İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

TASAVVUF  VE  ORUÇ

Oruç, nefsin alışageldiği şeylerin yokluğuna sabretmesi, organların şehvet ve isteklerin etkisinden alıkonması demektir. Oruç, insanın tabii yapısının ve bedeni isteklerinin akla boyun eğmesini sağlayan bir ibadettir. Yani oruç insanda irade gücünü artıran bir özelliğe sahiptir. Böylece oruç insandaki hayvani ve nefsani yönü zayıflatıp meleki yönü güçlendiren bir ibadet olmaktadır. Bu nedenle bir kudsi hadiste şöyle buyurulmuştur: “Ademoğlu’nun her ameli kendinindir. Yalnız oruç müstesna. Çünkü o Benimdir. Onun mükafatını verecek olan Benim.” (Buhari, Müslim) Başka bir hadiste de Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır, “Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.” 

Sufiler oruç ibadetini insanın yaratılış gayesi ve Allah’a karşı tevazunun zirvesi olarak değerlendirirler. İslam’ın inşa edildiği beş esastan biri olan orucu da Allah’ın emirlerine boyun eğmek, O’nun emirlerinden uzaklaştıran her şeyden uzak durmak, nefsin arzu ve isteklerinden uzaklaşıp Allah’tan başka her şeyi terk etmek gerektiğini ifade ederler. Bunun için oruçta yalnız Allah’ın rızasını elde etmeyi amaçlarlar. Onlara göre oruç, nefsi tezkiye etmeye, ahlâkı güzelleştirmeye ve takvaya ulaşmanın vesilelerinden biridir.

Allah Teâlâ tarafından insanlar emredilen bütün hususlarda, bizim bilebildiğimiz veya bilemediğimiz birçok hikmetler vardır. Orucun fayda ve hikmetleri hakkında da şunları ifade edebiliriz: Oruç, Allah Teâlâ’ya ve O’nun emirlerine bağlılığın göstergesidir; Oruç, müminleri sabra alıştırır; Oruç, şükür ifadesidir; Oruç, şefkat ve merhamet duygularını geliştirir; Oruç, kişiye dünya ve ahiret mutluluğu sağlar; Oruç, günahların  bağışlanmasına vesiledir; Oruç tutana şefaatçi olur; Oruç sayesinde rızık bereketlendirilir; Oruç, bedenin zekâtıdır; Oruç, akıl ve zekâyı güçlendirir; Oruç, sosyal hayattaki fakir-zengin ayrımını azaltarak toplumu huzurlu yapar; Oruç sıhhat kazandırır; Oruç, ahlâkı güzelleştirir; Oruç insanın iradesini güçlendirerek kötü alışkanlıkları terk etmesini kolaylaştırır; Oruç, toplumda manevi birliği sağlar.

Oruç tutarken onun derûni anlamı ve hikmetleri tefekkür edilmeli ve  yaşanmalıdır. Aksi halde oruç ruhsuz bir bedene benzer. Nasıl ki, ruhsuz bir beden canlılık ve neşeden yoksun ise kalbe etki etmeyen oruç da, Peygamberimizin (sav) buyurduğu gibi “Aç kalmaktan başka bir şey değildir.” (İbn Hanbel) Yani bu durumda kul oruç ibadetini eda ederken, orucun feyz ve bereketini elde edemez.

Sufiler, yalanın ve gıybetin orucu bozduğuna dair uyarıları hassasiyetle dikkate alırlar. Bu nedenle orucun hakikatini imsâk (tutmak) olarak tarif etmiş ve dil, göz, kulak, el ve ayaklara da oruç tutturmanın önemi üzerinde durmuşlardır. Bu manada oruç tutmanın hakikatlerinden birinin de dile sahip çıkmak olduğunu belirtmişlerdir. Sufilere göre, gözlere oruç tutturmadaki maksat, harama bakmaktan alıkoymaktır. Kulak, dedikodu ve gıybet dinlememelidir. Kulağa kötü şeyleri dinletip şehvetin harekete geçmesine, ruhun ve kalbin kirlenmesine sebep olabilecek her şeyden kaçınılmalıdır. Sufilere göre, el ve ayaklar da oruç tutarak Allah’ın çizdiği sınırlarda hareket etmeli, kulu isyana götürecek yerlere gitmemelidir.

Allah’a kalben ulaşmayı kolaylaştıran oruç, insanın iç dünyasını geliştiren en önemli ibadetlerdendir. Kişi oruçlu iken, yemeğe, içmeye ve şehevî arzulara ihtiyaç duymayan meleklerin hasleti ile bezenirken, ruhun, kalbin ve aklın saf hale gelmesine vesile olur. Kalbi fiilleri bâtınî ameller diye tarif eden sufilerin, zâhiri ve bâtınî bütün organların kontrol altına alındığı ibadet olarak gördükleri orucu, bâtınî anlamda kalbin, ruhun, aklın ve nefsin orucu olarak açıklamışlardır.

Oruç ibadetinin ruh terbiyesi için en etkili yöntem olduğunu ifade eden sufîler, ruhun tezkiyesi için oruçtan daha önemli bir vesile ve tesirli yol olmadığını belirtmişlerdir. Ayrıca hissiyatın, aklın, fikrin, nefsin ve kalbin, ruh ile birlikte anlam kazandığını ifade eden sufiler, her türlü hırsı ve şehevî duyguları sınırlayıp, açlık, susuzluk ve cinsel arzuları denetim altında tutmayı, ruhun orucu diye tarif etmişlerdir.

Sufilere göre fakihlerin oruca bakışı sufilerin bakışına nispetle bazı farklar taşımaktadır. Onlar bu ibadete zahirî fıkıh penceresinden ve genel mükellefler adına bakmışlardır. Sufiler ise, oruca bâtıni (vicdanî) fıkıh penceresinden  bakarlar. Fıkıhçılara göre oruç temel ibadetlerden biridir. Tutulan orucun geçerli (sahih) olması için görünen, objektif şartlar vardır. Bu şartlardan birisi eksik olursa oruç makbul olmaz. Zahirî şartlar yerine getirilirse oruç geçerli sayılır. Sufilere göre oruç, az konuşma ve az uyuma gibi tarikat adabı arasında sayılır. Çünkü oruçta “az yeme” ilkesi uygulanır.

İbn Arabî’ye göre her bir ibadet, kulda ilahî isimlerden bir veya birkaçının tecelli etmesini temin eder. Mesela, mümin namaz kıldığı zaman Allah’ın en-Nûr isminin tecellisine erer ve manevi inkişafa nail olur. Zekât verdiği zaman “el-Kuddûs” isminin tecellisine mazhar olur. Böylece zekât ile hem malını hem de nefsini temizler. Oruç tuttuğu zaman ise Allah’ın “es-Samed” isminin tecellisine erer.

(Yayınlama Tarihi: 12.03.2025,    Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız)

ORUCUN  İNSAN  SAĞLIĞINA  FAYDALARI

Oruç, Müslümanların yıl içinde bir ay boyunca imsak vaktinden iftara kadar gün boyu yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden uzak durduğu dini bir ibadettir. Aynı zamanda İslam’ın şartlarından biri olarak kabul edilen oruç ibadeti, oruç tutmanın şartlarına sahip olan kişiler tarafından yapılması farz olan bir ibadettir.

Dini bir ibadet olmasının yanı sıra oruç tutmanın sağlık açısından da tıp dünyası tarafından ispatlanmış faydaları vardır. Oruç tutmanın faydaları manevi olarak da altı çizilen bir konudur ve elbette fiziksel faydalarının yanında kâmil insan olma yolunda da faydaları çoktur. Orucun manevi faydalarını ayrı bir yazımızda ele alacağız.

Orucun insan sağlığına faydalı olduğu 1400 sene evvel Peygamberimiz (sav)  tarafından şöyle duyurulmuştur: “Oruç tutun sıhhat bulun.” Peygamberimizin bu sözünün doğru olduğuna inanmayan insanlara, ancak son yıllarda bilim adamları tarafından gerçek olduğu gösterilmiştir. Bu gerçek Peygamberimizin tebliğ ettiği İslam dininin doğru olduğunun bir delilidir. Çünkü o günkü imkanlarla böyle bir sözü ifade etmek ancak bir mucize eseridir. Bu gerçek, İslam dini artık eskimiştir, bu zamana hitap etmez diyen insanlara bir cevaptır. İslam dinini eskilerin masalları diye terk ederek, yüzlerini batıya çevirenler batıdaki bilim adamlarının oruç hakkındaki buluşlarına ne diyebilirler? Verecekleri herhangi bir cevapları yoktur. Ancak yenilmiş olarak başlarını öne eğerek susmaları ve İslam'ın bir Hak Dini olduğunu kabul etmeleri gerekir.

Allah Teâlâ insanı yaratmış ve onun neye ihtiyacı olduğuna da vahiyle Peygamberine bildirmiştir. Bunlardan biri de oruçtur. İnsanın oruca ihtiyacı vardır. Orucun faydaları, her geçen gün yapılan araştırmalar çerçevesinde daha büyük önem kazanmaktadır. Bu nedenle Ramazan ayını sevgiyle karşıladığımız şu zamanlarda oruç tutmanın sağlık açısından faydalarını bu yazımızda ele alıyoruz.

Oruç bilimsel olarak birçok fayda sağlar. Araştırmalar; metabolik iyileşme, insülin duyarlılığı artışı, bağışıklık güçlendirme ve nörolojik sağlık üzerindeki olumlu etkilerini doğrulamaktadır. Oruç sırasında otofaji adı verilen hücresel temizlenme süreci tetiklenir. Bu süreç, hasar görmüş hücrelerin ve toksinlerin temizlenmesine yardımcı olur. 2016’da Dr. Yoshinori Ohsumi’nin otofaji üzerine yaptığı çalışma, orucun vücudu hücresel düzeyde arındırdığını kanıtlamıştır. Oruç, otofaji ve kök hücre aktivasyonunu artırarak hücre yenilenmesini destekler. Oruç sırasında vücut, eski ve hasarlı hücreleri ortadan kaldırarak yenilenme sürecine geçer. Dengeli beslenme ve yeterli protein alımı sağlandığında oruç sırasında kas kaybı minimum düzeyde olur. Çalışmalar, özellikle yağsız kas kütlesinin korunabileceğini ve enerji ihtiyacının çoğunlukla yağlardan sağlandığını göstermektedir. Oruç, hücresel yenilenme ve iltihaplanma azaltıcı etkisiyle kanser riskini azaltabilir. Bazı araştırmalar, oruç sırasında tümör büyümesinin yavaşladığını ve kemoterapi etkilerinin artırıldığını göstermiştir.

Bilim adamlarının uyguladığı “aralıklı oruç” kavramı ile Ramazan ayında tutulan oruç arasında bazı önemli farklar mevcuttur. Bu farkları şöyle sıralayabiliriz:

Aralıklı oruç bir diyet ve tedavi yöntemi olarak uygulanır. Ramazan orucu ise Allah Teâlâ'nın Müslümanlara farz kıldığı bir ibadet olarak tutulur. İbadet olarak tutulan orucun manevi bir yanı vardır. Oruç tutan kişi kendisini Allah'a yakınlaşmış olarak hisseder. Bu yakınlaşma insana hem maddi hem de manevi olarak birçok faydalar sağlar. Yani kişi hem aç ve susuz kalarak aralıklı orucun faydalarını yaşarken, hem de manevi olarak ruhunun saflaşması ve günahlardan arınması söz konusu olur. Bu ruhsal arınma aslında insan için çok daha önemlidir. Çünkü ruhsal saflaşma insan vücudunun bütün maddesel işleyişine de bir rahatlık ve düzelme sağlar. Yani oruç tutan Müslüman hem maddi olarak hem de manevi olarak bir arınma içinde olur.

Ramazan orucu şafağın doğumundan gün batımına kadar olan süre boyunca yemeden, içmeden ve cinsel ilişkiden uzak durmayı gerektirir. Ancak aralıkla oruçta böyle bir durum söz konusu değildir. Onların oruç tutması farklı zamanlarda da olabilir. Ayrıca aralıklı oruçta kişinin su, çay, kahve, maden suyu gibi içecekleri tüketmesi serbesttir. Aslında bu alınan gıdalarda da vücudun sağlığını olumsuz yönde etkileyebilecek maddelerin olması mümkündür. Aralıklı oruçta maksat sadece belli bir süre yemek yememek olduğundan, elde edilen sonuçlar da ona göre sınırlı olur. Örneğin bu sürede cinsel ilişkinin vücutta nasıl bir etki yapacağı belirlenmiş değildir. Çünkü deneyler hep fareler üzerinde yapıldığından, bu hususu tespit etmek mümkün olmamaktadır. Oysa cinsel ilişki vücut için ağır bir eylemdir. Bu ağır eylemin orucun faydalarını azaltacağı muhakkaktır.

Ramazan orucundaki yasaklamalar günün en aktif olunan saatlerindedir. Aralıklı oruç uygulamasında ise günün en aktif saatlerinde kişi serbesttir. Örneğin kişi orucu uyurken de tutabilmektedir. Bu fark her iki orucun tesirleri bakımından çok büyük farklar oluşturur. Çünkü insanların en çok aktif oldukları saatler olan gündüz vakitlerinde, onların vücut işleyişinde de en çok etkilerin olduğu saatlerdir. Bu nedenle gündüz saatlerinde oruç tutmak vücut için daha etkili rol oynayacağı düşünülebilir. İnsanların aktif olmayan saatlerde, uyku gibi, yemek yememesi onlara kazandıracağı şeylerin sınırlı olacağı aşikardır.

Sağlıklı oruç sürecinin temel anahtarı, yeterli sıvı tüketimi ve dengeli beslenmedir. Ramazan ayında sağlıklı sonuçların alınabilmesi belirli beslenme düzenine uyulmasını gerektirir. Uyulması gereken bazı önemli hususlar şunlardır: Yavaş ve ölçülü besin tüketimi, Su tüketiminize dikkat etmek, Baharatlı, şekerli/tuzlu ve yağlı besinlerden uzak durmak, Sahur, sağlıklı orucun temelidir, İftar sofranızda sağlıklı besinlere yer verin. Unutmayın ki orucun faydaları, Ramazan ayında beslenme düzeninin sağlanması ve tüketilen besinlerle de ilişkilidir.

(Yayınlama Tarihi: 02.03.2025,    Yorumun tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

YESEVİLİK  (2. Bölüm)

Yesevilik'te tasavvufi eğitim intisâbla başlar. İshak Ata'nın “Hadikâtü’l- ârifîn”de tarif ettiği intisâb töreni şöyledir: Mürşit, “Ey iman edenler! Allah'a içtenlikle tevbe edin.” (Tahrim, 66/8) ayetini okur. Ardından müridin saçından önce sağ, sonra sol, sonra da orta taraftan olmak üzere saçından ikişer üçer adet keser. Sonra müride farz namazlara ilave olarak nafile namazlarını kılmayı, günlük zikir dersi olan evrâdını aksatmadan yerine getirmesini, her konuda mürşidinden izinsiz hareket etmemesini tavsiye eder.

Yesevi hikmetlerinin bazen basitlik, kuruluk gibi iddialara maruz kaldığı görülmektedir. Ancak hikmetlerin günümüzde de ne kadar anlamlı olduğu, içeriklerinin iyice anlaşılması halinde kolaylıkla görülür. Ayrıca, hikmetlerinde hüküm bildiren ve eleştiri içeren ifadelerin olması, onun hakkında basit, kuru gibi iddiaların ne kadar anlamsız olduklarını gösterir. 

Hoca Ahmed Yesevi’nin İslam tasavvufuna kazandırdığı değerler ve beğeniler maalesef bazı tasavvuf karşıtları tarafından eleştirilmiş ve çarpıtılmaya çalışılmıştır. Yesevi’nin ortaya koyduğu tasavvufun eski Türk gelenekleriyle karıştığı iddia edilmiştir. Bu itirazlar kısmen kasıtsız olmakla beraber kısmen de kasıtlı olarak ortaya atılmıştır. Bu itirazları, emperyalizmin İslam dinini bozmak için tasavvufa karşı çaptırmaların desteklemesi olarak ta anlamak mümkündür. Ancak bu itirazlar bugün İslam dünyasında kabul edilmemekte ve Yesevilik’in ehl-i sünnet bir tarikat anlayışı olduğu kabul edilmektedir.

Yesevi törenlerinde, eski göçebe ananesinde olduğu gibi, zikir meclislerinde kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmaları hususu söz konusu edilmiş ve eleştirilmiştir. Ancak bu iddiaların ne kadar yanlış oldukları bazı Yesevi dervişleri tarafından ifade edilmiştir.

Yesevilik yolunda geçilmesi gereken dört kapıdan girmekle ulaşılacak kırk makamının büyük bölümünün ibadet ve ahlâk ile ilgili olduğu görülmektedir. İnsanın davranışlarına yansımayan bir dindarlığın nasıl kötü sonuçlara yol açtığı ya da açabileceği özellikle son yıllarda ülkemizde yaşanan olaylara tanıklık eden herkesin bildiği bir gerçektir. Bunun İslam düşmanlarının sürdürdüğü kara propagandalar ile kısmen ilgisi olmakla beraber tamamen de suni olarak üretilmiş bir kampanya olduğu söylemek yanlış olur. Ben bir Müslümanım diyenlerin ahlâk ve etik konusunda diğer bütün insanlardan bir adım önde olması gerekirken, bunun tersi olan bir durum ülkemizde ve dünyada görülmektedir. Tasavvuf yolundan nasip almak isteyen her sufi adayının bu konuda, kalbî hassasiyet kazanmak suretiyle çok daha nitelikli bir ahlâklı insan olarak yaşaması ve yaptığı her işte İslami değerleri göz ardı etmemesi gereklidir.

Üç asır kadar önce Arabistan Yarımadası'nda ortaya çıkan ve özellikle geçen asırda elde edilen maddi güç ile de bütün İslam dünyasında yayılmasına çalışılan tasavvufsuz bir İslam anlayışının günümüz insanı için hiçbir cazibesinin bulunmadığı artık belirlenmiş ve delillerle ortaya koyulmuştur. Radikal selefi akımlar sonucu bugün hafızalarda yer eden şiddet ve dehşet görüntüleri, bu konulara meraklı olan herkesin maalesef aşina olduğu şeylerdir. Bu nedenle Türklerin İslam'ı tanıma ve yaşama tarzı olan tasavvufî İslam'ın zaman içerisinde eleştirilen yanlış uygulamalardan arındırılarak aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Bu noktada Hz. Sultan Yesevi’nin irşad usulünün bugünün insanı içinde geçerli bir reçete sunacağına inanıyoruz.

İslam tasavvufunun evrensel niteliğe sahip olduğunu, bugün hâlâ Hoca Ahmet Yesevi'nin hikmetlerinde ifade edilenlerin geçerli olması ve gönüllere hitap edebilmesinden anlıyoruz. Yesevi’nin hikmetlerinde yazılanların sanki bugünkü ermişlerin yazdıkları gibi görülmektedir. Bunun nedeni tasavvufun manevi bir ilim oluşu ve insanların kalplerinden kalplerine intikal ederek devam etmesidir. İşte bu gerçek bugünkü pozitivist aklın kabul edemeyeceği bir husustur. Bu nedenle pozitivist bilim adamları bu hususu daima inkar ede gelmişlerdir

Bu durum, İslam dinini emellerinin gerçekleşmesinin en büyük engeli olarak gören küresel emperyalizmin tarafından çarpıtılarak İslam’ı insanların gözünde değersizleştirilmeye çalışılmıştır. Asırlarca devam eden bu çabaların artık işe yaramadığı bugün emperyalistler tarafından da anlaşılmıştır. Bu nedenle artık isteklerini, Gazze’de olduğu gibi, silahla, savaşla kabul ettirme çabası içindedirler. Ancak bütün yaptıkları boş ve faydasızdır. Sonunda yenilecekler ve Müslümanlar galip gelecektir. Bu Allah Teâlâ'nın Müslümanlara bir müjdesidir.

“Kim Allah'ı, O’nun resulünü ve müminleri dost edinirse, (iyi bilinsin ki) Allah'ın taraftarları galip gelecektir.” (Maide, 5/56)”

“Ümmetimden bir grup (taife), hak üzerine muzaffer olarak kalmaya (Allah yolunda cihad etmeye) devam edecektir. Onları yardımsız bırakanların onlara zararı olmaz; ta ki onlar bu hal üzere iken Allah’ın emri gelinceye ve kıyamet kopuncaya kadar, (Allah’ın Yolunda Cihad edeceklerdir.)” (Müslim, İbni Mace)

(Yayınlama Tarihi: 22.02.2025,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

YESEVİLİK  (1. Bölüm)

Hoca Ahmed Yesevî (1093-1166) Kazakistanın Sayram ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası İbrahim Şeyh ve Arslan Baba'dan tasavvuf eğitimi almış ve hocasının ölümünden sonra Yusuf Hemedani'nin yanında eğitimini tamamlamıştır. "Horasan Okulu" olarak da adlandırılan tasavvuf akımının en önemli temsilcisi olan Hoca Ahmed Yesevî'den adını alan Yesevîlik yolu, Türklere İslâm'ı ve dervişliğin yollarını öğretmeyi amaçlamıştır.

Yesevilik yolu birçok özellikleriyle Türklere has bir tarikat olarak değerlendirilebilir. Yesevilik 12. yüzyıldan 14. yüzyıl sonlarında Nakşibendilik'in Buhara'da ortaya çıkıp yayılmasına kadar, Türk yurtlarındaki en etkin tarikat olarak hüküm sürmüştür. Genel çizgileriyle Yesevilik ile Nakşibendilik arasında büyük bir fark yoktur. Bununla beraber Nakşibendiyenin bütün Orta Asya ve daha sonra Afganistan, Hindistan, Kazan, Orta Doğu ve nihayet Anadolu'da çok geniş bir coğrafyada yayılıp benimsenmesi Yesevi dervişlerinin daha önceden buralarda yaptıkları faaliyetlerin sonucu olarak kolaylaşmıştır.

Ayrıca Nakşibendilik’in Türkistan'da egemen olduğu asırlarda Yesevi mürşitlerinin Türk dünyasının her tarafında faaliyetlerine devam ettikleri görülmektedir. Ahmet Yesevi'nin esaslarını belirlediği Yeseviyye tarikatı, Nakşibendiyye tarikatından başka, daha sonra Türkistan ve Anadolu'da gelişecek olan Kübreviyye,  Mevleviyye, Bektaşiyye tarikatları ile Hint yarımadasında yaygın olan Çiştiyye gibi diğer büyük tasavvuf ekollerini de derinden etkilemiştir.

Yesevîlik, Türkistan'da yayıldıktan sonra, Türkistan'ın kuzeybatı bozkırlarından Kıpçak lehçesinin hakim olduğu İdil-Ural bölgesine, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu'ya kadar ulaşmıştır. Nakşibendi tarikatının daha yaygın hale geldiği 16. yüzyıla kadar Türkistan ve Horasan'ın hemen her yerinde hatta Keşmir'de, Kâbil'de, İstanbul'da, Temeşvar'da ve Hicaz'da da Yesevî dervişlerine rastlanmaktadır.

Buhara’dan ayrılarak bir mürşit olarak doğduğu topraklara dönen Ahmet Yesevi derin bir kavrayış ile atayurdu Türkistan'daki insanların manevi ihtiyaçlarını anlamaya çalışmış, bozkırın ruhani açlığının giderilmesi için gerekli olan ruhi donanımı oluşturmaya yönelmiştir. Şeriat hükümlerine sıkı sıkıya bağlı, uzak görüşlü, sağlam muhakemeli kâmil bir Türk mutasavvıfı olan Ahmet Yesevi zâhir ve bâtın ilimlerinde zamanının bütün ricalinden ilerideydi. Muhib ve müritlerinin irşad çalışmalarından kalan bütün vaktini ibadet ve taat ile geçirdiği bilinmektedir. Yesevi'nin etrafında sayısız mürit toplanabilmesinde din ilimlerindeki derin bilgisi kadar şeriat sınırlarını korumaktaki hassasiyetinin de etkisi vardır. Bu sınırlar çerçevesinde belirlediği tarikatının esaslarında basitlik ve kesinlik hakimdir. Tasavvufu bilinemez, anlaşılamaz ve gizemli bir şey olmaktan çıkarıp, her insanın anlayabileceği ve gereklerini yerine getirebileceği popüler bir akıma dönüştürmesi ve halkın tamamen anladığı bir dil ile hitap etmesi Yeseviyye tarikatının bir üstünlüğüdür.

Yesevilik yolunda akla aykırı hiçbir uygulamanın yeri yoktur. Yesevi hikmetlerinin analizi ile ortaya çıkan ilme ve akla uygunluk bu konuda yeterli delildir. Akla aykırı yöntemlerle, insanları meczup yapmakla biten bir dervişlik Yesevi yolunda yoktur. Tasavvufu akla aykırı zırvalar olarak eleştiren insanların eline bu yolda hiçbir şekilde bir delil verilmez. Bu nedenle Hakk Teâlâ'nın genelde bütün kullarına ikramı olan akıl ile çelişecek bir tasavvuf yolu Yesevilikte söz konusu değildir.

Tasavvufa yöneltilen en önemli eleştirilerinden biri şirk olmasıdır. Dervişlerin yanlışlıklarına bakarak böyle bir hükme varmak tutarlı değildir. Ancak ileri sürülen iddiaların tasavvuf ehli geçinenlerin benimsedikleri yanlış anlayış ve uygulamalardan kaynaklandığını da kabul etmemiz gerekmektedir. Yesevilik yolunda bu sakıncaları giderecek uygulamalar söz konusudur. Yesevilik, tanrı-kul ilişkisini vahdet anlayışıyla doğrudan Hakk Teâlâ ile muhatap olma düzeyinde ele almaktadır.


Yesevi'ye tarikatında Dört Kapı tasavvufun şeriat, tarikat, marifet ve hakikat merhalelerine işaret eder. Bu kapılar birbirini izleyecek şekilde uygulanmaktadır. Bu yol biat ile girilen ve beka billah ile sonlanacak uzun bir süreci ifade eder. Derviş bu süreçte uzun bir yolda olmanın bilincine sahiptir. Ahmet Yesevi'nin yazdığı Fakrname adlı kitapta Yesevilik yolu 4 kapı ve her kapıdan geçmekle ulaşılan 10 makam olmak üzere toplam 40 makamdan oluşur.

Yesevilik yolunda ilme çok değer verilmiş ve cehalet yerilmiştir. Bu nedenle Ahmet Yesevi'ye göre cahil bir kişinin sufi olabilmesi bir yana gerçek bir Müslüman olması bile mümkün değildir.

Ahmet Yesevi zamanındaki sahte mürşid ve riyakar din adamlarına yönelik eleştirileri kadar “ahir zaman şeyhleri” olarak tanımladığı kişilere de sözleri vardır. Bu eleştiriler bazen o kişinin imanını dahi tehlikeye düşürebilir. Yesevi'ye göre sufi kisvesi altında halkı kandırmak, halkın mallarını ele geçirmeye çalışmak çabasında olan bir mürşid lanetlenmesi gereken bir suçludur.

(Yayınlama Tarihi: 16.02.2025,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

YUNUS  EMRE’DE  DÖRT  KAPI

Türk tasavvuf edebiyatının ve düşünce dünyasının önde gelen simalarından biri Yunus Emre’dir (1240-1320). Onun şiirlerinde ortaya koyduğu fikirler insanların tarih boyunca düştükleri buhranlara ışık tutacak niteliktedir. Onun 13. yüzyılda ifade ettiği fikirler hala canlılığını ve tazeliğini korumaktadır. Bundan sonra da bu durum devam edecektir. Bu nedenle Yunus Emre’nin İslam tasavvufunun çerçevesinde ortaya koyduğu fikirler evrensel niteliktedir. Bunun da nedeni İslam tasavvufunun zaman ve mekana bağlı olmayıp ilahi kaynaklı olmasıdır. İslam tasavvufu Dil’allah’tır. Yani Allah Teâlâ’nın Gönlü’dür. Yunus Emre de bu Gönül Bahçesi’nde açan bir çiçektir.

İslam tasavvufunun temel kavramları olan ve İslam’ın bütününü kuşatan Şerîat, Tarîkat, Marîfet ve Hakîkat, Yunus Emre’nin Dîvân’ında ele aldığı konulardandır. Yunus Emre şiirlerinde bu dört kapının hem tanımını yapar hem de aralarındaki ilişkiyi anlatır. Ayrıca bunların İslam diniyle olan ilişkisini açıklar. Gerçek ve kâmil bir mümin olmanın dört ana unsuru olan bu kapılara ulaşan sufilerin özellikleri Yunus’un şiirlerinde anlatılmaktadır.

Yunus Emre yakın çağlarda yaşayan mesela, Hacı Bektaş-ı Veli gibi mutasavvıflarla aynı yolu izleyerek velâyet makamının yollarını keşfetmeğe koyulmuştur. Bunun için bu makama bir anda ulaşılamayacağını, belirli aşamalardan geçip belli dereceleri kat etmenin gerekli olduğunu savunmuştur. Ona göre dört kapı, kırk makam ve yüz altmış menzili aşmadan velâyet makamına ulaşılamaz. Velâyet makamı, en olgun müminin ulaştığı makamdır.

Yunus Emre’ye göre şeriat, denizdir, tarîkat gemidir, hakîkat ise denizdeki incidir. Yani ne ararsan şeriat denizinde arayacaksın yoksa bulamazsın, ararken de ancak tarîkat gemisiyle arayacaksın yoksa boğulursun. Fakat gemi de sağlam olmazsa gemi sarpa vurur, o vakit sen karaya, kayaya çarparsın ve helak olursun.  Yunus Emre’ye göre şeriat bu dört kapının temeli ve ilkidir. Buna göre şeriat hakîkate açılan ilk kapıdır. Hakîkat sınırsız bir deniz hükmündedir. Bu denizde seyretmek için güçlü ve ileriyi gören bir yol göstericiye ihtiyaç vardır. Bu da şeriattır. Aslında şeriat sadece yol gösteren bir rehber değil, geminin bizzat kendisidir.

Yunus Emre’ye göre tarikat hakikat yolunun ikinci kapısıdır. Hakikate ulaşmak isteyen tarikat kapısından da geçmek zorundadır. Onun dilinde tarikat, “hak yolu, doğru yol, dost bağı, dost bahçesi” gibi mecazi ifadelerle anlatılmaktadır. Ayrıca o, tarikat bağlamında, “yola gelmek, yoldan gitmek, hak yola gitmek” ifadelerini de kullanmaktadır. Yunus’a göre her tarikatın başında bir mürşit veya pir bulunur. Bu pir hakikate ulaşmak isteyenlerin yol göstericisidir. Hakikate ulaşmak isteyen ondan el almalı ve eteğini tutmalıdır.

Yunus Emre şiirlerinde marifet üzerinde dururken onu bir cevhere benzetir. Bu cevher maddi ve manevi fedakarlıklarla elde edilir. Sadece zâhiri temizlemekle gönül ve kalp temiz olmaz. Allah’ı marifet için, O’nun ilahi isim, fiil ve sıfatlarını bilmek gerekir. Bu ise ancak nefis terbiyesiyle mümkün olur. Buna göre marifet için, nefsi terbiye etme yoluyla ilahi bilgilerle donanmaktır. Böylece Allah’ı idrak etmek mümkün olur. Bu idrak, “zevkî” bir makam olup kalpte tecelli eder.

Yunus Emre’ye göre, marifet gibi hakîkat da bir hazineye benzer. Hakikat makamının yeri aşk deryasıdır. Hakikat makamına erişen kişi her şeyi dış ve iç olmak üzere iki yönden değerlendirir. Şeriat zahiri düşmanı görüp onunla mücadelenin yollarını ve yöntemlerini ortaya koyarken, hakikat esas ve içerdeki düşman olan nefsi görüp onunla mücadelenin yollarını arar. Yunus’a göre, hakikat söz ancak ehline söylenip nâdâna söylenmez. Hakikat makamının sultanı Allah’tır. Hakikat makamının yedi kapısı vardır ki bu kapılardan her biri nefsin yedi mertebesine işaret eder. Yunus’a göre bu makam velâyet makamıdır. Yunus, velâyet makamında olan erenlerin hakikat donu giydiğini söyler.

Şerî‘at-Tarîkat yoldur varana

Hakîkat-Ma‘rifet andan içerü

Şer’ile hakîkatün vasfını eydem sana

Şerî’at bir gemidür hakîkat deryâsıdur

Evvel kapu şerî‘at emr ü nehyi bildürür

Yuya günâhlarunı her bir Kur’ân hecesi

Hakikate irenler hakîkati bulanlar

Ne bahtludur canları hep muhabbet içinde.

(Yayınlama Tarihi: 02.02.2025,    Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

HOCA  AHMED  YESEVİ’NİN  FARSÇA  RİSALELERİ

Hoca Ahmed Yesevi’nin Türkçe olan Divan-ı Hikmet ve Fakrname isimli eserleri meşhurdur. Bunların dışında iki küçük Farsça yazma eser de Ahmed Yesevi’ye nispet edilmektedir. Bu Farsça eserlerin içerikleri incelendiğinde, Yesevi’nin diğer Türkçe eserlerindeki konular ile büyük benzerlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu Farsça risalelerin Ahmed Yesevi’ye ait olması kuvvetle muhtemeldir. Bu eserler ister bizzat Ahmed Yesevi tarafından kaleme alınmış olsun, ister onun sözlerinin müridleri tarafından derlenmesiyle meydana gelmiş olsun, Yesevi’nin düşünce dünyasını günümüze aktaran önemli metinlerdir.

Türkler arasında İslâmiyet’in ve tasavvufun yaygınlaşmasında Ahmed Yesevî’nin büyük rolü vardır. Onun, Divan-ı Hikmet ve Fakrname isimli eserleri herkesçe bilinmektedir. Ancak, Yesevî’nin yeni bulunmuş iki Farsça risalesi hakkında bilinenler azdır. Dolayısıyla, biz bu yazımızda Prof. Dr. Necdet Tosun’un 2016 yılında yayımladığı, “Ahmed Yesevî’nin Yeni Bulunmuş İki Farsça Risalesi”ni ele alacağız.

Hoca Ahmed Yesevi’ye atfedilen iki Farsça risale şu adları taşır:

Risâle der Âdâb-ı Tarikat: Taşkent’te üç yazma nüshası bulunan bu küçük Farsça eser, tarikat âdâbı ve makamları, mürid-mürşid ilişkileri, dervişlik, Allah’ı tanımak ve ilâhî aşk gibi konular hakkındadır. S. Mollakanagatulı tarafından Kazak Türkçesi’ne tercüme edilerek yayınlanmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz  yayının sonunda Farsça yazmaların tıpkı basımı da bulunmaktadır.

Risâle der Makâmât-ı Erba‘în: Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen Farsça, yazma ve küçük bir eser olup şeriat, tarikat, marifet ve hakikatten her biri hakkında onar makam olmak üzere toplam kırk makam ve kaideyi ihtiva etmektedir. Şimdilik bilinen tek nüshası Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde, Zeytinoğlu İlçe Halk Kütüphanesindedir.

Bu risaleler gerçekten Ahmed Yesevî’ye mi aittir, yoksa onun müridleri tarafından mı oluşturulmuştur? Bu konuda kesin bir cevap verebilmek mümkün değildir. Ancak, bu risalelerin Yesevî’nin fikir dünyasını ifade ettiğini söylemek doğrudur. Kısacası, Necdet Tosun’a göre bu iki risalenin muhtevasıyla Ahmed Yesevî’nin diğer eserleri karşılaştırıldığında, aralarında büyük benzerlik olduğu görülür. Bu yüzden de risalelerin Yesevî’ye ait olması kuvvetle muhtemeldir. 

Her iki risalede de tasavvufî konular anlatılırken ayet ve hadisten örnekler verilmektedir. Ancak bazı sözler güvenilir hadis kaynaklarında yoktur. Bu sözlerin hadis olarak nakledilmesini, o zamanki sûfîlerin hadis kaynaklarının bugünkü gibi yeterli incelemelerden mahrum olmaları olarak değerlendirebiliriz. 

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız bu iki risale, Ahmed Yesevi’nin fikir dünyasını günümüze aktarmada çok önemli bir yere sahiptir. Bu Farsça eserler, Prof. Dr. Necdet Tosun tarafından Türkçeye çevrilmiş ve günümüz okuyucularının hizmetine sunulmuştur. Tarikat adabını ve Hoca Ahmed Yesevi’nin kurduğu tarikat olan Yeseviyye ile ilişkili kırk makamı öğrenmek isteyenler, bu iki küçük risaleye başvurabilirler. Umarız bu risaleler, özellikle günümüz tarikat mensupları tarafından dikkate alınır. Çünkü bir tarikat ancak bu özellikleri taşıyarak “hak” tarikat olur.

Ahmed Yesevi’nin Divan-ı Hikmet, Fakrname adlı eserlerinin ve bu Risalelerinin  İslam’ın ve tasavvufun Türkler arasında sevilmesine ve yayılmasına neden olduğu için ayrı bir önemi vardır. Türkler bu eserlerin ışığı altında, o zamanlar Rum diyarı olan Anadolu’da ve Balkanlarda İslam’ın yayılmasını ve yerleşmesini sağlamışlardır. Bugün buralarda İslam ve tasavvufun izleri hala görülmektedir.

Hoca Ahmed Yesevi’nin ilkeleriyle yetişen birçok sufi, Anadolu ve Balkanlarda yeni tarikatlar oluşturmuşlardır. Bu tarikatlar asırlarca bu bölgelerde etkili olmuşlar ve İslam dinini bütün dünyanın tanımasına vesile olmuşlardır. Bu tarikatlar bu bölgelerde geniş ve derin bir din kültürünün oluşmasına neden olmuştur. Ancak bu tarikatların bir kısmının din anlayışları zamanla Ahmed Yesevi’nin ortaya koyduğu ilkelerden saparak hak yoldan çıkmış ve batıl olmuşlardır. Bu oluşum birçok sosyal, ekonomik ve siyasi etkilerin uzun süre buralardaki Müslümanların üzerindeki baskıları sonucu ortaya çıkmıştır. Bugün bile, bu batıl ve yanlış din anlayışları bu bölgelerdeki bazı Müslümanlar tarafından devam ettirilmektedir.

Bu oluşumun tarihçesini ve nedenlerini daha ilerideki yazılarımızda detaylı bir şekilde anlatmaya gayret edeceğiz. Bu, Müslüman toplumlarındaki din ve inanç birliğinin oluşması ve emperyalizme karşı güçlü bir toplumun ortaya çıkması için çok önemlidir.   

(Yayınlama Tarihi: 25.01.2025,    Yorumun tamamını okumak için tıklayınız)

HOCA  AHMED  YESEVİ  -  FAKRNAME

Türkler arasında İslamiyet’in ve tasavvufun yaygınlaşmasına öncülük eden Ahmed Yesevî, Türkçe dile getirdiği Hikmetleriyle İslamiyet’in Türkler arasında hızlı bir şekilde yayılmasını sağlamanın yanı sıra tasavvuftaki incelikleri, tarikât adabını, usulünü, erkânını Fakrname adlı eserinde ele almıştır. Fakrname, Dîvân-ı Hikmet’in bir bakıma mukaddimesi özelliğini taşımaktadır. Muhteva itibariyle; tarikât adabını, usulünü, erkânını, kâmil bir şeyhin, bir dervişin vasıflarını, tasavvuftaki “Dört Kapı - Kırk Makam”ı temsil eder. Ahmet Yesevî, yolunun erkânını “Kırk Makam” esasına göre düzenleyen ilk Türk sufidir. Kendisini takip eden pek çok Türk sufîsinde de “Dört Kapı” sisteminin var olduğunu görmekteyiz.

Fakrname’nin içindeki konular, Hoca Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet isimli Türkçe eseri ve Risâle der Makâmât-ı Erbaîn isimli Farsça eserindeki konular ile büyük benzerlik göstermektedir. Ayrıca Ahmed Yesevî’nin müridi Sûfî Muhammed Dânişmend’in “Mir’âtü’l-kulûb” isimli eserindeki birçok cümle ve paragrafı, Fakrname’de bulmak mümkündür. Bu durum, bizzat Ahmed Yesevî tarafından yazılmasa bile, Farkname’nin içerik yönünden tamamen onun fikirlerinden ibaret olduğunu, bu sebeple Ahmed Yesevî’ye ait kabul edilebileceğini göstermektedir. Çağatay Türkçesi ile yazılmış olan Fakrname’nin Taşkent, Duşanbe ve Almatı kütüphanelerinde bazı mecmualar içinde yazma nüshaları bulunmaktadır. Ayrıca Divan-ı Hikmet’in bazı taş baskı nüshalarının başında Arap harfli olarak yayınlanmıştır.

İlk sufiler "yoksulluk" anlamına gelen fakr ile "Allah'a muhtaç olma" anlamına gelen fakrı birleştirerek bunu kendi meslekleri ve gayeleri haline getirmişlerdi. Onlara göre fakr (dervişlik) Allah'a giden yol, fakir de (derviş) bu yolun yolcusudur. Tövbe, vera, zühd, fakr, sabır, tevekkül, rıza şeklinde sıralanan tasavvuf makamların dördüncüsü olarak fakr kabul edilmiştir. Fakat fakr çok defa tasavvufi bir makam değil bir yol yahut metot olarak görülmüştür.

Sufiler daha sonraki devirlerde fakr anlayışını fena ve kulluk anlayışıyla birleştirmişlerdir. Buna göre Allah Mevla (rab), insan onun kuludur; kulun sahip olduğu her şey Mevlasına aittir. Şu halde iyi bir kul Mevlası karşısında hiçbir şeye sahip olmadığını yani fakir olduğunu idrak eder. Kul kendi varlığının gerçek sahibinin de Mevlası olduğunun şuuruna varınca fena mertebesine ulaşır. Fakr bu noktada tevhidin de en yüksek derecesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Hoca Ahmed Yesevi, “Fakrname” adlı eserinde Dört Kapı-Kırk Makam kavramını açıklamaktadır. Bu kavramı bilmeyen ve ona uymayanların kâmil bir şeyh ve derviş olamayacağını ifade etmektedir. Ahmed Yesevi eserinde böyle şeyh ve dervişler için şunları söylemektedir:  “Bizden sonra âhır zaman yakın olduğunda öyle şeyhler ortaya çıkacak ki İblîs, lânet onun üzerine olsun, onlardan ders alacak ve bütün halk onlara dost olacak ve (fakat) müritlerini idare edemeyecekler. O şeyhler ki müritlerinden açgözlülükle bir şeyler dilerler ve canlarını küfür ve dalâletten ayırmazlar ve bid'at ehlini iyi görürler ve sünnet ehlini kötü görürler ve şeriat ilmi ile amel etmezler ve nâmahremlere göz salarlar (bakarlar) ve kötülüğü âdet edip Allahu Taâlâ'nın rahmetinden ümitli olurlar ve şeyhlik işlerini değersiz görürler, (onların) müritleri de dinden çıkmış olur, kendileri de dinden çıkmış olur.”

Hoca Ahmed Yesevi dervişlere fakr’ın anlamını ve önemini kitabında şöyle anlatmaktadır: “Ey derviş, şeyhler daha önce gelenlerin fakîrliğini kabul edip, sözlerine uyup, ahkâm ve erkânlarını bilip, geçici istekleri terk edip, nefsi mücahede yayı ile parçalayıp kendisine itaat ettirip ve kanaatı âdet haline getirip, kazasına razı olup, belasına sabredip, nimetine şükredip, bildirilen risaleye göre amel edip Hüdâ-yı Taâla'nın emirlerini yerine getirse, dervişlik adı ona uygun olur; yoksa bunları bilmeden şeyhlik iddiasında bulunsa, kıyamet günü kara yüzlü olup mahcup olur. Öylelerinden Allah'a sığınırım. Fakîrlik mertebesi yüce bir makamdır, herkesin kolayca eline geçmez.”

Hoca Ahmed Yesevi, fakirliğin hor görülmesini şu sözlerle kınamaktadır: “Ve fakîri iyi görmek (değerli tutmak) imandandır ve fakîri bayağı tutmak (hor görmek) küfürdür. Nasıl ki Peygamberimiz Hazretleri, Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun, buyurdular: Amma fakîrlik mertebesi ve hürmeti yedi kat gökten ve yedi kat yerden daha yücedir. Ey derviş, bir kimse zenginleri dünyası için ağırlasa, ebediyete kadar Hüdâ-yi Taâlânın lânetine uğrar ve eğer fakîri hakîr görse ve horlasa, Hüdâ-yi Taâlâ (onu) pek çok azaba uğratır. Bu türlü hareket mü'minlerde olmaz, bilâkis münafıklarda olur.”

Şeyhlerin sultanı Hâce Ahmed-i Yesevî Hazretleri, Allah’ın rahmeti üzerine olsun, buyurdular ki (bir kimse) yetmiş edep ilmini bilmeyince, yetmiş makam yolunu aşıp gezmeyince, şeyhlik makamı iddiasında bulunsa, o derhal kâfir olur. Fakrdan temiz bir şey yoktur. Fakr gurbettir, aç olmaktır. Eğer insan aç olursa, temizliği ve zikri gitmez. Ver eğer tok olursa, fesatlar ortaya çıkar.

(Yayınlama Tarihi: 18.01.2025,    Yorumun tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

HOCA  AHMED  YESEVİ - DİVAN-I  HİKMET

Tasavvuftaki Dört Kapı – Kırk Makam kavramı günümüzde Hacı Bektaşi Veli ile ilişkilendirilmektedir. Ancak bu kavram çok daha öncelerde kullanılmış ve tasavvuf eğitiminde esas alınmıştır. Günümüzde bilinmektedir ki, Dört Kapı – Kırk Makam kavramı ilk olarak Hoca Ahmed Yesevî tarafından yazıya dökülmüştür. Bu nedenle onun hayatını ve eserlerini incelemek önemlidir.  

Hoca Ahmed Yesevî edebi şahsiyetinden ziyade fikri şahsiyetiyle, tarihi hayatından ziyade menkıbevî hayatıyla Orta Asya Türk dünyasının en büyük ismidir. Onun gibi geniş bir sahada ve asırlarca tesirini devam ettirebilmiş bir başka şahsiyet gösterebilmek mümkün değildir.

Divan-ı Hikmet, Hoca Ahmet Yesevî'nin en bilinen eseridir. Bu eserde Allah aşkı, ibadet gibi konular işlenmiştir. Türk tasavvuf edebiyatının ilk eseridir.  Ahmet Yesevi, aslen bir şair değil, fikirlerini ve duygularını halka ulaştırmak için manzum hikmetleri tercih etmiştir. Onun hikmetleri derin fikirler ve ahlaki öğütler üzerine kuruludur. Yesevi’nin tarikat mensupları tarafından ortak bir eser olarak kabul edilen Divan-ı Hikmet, onun manevi öğretilerini ve dünya görüşünü yansıtan önemli bir metindir.

Ahmed Yesevî’nin hikmetlerinin başlıca gayesi, İslâm dinine yeni girmiş veya bu dini henüz kabul etmemiş Türkler’e İslâmiyet’in esaslarını, şeriat ahkâmını ve Ehl-i sünnet akîdesini öğretmek, Yeseviyye tarikatı müridlerine tasavvufun inceliklerini, tarikatın âdâb ve erkânını telkin etmektir. Bu sebeple hikmetler sanat endişesinden uzak ve sade bir ifade yanında didaktik bir özellik taşımaktadır. Ancak bazı hikmetlerde ifadenin sûfiyâne ve coşkulu oluşu onları basit manzumeler olmaktan kurtarmıştır.

Ahmet Yesevi aynı zamanda Yesevilik tarikatının da kurucusudur. Bu tarikat ve hikmet adlı şiirler, Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasında oldukça etkili olmuştur. Ahmet Yesevi, daha sonra Anadolu’ya yayılacak olan tasavvuf anlayışının temellerini bu eserde atmıştır. Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Eşrefoğlu Rumi gibi gibi şairlerin yetişeceği manevi ortamı hazırlamıştır. Kurduğu Yesevilik tarikatının etkileri Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar yayılmıştır. Şiirlerini inançlarından aldığı güçle, şairlik iddiası taşımaksızın, inandıklarını, düşüncelerini halka daha iyi duyurabilmek için yazmıştır.

Elde bulunan Divan-ı Hikmet nüshalarına Hoca Ahmed Yesevi'den sonra aynı tarzda eser veren bazı Yesevi dervişlerine ait olan ve yine hikmet adıyla bilinen şiirler de karışmıştır. Ancak Divan-ı Hikmet’teki Hoca Ahmed Yesevi'ye ait şiirler ve gerekse Ahmed Yesevi'nin hikmetlerine benzetilerek diğer Yesevi dervişleri tarafından verilen eserler Ahmet Yesevi'nin manevi etkisiyle ortaya çıktıkları için tesirlerini aynı çerçevede değerlendirmek mümkündür.

Divan-ı Hikmet’te pek çok konu ele alınmıştır. Bu konulardan biri de sosyal eleştiri veya zamane eleştirisidir. Bu bağlamda hikmetlerde dikkat çekici eleştirilere rastlanır. Bu eleştirilerden bazıları doğrudan kendi nefsine yönelik olduğu gibi, bazıları da Yeseviliğe mensup dervişlerin hal ve hareketlerinde görülen aksaklıkları düzeltmeye yönelik eğitici bir mahiyettedir. Bazen de devrin ilim adamları ve idarecilerinin davranışları, verdikleri fetvalarla isabetsiz kararlarında ve davalarında yaptıkları haksızlıklar da kıyasıya eleştirilmektedir.

Ahmet Yesevî  Divan-ı Hikmet’deki şiirlerinde şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarından dem vurmaktan maksadını Allah’ı bulmanın derdine düşmek, Allah’ın huzurunda durmadan lafza-yı celȃl zikrine koyulmak, sürekli ağlayarak Allah’ı anmak, gereğince kul olup Allah’a kulluğa boynunu sunmak olduğunu ifade etmektedir.

Ahmet Yesevi'yi bugün ki zamane şeyhleriyle benzeştirmek ve Ahmet Yesevi dilinden bize kadar ulaşmış “hikmetler”i herhangi bir “dini manzume” olarak değerlendirmek büyük bir gaflet olur. Ahmet Yesevi'nin Divan-ı Hikmet’inde neredeyse bin yıldır Türk'ün gönül gözünü ısıtan bir ışık saklıdır. Bu ışığın hüzmeleri her bir hikmetin satırları arasında süzülerek ruh dünyamızı aydınlatmaya, uzun bir zulmet devrinden sonra bütün Türk yurtlarında yeniden başlamıştır. Hoca Ahmet Yesevi dün olduğu gibi bugün de dünya Türklüğünü dizleri dibinde bir araya getiren manevi yol göstericimiz olmaya devam etmektedir.  Hoca Ahmed Yesevi’yi bilerek veya bilmeyerek ne kadar eleştirseler de, onun kişiliğini ve misyonunu bozmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Çünkü Hoca Ahmed Yesevi bir Allah dostudur. Hz. Peygamber (sav) bir Kudsi Hadiste şöyle buyurmaktadır:

“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harb ilan ederim.”

(Yayınlama Tarihi: 12.01.2025,    Yorumun tamamını okumak için tıklayınız)

DÖRT  KAPI - KIRK  MAKAM

Bektâşî inancında “Dört Kapı - Kırk Makam”, bir tarikata bağlı olan insanların geçeceği maddî ve manevi aşamalardır. Hacı Bektaş Velî, Makâlât adlı eserinde tarikatinin öğretisini “Dört Kapı - Kırk Makam” şeklinde düzenlemiştir. Ona göre kul, Tanrı’ya Kırk Makam’da erer. Kul bu kırk makamdan geçmedikçe gerçek bir insan-ı kâmil olamaz.

Dört Kapı ile kastedilen şunlardır: Şerîat Kapısı, Tarîkât Kapısı,  Mârifet Kapısı, Hakîkât Kapısı. Bunların her biri de onar makamdan oluşmaktadır. Toplamı Kırk Makamdır.

Şeriat kapısının makamları: İman etmek, İlim öğrenmek, İbadet etmek, Haramdan uzaklaşmak, Ailesine faydali olmak, Çevreye zarar vermemek, Peygamberin emirlerine uymak, Şefkatli olmak, Temiz olmak, Yaramaz işlerden sakınmak.

Tarikat kapısının makamları: Tövbe etmek, Mürşidin öğütlerine uymak, Temiz giyinmek, İyilik yolunda savaşmak, Hizmet etmeyi sevmek, Haksızlıktan korkmak, Ümitsizliğe düşmemek, İbret almak, Nimet dağıtmak, Özünü fakir görmek.

Marifet kapısının makamları: Edepli olmak, Bencillik, kin ve garezden uzak olmak, Perhizkarlik, Sabır ve kanaat, Haya, Cömertlik, İlim, Hoşgörü, Özünü bilmek, Ariflik.

Hakikat kapısının makamları: Alçak gönüllü olmak, Kimsenin ayıbını görmemek, Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek,
Allah’ın her yarattığını sevmek, Tüm insanları bir görmek, Birliğe yönelmek ve yöneltmek, Gerçeği gizlememek, Manayı bilmek, Tanrısal sırrı öğrenmek, Tanrısal varlığa ulaşmak

Kırk Makamın içinde maddî ve manevi hayata ait bölümler bulunmaktadır. Bu makamlar insanın sosyal hayatıyla da doğrudan ilgilidir. Kisiye bir yaşama tarzı ve bir anlayış vermektedir. Dört Kapı Kırk Makam son derece hassas bir sistemleştirmeye dayanır.

Dört Kapı - Kırk Makam kavramı yalnızca Hacı Bektaş’ı hatırlatmamalıdır. Diğer İslam mutasavvıfları da bu konuda şiirler yazmışlar ve yorumlamışlardır. Hacı Bektaşi Veli her makam için ayet ve hadislerden deliller getirmiştir. Bu nedenle Dört Kapı-Kırk Makam kavramı İslam tasavvufunda genel bir görüş olarak kabul edilir. Dolayısıyla Dört Kapı-Kırk Makam esaslarına göre hareket eden bir Müslüman hakikat sırrına ermekte ve insan-ı kâmil mertebesine ulaşmaktadır.

Hacı Bektaşi Veli’nin Makâlât adlı kitabındaki açıklamasına göre, bir kimse bu kırkı makamı bilip, elinden geldiği kadar riayet etmez ise, o kimse ne “Bektaşi” ve ne de “İnsan-ı Kâmil” olabilir. Kâmil bir insan olmak için bunları yapmak gerekir. Bu Kırk makamın hepsine “şeriat” kapısından girilir. Şeriata uymayan hepsinden mahrum kalır. Diğer kapılara ve makamlara çıkmak şeriate uymaya bağlıdır. Şeriatten kıl kadar ayrılanın tarikattan, marifetten ve hakikatten hiçbir nasibi yoktur.

Dört Kapı – Kırk Makam düşüncesi ilk önce Ahmet Yesevî (1093-1166) tarafından “Fakirname” adlı kitabında dile getirilmiştir. Bu kitapta inanç dört bölüme ayrılarak öğrenme kolaylığı sağlamak hedeflenmiştir. Bu görüş daha sonra “Makalat”ta da aynı şekilde ifade edilmektedir. 

Hacı Bektaşi Veli, kırk makam ile ilgili olarak Makâlât adlı kitabında şunları zikretmektedir: “Kırk Makam budur ve biz onu ifade ettik. Eğer sen de hemen bilirsen (öğrenirsen) iyidir. Eğer bu kırk makamın birisi eksik olursa, hakikat tamam olmaz; çünkü şartı eksik olur.  Mesela, bir kişi diliyle iman etse ve gönlüyle etmese öşürü, zekatı tam vermese, hacca giderken yoldan geri dönse, Tanrı Ta’âlâ’nın hükümlerinden birini batıl saysa veya Muhammed Mustafa’yı inkar etse, Hz. Muhammed’in sahabelerinden birini haksız bilse, işlediği bütün ameller heba olur.”

Ancak günümüzde Bektaşi ve Alevilerin bir kısmının, yukarıda anlattığımız Hacı Bektaş’ın nasihat ve tavsiyelerine uymadıkları görülmektedir. Örneğin şeriat ile ilgili emirlere uyulmadığı, beş vakit namazın ve Ramazan ayının orucunun terk edildiği gözlemlenmektedir. Ayrıca içki içilmesi yasak olduğu halde ayinlerde bile içkinin içildiği görülmektedir. Peygamberimizin ashabına hakaret edildiğine rastlanmaktadır. Bütün bunlar Hacı Bektaş Veli’nin, tarikatının temel esası olarak vazettiği Dört Kapı – Kırk Makam anlayışına aykırıdır. Tasavvuf yolunda mesafe almak isteyenlerin bu yanlış davranışlardan uzaklaşmaları, kendilerinin hem dünya hem de ahiret menfaatleri için önemli ve gereklidir. Çünkü hidayete ermek ve Allah’a ulaşmanın yolu İslam şeriatına uymakla başlar. Diğer bütün kapılar ancak şeriat kapısı geçildikten sonra geçilebilir.

 (Yayınlama Tarihi: 02.01.2025,    Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

HACI  BEKTAŞİ  VELİ’NİN  MARİFET  ANLAYIŞI

7.-13. yüzyıllarda isminden çok söz edilen sufilerinden Hacı Bektaşi Veli’nin  tasavvuf anlayışında da marifetin önemli bir yeri vardır. Onun tasavvufî eğitim sisteminin merkezinde yer alan “dört kapı, kırk makam” anlayışının kapılarından biri marifet kapısıdır.  Bu nedenle Ariflerin üstünlüğü ulaştıkları bilginin kıymetiyle doğrudan ilişkilidir. Bu bakımdan Hacı Bektaşı Veli’nin tasavvuf düşüncesini anlamak için, onun marifet anlayışını kavramak gereklidir.

Hacı Bektaşi Veli kitaplarında marifeti bir ağaca benzetir ve şöyle der: “Marifet ağacının başı tevhiddir. Özdeki imandır. Kökü yakınlık ve tevekküldür. Budakları nehy-i münker, suyu havf ve recâ, yemişleri ilim, yeri mü’minlerin gönlüdür. Başı arştan yukarıdadır.” Onun bu ifadeleri, doğru bir imana sahip  olmadan  marifete ulaşmanın mümkün olmayacağı demektir. Bunun için dinin emir ve yasaklarına riayet etmek önemlidir.

Hacı Bektaşi Veli Marifetin makamlarını şöyle sıralamaktadır: Marifetin birinci makamı edep; ikinci makamı korku; üçüncü makamı perhizkârlık; dördüncü  makamı sabır ve kanaat; beşinci makamı utanmak; altıncı makamı cömertlik; yedinci makamı ilim; sekizinci makamı miskinlik; dokuzuncu makamı marifet; onuncu makamı kendini bilmektir. Nitekim Hazreti Resul buyurur ki “kendi nefsini bilen, Rabb'ini hakkıyla bilir.”

Hacı Bektaş’a göre marifet ilmine sahip olmuş arifler, Allah’ı tanımaları ve ahirette kendilerine yarar sağlayacak bilgilerle kuşanmış olmaları itibariyle âlim, âbid ve zâhidlerden daha üstün bir konumda yer almaktadır. Arifler hayatın anlamını ve dünyanın değersizliğini anlamış, kalplerini temizleyerek Allah’tan gelen tecellilere ve gaybî bilgilere mazhar olmuşlardır. Bu anlayışı itibariyle Hacı Bektaş’ın sünni tasavvuf düşüncesi geleneğindeki diğer sufilerle aynı çizgide olduğu görülmektedir.

Hacı Bektaş’ın şeriatın ilkelerine ne kadar önem verdiğini kitabında verdiği şu örnekle daha iyi anlaşılmaktadır. Ona göre “Bir kuyuya bir damla içki damlasa, o kuyunun suyunu bir defa çıkarıp başka yere dökseler, o suyun döküldüğü yerde ot bitse ve o otu koyun yese, takva ehlinin sözüne göre o koyunun eti haramdır.” Çünkü temelinde içkinin olduğu yerde hayır yoktur.  Ona göre şeriatın temel ilkelerine riâyet etmeksizin tasavvuf yolunda ilerlemek mümkün değildir. Şeriattan sonra tarikat kapısına, sonrasında ise marifet kapısına ulaşılacaktır.

Bugün birçok Bektaşilik kutlamalarında içki içilmekte olduğunu görüyoruz. Bu ülkemizde olduğu gibi dünyanın diğer ülkelerinde de aynı şekilde uygulanmaktadır. Oysa yukarıda Hacı Bektaş’ın verdiği örnek bunun kendisi tarafından kabul edilmediğini açıkça göstermektedir. Bugünün Bektaşilerinin bu hususu dikkate alarak eylemlerini düzeltmeleri gerekmektedir.

Hacı Bektaşi Veli kitaplarında marifete kalb ile ulaşılacağını ifade etmektedir. Ona göre insanın ikisi başta ikisi de gönülde olmak üzere dört gözü bulunmaktadır. İnsan nasıl ki baş gözüyle halkı (yaratılmışları) görüyorsa, gönül gözüyle de Hâlık’ı (yaratıcıyı) müşâhede edebilmektedir. Hacı Bektaş’a göre marifet bir manadır. Mana ise Yüce Allah’ın cemalini görmektir. Herkes Allah’ın cemalini görmeyi arzular. Ancak Hak Teâlâ ancak mümin kullarını buna mazhar kılacaktır. Hacı Bektaş’a göre Hz. Peygamber’in şu hadislerinde, “Müminin kalbi, Allah’ın evidir.” ve “Müminin kalbi Allah’ın arşıdır.”, ifade edilmek istenen budur.

Hacı Bektaş’a göre ariflerde iman akılla, marifet ise gönülle tahakkuk eder. Allah’a gönülden inanmayan kimse ise münafık hükmündedir. Buradan Hacı Bektaş’a göre marifetin imanın daha üst bir boyutu olduğu anlaşılır.

Akıl aya, marifet güneşe, ilim de yıldıza benzer. Dünyada güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır; başkası uyanmaz.

(Yayınlama Tarihi: 26.12.2024,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

MARİFET  MAKAMININ  İLİMLERİ  (2. Bölüm)

Allah'ın hükmünü bilmeyen kimse Allah'a tam anlamıyla kul olamaz. Allah'a tam ibadet edemez. Hiç kuşkusuz Allah cahil bir kimseyi kendisine Veli ittihaz etmez. İşte bu anlattıklarımız Marifetin babları ve fasıllarıdır. İnsan bu bilgileri tam anlamıyla öğrenip kendine mal edebilirse, o zaman o kimse Arif olarak isimlendirilir.

Allah ehlilerine göre Allah'ı bilip tanıyan alimlere Arifler denir. Ayrıca Allah'ı zevk yoluyla tanıyıp bilme ilmine de Marifet adını verilir. Marifet makamının ehilleri için bu makalede anlattıklarımızın bilinmesi gereklidir. İslam alimleri bu hususta büyük çapta hemfikir halindedirler.

Bu makalede ele aldığımız hususlar özellikle İbn Arabi'nin Vahdet-i vücut anlayışının sonuçlarıdır. Bu anlayış bazı İslam alimleri tarafından eleştirilmiştir. Bu nedenle İbn Arabi'nin marifet hakkındaki görüşlerini kabul etmemişlerdir. Örneğin evrendeki mevcudatın hayal olmadığı ve gerçek olduğu iddia edilmiştir. Ancak burada nasıl İbn Arabî'nin “Hayal” kavramını tanımlamak ve kavramakta güçlük varsa, aynı şey “gerçek olma” kavramının tanımlamasında ve kavranmasında problem vardır. Gerçek kavramı bütün filozoflar tarafından çok farklı şekillerde algılanmış ve açıklanmıştır. Bu nedenle biz İbn Arabî'nin marifet ile ilgili görüşlerini saygıyla karşılıyor ve onlara katılıyoruz.

Allah Teâlâ akıl diye isimlendirilen kuvveti yarattı. Ayrıca bu akıl kuvvetine Hakk’ın hakikatin kendisine verdiği şeyleri ve düşünme gücünü, verdiği hükümleri kabul etme niteliğini de verdi. Allah Teâlâ düşünce gücüne varlıklar üzerinde tasarruf etme gücünü ve hayalin kendisine sağladığı imkanlarla onlar üzerinde tahakküm etme gücünü de vermiştir.

Allah Teâlâ, insanın bu konuda kusur işleyebileceğini bilerek ona şöyle hitap etmiştir: “Allah sizi kendisini düşünmekten sakındırır. Çünkü Allah kullarını esirger, onlara acır.” (Ali İmran, 3/28). Buna göre Cenab-ı Hak zatı hakkında düşünmekten bizleri sakındırmaktadır. Aynı şekilde Allah Resulü de, Allah'ın zatı hakkında düşünmemizi bize yasaklamıştır.

Allah Teâlâ, Resulüne şeriatı göndererek akılların düştüğü çelişkileri ortaya koyup açıklamıştır. Hz. Peygamber (sav) de, Allah'ın buyruklarını insanlara bildirmiş ve onları ümmetine tebliğ ettiğine dair Allah'ı ümmeti üzerine şahit tutmuştur. Bu nedenle Allah'ın zatı hakkında ileri sürülen ihtilaflı düşüncelerden uzak durmak gerekir.

Sahih ve doğru olan ilim şudur: Allah zat olarak meçhuldür, bilinmez. Onun sıfatlanmış olduğu geçerli olan sıfatın hakikatini doğru olarak, tam olarak bilmek te mümkün değildir. Bu nedenle insanlar, şeriat onlara ne getirdiyse onlar üzerinde sebat etmesi, onlar üzerinde sıkıca durması kendi selameti ve kurtuluşu açısından önemlidir. Allah'ı en iyi bilen yine O’dur.

Allah sözü en doğru olandır. Biz O’nu tam olarak bilemeyiz. Ancak O’nun bize bildirdiği kadarıyla O’nu tanıyabiliriz. “O’ndan başka Tanrı yoktur, O azizdir, O hakimdir.” (Ali İmran, 3/6,18)

“Senin kudret ve şeref sahibi olan Rabbin onların ileri sürdükleri vasıflardan münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun ve alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.” (Saffat, 37/180-182) 

(Yayınlama Tarihi: 17.12.2024,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

MARİFET  MAKAMININ  İLİMLERİ  (1. Bölüm)

Veli kulun Allah hakkında bildiği şeylere Marifet denir. Her ne kadar Veli'nin sevgisinin berraklığını görünüşte birtakım kederler bozsa da ve gayesini tamamlamak için kendisinden herhangi bir keder zuhur etse de, Allah'ın veli kulu ondan ancak göz kapaklarını açıp kapaması kadar uzak kalır. Bu nedenle Allah veli kulunu itikadı son derece kuvvetli biri yapar. Çünkü ancak senin halini hatırını soran bir kimse seninle ilgilenir. Öyleyse veli kul sevinsin. Çünkü kalbi selimdir ve gönlü huzurludur.

Marifet İlmi velilerin ilmidir. Bu ilim Sırlar İlmi diye de isimlendirilir. Bu ilmin sahibi olan âlimler bütün ilimleri bilir ve onun ilmi bütün ilimlerin hepsini kapsar. Ancak öteki ilimleri bilenler için böyle değildir. Bu nedenle her şeyi kuşatan bütün bilgileri ihtiva eden bu ilimden daha şerefli bir ilim yoktur.

Marifet ilahi bir niteliktir. İlahi isimler arasında onun lafız olarak bir varlığı yoktur. Fakat o sadece Bir’i ister ve Bir’i kabul eder. Tasavvuf ehline göre marifet geniş büyük bir yoldur. Ancak amel ve takva ile o yola sülük etmekle elde edilen her ilim bir marifettir. Çünkü o ilim hakikat ehlinin keşfinden ileri gelir ki fikri nazardan düşünme yoluyla hasıl olan ilmin tam zıddıdır. O ilmin içine asla şüphe ve kuşku girmez. Buna mukabil fikri ve nazari ilim hiçbir zaman şüpheden salim değildir. Bu ilme şüphe karışabilir, onda hayret ve şaşkınlık olabilir. Ona ulaştıran şeyde kusur, eksiklik ve noksanlık olabilir.

Akıllı bir insan için Allah'ı tanımak, bilmek istediği zaman peygamberlerin diliyle Allah'ın kitaplarında Kendisi hakkında haber verdiği şeyler de Allah'ı taklit etmesi gerekir. Eşyayı tanımak bilmek istediği zaman ise duygularının ve aklının kendisine verdiği şeylerle eşyayı tanıyamayacağına göre Hakk Teâlâ onun işitmesi, görmesi ve diğer duyuları oluncaya kadar Allah'a itaat etsin ve O’na ibadet etsin. Böylece bütün işleri Allah'la bilsin. Allah'ı da yine Allah'la bilsin. Çünkü O’nu taklit etmek gerekir Dolayısıyla Sen Allah'ı Allah'la, ayrıca bütün eşyayı, bütün işleri de Allah'la tanıdığın, bildiğin zaman artık bu bilme işinde sana bir bilgisizlik, bir şüphe, bir kuşku ve bir tereddüt gelmez.

Marifet ilmi sahibi olanlar arasından kâmil olan kimse, her şeye her işe öyle keskin bir bakışla bakarken Allah'ın o şeye vermiş olduğu yaratılışı hemen görür ve ona hakkını verir. Sonra her şeyin yaratılışından çıkan şeyler hakkında Allah'ın kullarına bildirdiği şeyleri görür ve ayette geçen “sonra O doğru yola iletti” beyanının anlar. Aynı şekilde her yaratılanı da yaratıcının ona verdiği konuma, yerli yerine koyar. İşte bu tür insanlar hata etmezler ve temel konularda ve yan konularda usul ve firûda mutlak olarak hata etmezler. Dolayısıyla her müçtehid, hem asıl konularda hem de yan konularda isabet eder, doğruyu yakalar. 

İbn Arabî'ye göre marifet yedi ilmi bilmekten ibarettir. Bu yol Allah'ın kulları arasından has, seçkin kimselerin seyr-i sülük ettiği, izlediği yoldur. Bu yedi ilmi şöyle sıralayabiliriz: Hakikatler ilmi, Eşyada Hakk’ın tecellisi ile ilgili olan ilim, Hakk Teâlâ'nın mükellef kullarına şeriatların lisanlarıyla hitap etmesi ile ilgili olan ilim, Varoluş içindeki mükemmellik ve noksanlıkla ilgili ilim, İçerdiği hakikatler bakımından insanın kendini tanımasıyla ilgili olan ilim, Hayal ve hayalin bitişik (muttasıl) ve ayrı (munfasıl) alemi, İlaçlar ve hastalıklar ilmi. Bu yedi meseleyi tam olarak bilen kimseye marifet diye adlandırılan şeyi elde etmiş olur. İslam alimlerinin ekserisinin marifet konusunda söyledikleri şeyler bunları kapsar.

Uluhiyetin mükemmelliği şeriatlarda tezahür etmiştir.  Ancak akli delillerle bunu anlamak mümkün olmaz. Çünkü aklın kemâl ya da mükemmel olarak gördüğü şeyin aynısı Allah katında bir noksanlık olabilir. Allah Teâlâ akılların, duyguların ve hayalin idrak edemeyeceği kadar yücedir. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Yüce Tanrı mükemmellik konusunda münferittir (tektir). Bunu O’ndan başka kimse bilemez. Bunu O’nun dışında kimse müşahede edemez. Hiç kimse O’nu ilmen ihata edemez. Hiç kimse O’nu aynen göremez. Ancak eserler müşahede edilir. Cenabı Allah maksud olur, O’nun Yüce rütbesi için hamd edilir. Hem münezzeh hem müşebbeh bir İlah olarak O’na ibadet edilir. İşte ilahi kemâl budur.

(Yayınlama Tarihi: 08.12.2024,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

DUANIN  HİKMETİ

İslam’da “Dua Etmek” en önemli ibadetlerden biridir. Dua Allah’a yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek, çağırmak, yardım dilemektir. Kelime anlamıyla dua  çağırma anlamına gelir. İnsan dua ile Allah’a yakınlaşır ve ruhen tatmin olurak huzura erer. Dua insanın Allah’a kulluk faaliyetlerinin asıl unsurudur ve bu nedenle önemli bir ibadettir.

Dua aynı zamanda zikir sayılır. İslâm literatüründe çoğunlukla “ezkâr ve ed‘iye” (Zikirler ve Dualar) gibi ifadelerle bu iki kavramın birlikte kullanılması duanın içerdiği saygının bir sonucudur. Buna göre duada biri zikir ve saygı, diğeri herhangi bir dilek olmak üzere iki unsur bulunmaktadır.

Duanın özünde şunlar mevcuttur: Zihnin maddî olmayan aleme doğru çekilmesi, her şeyin değişmez ve üstün prensibinin huşû içinde bir temaşası, ruhun Allah’a doğru yükselişi, hayat denilen mucizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve tapınma ifadesi; her şeyi yaratan, en üstün kemal, kudret, kuvvet ve güzellik kaynağı, herkesin kurtarıcısı ve hamisi olan görülmez bir varlıkla irtibata geçilmesi, Allah’ın durmadan taşan sevgi ve alâkasına kulun verdiği bir karşılık.

"Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana (dua ve) ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mümin, 40/60)

Dua kulluğun gereğidir. Kulluk ise gönülden Allah’a yüz çevirmektir. Kul aczini ifade edip, dua ile Allah’a iltica etmelidir. Kul, tedbiri Allah’a bırakmalıdır. Hikmetine itimat etmeli ve rahmetinden ümitvar olmalıdır. Bütün mevcudat, Hakk’a yönelmiş olarak O’na iltica ile dua etmektedir. Dua kulluğun bir ifadesi olduğundan, onda ibadet kastı ve gayesi hakim olmalıdır. Bu nedenle dua sadece kabul edilmesi gereken bir ihtiyaç dilekçesi olarak görülmemelidir.

İslâmî hayat anlayışında insanın Allah’a doğru bir yöneliş halinde O’nun ilgi ve rahmetini isteyerek dua etmesi önemlidir. Bir hadiste Allah’ın kendisine tövbe edilmesinden duyduğu sevinç, çölde devesini kaybedip sonra bulan kimsenin sevincine benzetilmiştir.

İnsan tabiatının ahlâkî ve manevi yönelişlerinin ihmal edilmesi onu manen duygusuz bir varlık haline getirir. Bu durum onun toplum içinde pozitif bir varlık olmasını engellemektedir. Buna karşı, dini inançların güçlenmesi, toplumun birlik halinde kalması için gereklidir. Bu da İslam dininin hedeflerinden biridir. Bireysel ve toplumsal faydalar için dua edilmesi İslam’ın emirleri arasındadır.

Dua, yalnız Allah için ve Allah’a yapılır. Yani, insan istediğini sadece O’ndan ister, başkasından bir şey istenmez. Çünkü, O’ndan başka hiçbir güç ve kuvvet insanın isteklerini yerine getiremez. Gerçek güç ve kuvvet O’nundur.  Önemli bir iş için duaya başlamadan önce sadaka vermek ve iki rekat namaz kılıp abdestli ve kıbleye yönelik olarak dua etmek, önce Allah’a hamd edip sonra da Peygamberimize salavat getirmek, duanın kabulü için önemli şartlardır.

Duanın kabul olması için gerekli şartlardan biri, dua eden kimsenin yediği rızkın helal olmasıdır. İslâmî kaynaklarda diğer ibadetlerde olduğu gibi dua için de bazı şartlara riayet edilmesi istenmiştir. Buna göre dua eden kişinin konumuna uygun bir edep içinde olması gerekir. Nitekim bir nevi dua olan namazda kulun nasıl hareket edeceği tarif edilmiştir. Bu hareketler dış görünüşü bakımından insanın saygı ve sığınma tavrını belli bir disiplin içine almıştır ve özü itibariyle Allah’ın huzurunda güçsüzlüğünü, noksanını, hamd, şükür ve yardım isteklerini sunmayı ifade eder.

Duanın edeplerinden biri, duanın kalb huzuru ile yapılmasıdır. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, kalbi gaflet içinde olan kulun duasını kabul etmez.”

“Dua günahkarların ilahi affa nail olmaları için çıkacakları merdivendir.” “Dua, Allah ile kul arasında haberleşmedir, devam ettiği sürece her şey güzel ve hayırlıdır.”, “Dua, günahkarların dilidir.”, “Allah bir müminin kusurlarını itiraf edip özür dilemesini nasip ettiğinde, ona derhal af kapısını açar.”

(Yayınlama Tarihi: 22.11.2024,    Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

MARİFET  NEDİR?

Marifet, tasavvuftaki son hedefe varma yolunda aşılması gereken son aşamadır. Bilindiği üzere tasavvuftaki vuslata erme (Allah’a kavuşma) yolundaki aşamalar şeriat, tarikat, hakikat ve marifettir. Sufiler marifet makamında Allah Teâlâ hakkında en fazla bilgilere sahip olmaya çalışırlar. Marifet, uçsuz bucaksız sema ve  sonu gelmez yolculuktur. Bir kul, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ın marifetinde ne kadar ileri giderse gitsin, önünde yine sonsuz bir mesafe vardır.

Marifet, Allah ve O'nun sıfatlan, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında manevi tecrübeyle doğrudan elde edilen bilgi anlamında bir tasavvuf terimidir. Sözlükte masdar olarak "bilmek, tanımak, ikrar etmek", isim olarak "bilgi" anlamına gelen ma'rifet (irfan) kelimesi ilimle eş anlamlı gibi kullanılmakla birlikte aralarında bazı farklar vardır. İlim tümel ve genel nitelikteki bilgileri, marifet tikel, özel ve ayrıntılı bilgileri ifade eder. İlmin karşıtı cehil, marifetin karşıtı inkardır. Bu sebeple ilim kelimesi her zaman marifetin yerini tutamaz.

Sufiler marifetin ledünni (manevi) bir ilim sayıldığı görüşündedirler. Onlara göre bu ilimde vehmin tesiri bulunmadığından ismet (masumiyet, saflık) vardır. Diğer ilimler ise vehmin etkisi altında oldukları için saf ve masum değildirler. Bu nedenle süluk ile ve yaşanarak öğrenilen bu bilgilerin aynı konularda akli istidlal ve kıyaslarla yahut belli metinleri okumakta elde edilen bilgilerden daha üstün olduğuna inanılır. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî, "Mavi gök kubbesinin altında bizim ilmimizden daha şerefli bir ilim olsaydı gider onu öğrenirdim" demiştir.

Bütün varlıkların fıtratında marifet arzusu vardır. Çünkü sufilere göre marifet: "Kalbin Allah'la olan hayatı ", "AIIah'ı sıfat ve isimleriyle tanıyanın niteliği", "birbirini izleyen nurlarla Hakk'ın kalplere doğması", "ilahi bir na't/vasıf", "kalbe atılan bir nurla iç aydınlığa kavuşma hali", "kalp gözüyle ilahi gerçekleri görmek"tir. Bu tarifler söz konusu bilginin mahiyetini tanıtmaktan ziyade kaynağı, elde ediliş yolu ve biçimi, gerçekleşme şartları, güvenilirliği, çeşitleri, etkileri ve sonuçları gibi hususlarla ilgili olup bunların her biri marifetin ayrı bir yönüne vurgu yapması bakımından önemlidir.

Genellikle marifet dille anlatılan ve öğretilen bir şey olmaktan çok susarak anlaşılan ve öğrenilen bir şeydir. Bundan dolayı Zünnûn el-Mısrî'nin tasavvuf yoluna girmek isteyenlerin marifet ehlinin yanında sükut etmelerini ve marifet iddiasında bulunmamalarını tavsiye ettiği kaydedilmektedir. Önemli olan sadece dilin değil nefsin ve zihnin de susmasıdır. Hakk'tan başkasıyla meşgul olmamasıdır. Sükut tefekkürü temin ettiği ölçüde marifet tahsil etmenin aracıdır. Gazzalî marifeti, "Allah'ın kulunun kalbine attığı bir nurla kulun daha önce isimlerini bildiği şeyleri açık seçik görmesi" şeklinde tanımlamıştır.  Buna göre marifet sırf bir lutûf olarak Allah'ın kuluna verdiği bir ışıktır. Hz. Ali'nin, "Allah 'ı Allah'la, O'ndan başkasını da O'nun nuru ile tanıdım" sözünün anlamı budur. Allah kendisini kime tanıtırsa O'nu ancak o tanır.

Abdurrahman-ı Cami'ye göre marifetin dört mertebesi vardır. Tasavvuf yolcusu (salik) birinci mertebede baktığı her şeyi Hakk'la bağlantılı olarak görür; ikinci mertebede gördüğü her eserin Hakk'ın hangi sıfatıyla ilişkili olduğunu bilir; üçüncü mertebede Hakk’ın sıfatlarla tecelli etmesinin hikmetini kavrar; dördüncü mertebede ilahi ilmi kendi marifeti şeklinde algılar. Salik Hakk'a ne kadar yaklaşırsa marifeti o kadar artar.

Sufilerin, doğrudan Allah tarafından bahşedilen marifetin nakil ve akıl yoluyla edinilen dini bilgilerden daha üstün olduğunu söylemeleri bu bilgilerin önemsenmediği şeklinde anlaşılmaması gerekir. Bu nedenle sufiler marifetin nakil ve akıl yoluyla elde edilen bilgileri geçersiz kılmadığını ve onların değerini azaltmadığını ifade etmiş, aksine marifetin sağlıklı ve geçerli olması için Kur'an'a ve hadise aykırı düşmemesini şart koşmuşlardır.

Mutasavvıflar, Allah’ın insanın iç aleminde daha açık şekilde tecelli ettiğine inandıklarından Hakk'ı en iyi bilmenin ve tanımanın yolu olarak insanın özünü tanımasını göstermişlerdir. Dış alemden Allah'a ulaşmaya "seyr-i afak", iç alemden ulaşmaya "seyr-i enfüsî" diyen mutasavvıfların tercih ettiği yol ikincisidir. Marifetin nihai noktası, ilahî kemal karşısında dehşet ve onun münezzehliği karşısında hayrettir.

(Yayınlama Tarihi: 11.11.2024,    Makalenin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 2                              Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Vahdet-i Vücûd ve

Vahdet-i Şuhûd                   Oku

Hakikat Arzı                         Oku

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî   Oku

Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) 

Oku

Yunus Emre (ks)                 Oku

Şeyh Galib ve İnsanın Değeri  Oku

Hüsn ü Aşk                          Oku

Su Hayatın Sırrıdır              Oku

Su Kasidesi                           Oku

İsmail Hakkı Bursevî (ks)   Oku

Hacı Bayram-ı Velî (ks)       Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Şiirleri                                    Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Tasavvuf Eğitimi                   Oku

Aziz Mahmud Hüdaî (ks)    Oku

Aziz Mahmud Hüdaî (ks)

Hazretlerinin Menkibe ve

Şiirleri                                     Oku  

Şeyhim Kâmil-i Mürşid

Hakkı Şiştar (ks) Hazretleri

                                                 Oku 

           

Tasavvuf ve Şeriat                Oku

Tasavvuf Hakikatlerin İlmidir

                                                 Oku

Duanın Hikmeti                    Oku

Dört Kapı - Kırk Makam      Oku

Yunus Emre’de Dört Kapı    Oku

Tasavvuf ve Oruç                  Oku

Ana Sayfa

Hakkımızda

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce