliğinden doğmuş siyasi Siyonizm’dir. Uyuşturucu bir ideoloji ve bir seri şiddet ve terörist hareketlerinden doğmuş bu devlet, sömürgeci batı güçlerinin öldürücü baskısıyla alınan illegal bir Birleşmiş Milletler kararı ile yaratılmıştır.

Bugün, Yahudilerin Torah, Hristiyanların ise, Ahd-i Atik dedikleri kitapları okuyan bir kimse, Allah Teâlâ tarafından indirilmiş bir kitap değil, fuhuş, müstehcenlik ve ahlaksızlığı öğreten bir seks kitabı okuduğunu zan eder. Bu kitapların, Allah kelamı olmadığını anlayan batılı birçok papaz ve fen adamları, pek çok kitaplar neşrederek, hakikati herkese duyurmaya çalışmışlardır.

Tahrif edilmiş Tevrat’ın telkin ettiği Siyonist akideyi ve ürettiği Yahudi karakteri bilip tanımadan günümüzde yaşanan dünya olaylarını, Filistin ve Arz-ı Mev’ud (Vadedilmiş Topraklar) meselelerini anlamamız mümkün değildir. Tahrif edilmiş Tevrat; Yahudilere; “Siz üstün ırksınız” telkininde bulunuyor: “Siz Allah’ın, Rabbin oğullarısınız. Çünkü sen, Allah’ın, Rabbe mukaddes bir kavmisin ve Rab üzerinde olan bütün kavimlerden üstün olarak, kendine has bir kavim olmak üzere, seni seçti.” (Tevrat, Tesniye Bölümü, 14/2)  Bu üstün ırk inancını Tevrat’a sonradan hahamlar eklemişlerdir. Ayrıca Tevrat; Yahudilere, Yahudi olmayan diğer kavimleri acımadan bitirmeyi de emretmektedir: “Ve Allah’ın Rabb’in sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin, gözün onlara acımayacak.” (Tevrat, Tesniye Bölümü, 7/16)

Ezoterik akımların üzerinde durdukları ve araştırmalarına dayanak gösterdikleri en önemli tarihi şahsiyetlerden biri şüphesiz ki Enok’tur.  Özellikle Masonluk, Kabalacılık gibi örgütlerde Enok büyük bir öneme sahiptir ve bu figür öğretilerin ve sembollerin oluşturulmasında etkili olmuştur. Enok’un kitabında birçok alegorik (sembollerle) dille anlatımlar vardır. Bu sembollerin arkasında birtakım sırların mevcut olduğunu düşünen insanlar bunları kullanmak istemişlerdir. Özellikle masonlar bu sembollerdeki güçleri keşfederek dünyaya hâkim olmayı düşünmektedirler. Aynı düşünce Siyonistlerde de vardır.

Enok’un kitabındaki semboller ne kadar Ledünî ilmine göre ifade edilmiştir. Ayrıca ledünî ilmin sembolleri Allah’ın izni olursa etkili olabilirler. Ezoterik akımların Allah Teâlâ’dan böyle bir izinleri var mıdır? Bunun cevabını bilmiyoruz. Fakat Allah’ın Siyonistlere bu konuda izin verdiğini düşünmüyoruz. Çünkü Siyonistler dünyada tarih boyunca zulmetmişler ve halende zulüm yapmaya devam ediyorlar. Allah Teâlâ zulmedenleri sevmez (Ali İmran, 3/57,140), (Şûrâ, 42/40), (Nisa, 4/107). Bu nedenle Siyonistlerin Ledün ilmine sahip olup kullanmaları hiçbir zaman söz konusu olamaz.

Bugün dünyadaki bütün İslam mabetlerinde, camilerde ve türbelerde Yahudilerin masonik sembolleri yerleştirilmiştir. Böylece Müslümanların manevi dünyalarını ve güçlerini bozacaklarını düşünmektedirler. Bunların hiçbir faydası yoktur. Yahudiler bu konuda boşuna uğraşıyorlar. Müslümanların manevi güçleri Allah’ın memurlarının ellerinde mevcuttur. Ancak Allah izin vermeden bu güçleri kullanamazlar. Bir gün gelecek, bu güçler kullanılacak ve dünyada tekrar İslam hâkim olacaktır. Yahudiler, masonlar, siyonistler bu güçlerin tozunu bile ellerinde bulundurulamazlar. Onlar sadece kendilerini aldatıyorlar. Sonunda galip olan Allah’ın dostları olacaktır. Bu Allah’ın Müslümanlara müjdesi ve vaadidir. Bu husus şu ayette dile getirilmektedir. “Kim Allah’ı, peygamberini ve iman edenleri veli edinirse, bilsin ki Allah’tan yana olanlar mutlaka galip geleceklerdir.” (Maide, 5/56)

(Yayınlama Tarihi: 14.03.2026,    E-Kitabın tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

İSLAM’DA  ADİL  YARGILAMA  İLKELERİ  (2.Bölüm)

Adil yargılama ilkesi, son dönemlerde önem verilen ve keşfedilen bir yenilik olmayıp, kökleri İslam hukuku kaynaklarına dayanan, asırlar öncesinden günümüze ışık tutarak gelen adalet ilkeleridir. İslam hukukunda adil yargılanma, insanın insan olması hasebiyle zimmetinde bulundurduğu bir haktır. İslam hukuku, yargının bizatihi adalet üretici konumda olan bir kurum olduğu, adaletten başka bir şeyin yargı içerisinde barınmamasının gerektiğini esas alır. Bu itibarla, İslam hukukunda yargısal adaletin sağlanması yolunda öncelikli olarak hakimler; mesleki, ahlaki ve hukuki anlamda disiplin kuralları ile kuşatılmıştır.

Beşerî hukuk sistemlerinin ise, İslam muhakeme hukukunun sahip olduğu temel prensiplere yaklaştığı ölçüde âdil olabildikleri, adalet ekseninden uzaklaştıkça da âdil olma vasfını yitirdiklerini söyleyebiliriz.

İslam hukukunun gerçek anlamı ile uygulandığı dönem ve bölgelerde toplumsal refahın ve güvenin temelini oluşturan İslam adalet sistemi, âdil yargılamayı temel ilkelerle teminat altına almıştır. Yargı kurumunun tarihsel gelişim sürecinde; adaletin titizlikle uygulandığı dönem ve toplumlarda, kalkınma ve refahın hâkim kılındığı, adaletin ötelenip hukuksuzlukların baş gösterdiği dönemlerde ise, devletlerin ayakta kalmakta zorlandıkları gözlemlenmiştir.

Adil bir yargılamanın olabilmesi için öncelikle uygulanacak olan hukuk kurallarının adalet kavramına uygun bir şekilde düzenlenmesi gerekir. İslam hukukunun temel kaynaklarındaki hükümler bunu sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. Ancak en ideal ve en mükemmel şekilde de olsa sadece kanun yapmak yeterli değildir. Çünkü önemli olan doğru yapılan o kanunların herkese karşı ve her zaman doğru bir şekilde uygulanmasıdır. Hukukun somut hali olan kanunlar düzgün bir şekilde uygulanırsa hukuku ihlal etme niyeti taşıyan kimseler buna cesaret edemezler. Böylece o toplumda insanlarda güven duygusu oluşur ve kendilerini huzurlu hissederler. Bu da adaletin sağlamak istediği şeydir. İslam hukukunda hükümlerin doğru bir şekilde uygulanmasına daima büyük önem verilmiştir. Bunu, Hz. Peygamber döneminden itibaren İslam hukukunun uygulandığı bütün dönemlerde görmek mümkündür.

İslam devletinde Hz. Peygamber (sav)’in fonksiyonu yasama, yürütme ve yargının başıdır. Dolayısıyla o, İslam hukukunun oluşturulmasında, tatbikinde ve anlaşmazlıklar anında son karar merciidir  (Nisa, 4/59,65), (Maide, 5/48,49), (Ahzab, 33/36). Kur’an’ın ortaya koymuş olduğu adalet prensibinin tatbikinin nasıl olacağını Hz. Peygamber kavlî, fiilî ve takrîrî sünneti ile açıklamıştır.  Hz. Peygamber (sav)’in ortaya koyduğu bu uygulamalarla adalet toplumda hayat bulmuştur.

Adaletin en somut uygulama sahası olan muhakeme anındaki adil yargılamanın sağlanabilmesi için Kur’an’ın ilkesel olarak belirlediği bu anlayış İslam muhakeme usulünde ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Ayrıca uygulamada dikkat edilmesi gereken temel ilkeler şeklinde vaaz edilmiştir.

Bu ilkelerin başında yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı gelir. Bu ilke hem hâkimin hiç bir etki altında kalmadan bağımsız karar vermesini sağlar, hem de her hak sahibinin hakkını meşru zeminde aramasını temin eder. Şühûdü’l-hal heyetinin varlığı ve yargılamanın aleniliği ilkesi tarafların hak ve hürriyetlerini korurken hakimin de adaletle hükmetmesine tesir eder ve böylece kamu vicdanını da tatmin eder. Beraet-i zimmet ve suçun şahsiliğinin İslam hukukunun temel prensiplerinden oluşu ile hem sanığa güçlü bir savunma hakkı sağlanmakta hem de suçla doğrudan alakası olmayan kişilerin rahatsız edilip hürriyetlerinin kısıtlanması engellenmektedir. Muhakemenin makul zamanda sonuçlandırılması ilkesi gereği hâkimin sebepsiz yere kararı geciktirmesi haklı olan tarafın mağduriyetine ve hakların ziyan olmasına sebep olacağı için caiz görülmemiştir. Hükmün zahiri delillere göre verilmesi ilkesi ile de ispat vasıtalarının objektif kıstaslara bağlanması hedeflenmiştir.

Adil yargılamanın sağlanabilmesi için İslam muhakeme usulünün belirlemiş olduğu bu ilkeler, başta hâkim olmak üzere karara etki eden herkesin adil davranmasını zorunlu kılmaktadır. Ayrıca adil yargılamaya olumsuz etki etmemeleri için davacı ve davalının da hakkaniyetli, dürüst davranarak hakları olmayan bir şeyi elde etmeye kalkışmamaları ve bunun için hukuk ve ahlak dışı davranışlara tevessül etmemeleri emredilmektedir.

Adalet İslam hukukunun temel taşıdır. Bütün Evren gerçek ve mutlak bir adalet anlayışı ile yönetilmektedir. Bu düzen Allah Teâlâ'nın koyduğu bir hakikattir ve Allah'ın kelimelerindendir Allah Teâlâ'nın kelimeleri tükenmez (Lokman, 31/27). Evren ve içindekilerin hepsi bu kelimelerin ilahi denge ve düzeninde yönetilmektedir. İnsanların çoğu bu ilahi düzene inanmadıkları için çeşitli itirazlar ve yorumlarda bulunmaktadırlar. Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar gerçekten sapmış ve çok farklı düşünce alemlerine kendilerini kaptırmışlardır. Bu gerçek dışı alemlerde kendilerine buyruk, zannî düzenler hayal etmektedirler. Bu zannî düzenlerin adalet anlayışını da dünyadaki toplumlara hakim kılmaya çalışmaktadırlar. Ancak onların bu adalet anlayışları  insanların dertlerine çare olamamaktadır. Bunun sonucunda insan toplumlarında kargaşa, huzursuzluk ve savaşlar eksik olmamaktadır. İnsanların bu konuda kendilerini nasıl aldattıklarını yarın ahirette mahşer günü anlayacaklar ama o zaman iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü o gün artık geriye dönüş olmayacaktır.

Bizim görevimiz insanları bu konuda uyarmak ve onları İslam dininin Adalet anlayışına davet etmektir. Böylece hem İslam adalet anlayışını dünyada uygulayarak rahat ve huzurlu bir toplum hayatı sürmeleri mümkün olacak hem de dünya hayatındaki imtihanı kazanarak ahiret hayatlarında da kurtuluşa ereceklerdir. 

(Yayınlama Tarihi: 01.03.2026,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

İSLAM’DA  ADİL  YARGILAMA  İLKELERİ  (1.Bölüm)

Âdil yargılama, yasayla kurulmuş bir mahkeme tarafından; bağımsız, tarafsız, şeffaf ve hakkaniyete uygun bir şekilde gerçekleştirilen yargılamadır. Bu yargılama zahiri deliller ışığında neticelendirilir ve en uygun zaman aralığında gerçekleştirilir.  Âdil yargılama temelde iki unsurdan müteşekkildir. Bunlar “adalet” ve “yargılama” dır. Yargılamanın âdil olması için belirli ilkeleri bünyesinde barındırması gerekmektedir.

Bir ülkede yargı kararlarının kamu vicdanını tatmin etmesi, o ülkenin medeniyet seviyesini gösterir. Bu nedenle  İslam’da adil yargılama, hukuğun temel unsuru olarak kabul edilmiştir.

Âdil yargılama, insan haklarına saygı bakımından vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. İnsan hakları anlayışı, hukuk devletinin sınırlarını ve kapsamını belirleyen en önemli değerlerdir. İnsan hakları, hiçbir kurum veya kişinin inisiyatifine bırakılmaz. Bu haklar insanın sırf insan olması nedeniyle doğuştan sahip olduğu hususlardır. Bu nedenle bu haklar devredilemez ve ortadan kaldırılamaz. Âdil yargılama için gerekli olan bütün koşulları temin etmek devletin ve adli makamların temel vazifesi ve sorumluluğudur.

İslam dininde âdil yargılamayı temin edecek olan pek çok hüküm belirlenmiştir. Dolayısıyla ancak Kuran ve sünnete uygun bir şekilde yapılan yargılamalar âdildir.

İslam’da hâkim, yargılama yetkisini devlet başkanından alır ve temel kurallara aykırı bir hükümde bulunamaz. Halife adına hüküm veren hâkim geniş yetkilere sahiptir. Bu nedenle  karinelere itimat etme, hak olanın açığa çıkacağı zamana kadar hüküm vermeyi erteleme, şahitlere yemin ettirme, hasımları barışmaya yönlendirme gibi hususlarla ilgilenir.

İslam hukukunda umumi temsil olarak bilinen amme velâyeti,  bütün fertler ve mallar üzerinde sözünün geçerli olmasıdır. Hâkimlerin, adaleti  temin etme noktasında sahip oldukları velâyet türü bu kategoriye girmektedir. Umûmî temsilcinin görevi, toplum adına iyilikleri temin etme, kamuya zarar verecek şeyleri önleme ve toplum fertleri arsında adaleti sağlama noktasında hukukun işletilmesidir. Amme velâyetini üstlenmek bir emanettir. Bu emanetten, devlet başkanından en küçük devlet memuruna kadar bütün kamu görevlileri temsil ettikleri oranda sorumludur.

Hâkimler toplumda adaleti ayakta tutacak statünün sahibidirler. Dolayısıyla âdil yargılamanın gerçekleşmesi için öncelikli olarak adaletli hâkimlerin meslekte yer almaları gereklidir. Bu mesuliyet ile bu mesleği seçip yürüten, uhrevi ve dünyevi sorumluluğun bilincinde hareket eden hâkimlerin, büyük ecirlerle mükafatlandırılacağına dair müjdeler bulunmaktadır. Hz. Peygamber (sav) hâkimlik yetkisini, alanında uzman, şeri hükümleri en iyi bilen kişilere vermiştir.  Osmanlı döneminde kadı olabilmek için sahip olunması gereken ilk şart yüksek medrese tahsili görmüş olmaktır. Tahsilsiz sadrazam olunması mümkün olsa da tahsilsiz en küçük bir kazaya dahi kadı olunması imkânsızdır.

İslam yargı usulünü konu alan ilk beş asırda yazılmış farklı mezhep mensubu müelliflere ait eserlerde yargıda danışma konusunda ortaya konan düşünceler, hem müctehid müfti ve kadıyı hem de mukallid müfti ve kadıyı içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunlara bir de mahkeme esnasında hakimin bilgi ve tecrübe sahibi kimselere danışması prensibi ilave edilerek, yargıda muhtemel hata ve suistimallerin önüne geçilmek istenmiş, hukuki kararların davanın tarafları ve toplumsal algılama bakımından meşru kabul edilmesinde önemli bir kontrol mekanizması olarak istişareye zamanla kurumsal bir mahiyet de kazandırılmıştır. İstişare için fikirlerine başvurulacak kimselerde aranan vasıflar dikkate alındığında, güvenilirlik ve hukuki bilgi yeterliliğine dayalı tanımlamalar, hakimin kararının meşruiyetinde danışmanın önemini göstermektedir.

Bağımsız yargılama ilkesi, âdil yargılamanın temel dayanak noktalarından birisidir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün hâkim olduğu devletler ve toplumlar için vazgeçilmez bir ilkedir. Mahkemelerde bağımsız hüküm verebilmenin yolu, sanıktan, çevreden, kamuoyundan, siyasi kararlardan etkilenmemekten geçer. Yargının bağımsızlığı, hâkimin bağımsız olmasına ve etkide kalmamasına bağlıdır. Yargı bağımsızlığını temin etmek için atılacak ilk adım, uzman ve tarafsız kişilerden oluşan bir yargı idaresinin temin edilmesidir. Bu idarenin yöneticileri hâkimler tarafından seçilebilmelidir. Ve bu idarenin hâkimlerin terfi, tayin, nakil, disiplin ve azil işlemleri gibi bütün işlemlerinde bağımsız ve tarafsız davranması gerekmektedir. Çünkü böyle bir uygulama Hz. Peygamber (sav) döneminde başlatılmış ve halifeler döneminde de şura meclisinden yararlanmak suretiyle başarılı bir şekilde uygulanmıştır.

Yargı bağımsızlığı ilkesine gerek de yargı tarafsızlığı ilkesine vurulan en büyük darbe rüşvet ve iltimas ile gerçekleşmektedir. İnsanların birbirini haksızlıkla kayırması haramken, şahsi menfaatlerin, kişisel kavgaların, siyasi rantların, etnik taassupların gölgesinde verilen yargı kararlarının adaletle örtüşmesi olanaksızdır. Nüfuz sahibi kişilerin davalara müdahale etmesi, işlenen suçların üzerinin örtülmesi, aynı suça farklı cezaların öngörülmesi âdil yargılamanın önündeki en büyük engellerdir.

Yargı denetiminin ve bağımsızlığının günümüzde anayasalarda yer almasının yasama ve yürütmeye karşı korunmasının sağlanmasında yeterli olmadığı bilinmektedir. Medya kuruluşlarının, sermaye gruplarının, aşiret reislerinin kısacası pek çok baskı grubunun fırsat bulmaları halinde yargıyı etkilemekten geri durmadıkları açıktır. Bu gibi durumların önlenmesinde ve yargı denetiminin sağlanmasında, toplumun her kesiminden oluşturulan bir heyetin mahkemelerde yerini alması (Şuhudu’l -hal) yargı bağımsızlığının temininde büyük bir yaptırım gücüne sahip olacağı açıktır.

(Yayınlama Tarihi: 16.02.2026,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 2                              Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 3                              Oku

Yahudilik, İlluminati,

Masonluk                            Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Vahdet-i Vücûd ve

Vahdet-i Şuhûd                   Oku

Hakikat Arzı                         Oku

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî   Oku

Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) 

Oku

Yunus Emre (ks)                 Oku

Şeyh Galib ve İnsanın Değeri  Oku

Hüsn ü Aşk                          Oku

Su Hayatın Sırrıdır              Oku

Su Kasidesi                           Oku

İsmail Hakkı Bursevî (ks)   Oku

Hacı Bayram-ı Velî (ks)       Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Şiirleri                                    Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Tasavvuf Eğitimi                   Oku

Aziz Mahmud Hüdaî (ks)    Oku

Aziz Mahmud Hüdaî (ks)

Hazretlerinin Menkibe ve

Şiirleri                                     Oku  

Şeyhim Kâmil-i Mürşid

Hakkı Şiştar (ks) Hazretleri

                                                 Oku 

           

Tasavvuf ve Şeriat                Oku

Tasavvuf Hakikatlerin İlmidir

                                                 Oku

Duanın Hikmeti                    Oku

Dört Kapı - Kırk Makam      Oku

Yunus Emre’de Dört Kapı    Oku

Tasavvuf ve Oruç                  Oku

Tasavvuf ve Mutluluk          Oku

İman Kalpte Bir Nurdur       Oku

Tasavvuf ve İslam Fıkhı        Oku

Ana Sayfa

Hakkımızda

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku