İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

ARAP  ÜLKELERİNDE  MÜSLÜMAN  KARDEŞLER  HAREKETLERİ

Arap ülkelerindeki  İslami hareketlerin başlaması Mısır'daki Müslüman Kardeşler hareketinin ortaya çıkışı ile olmuştur. Mısır'da okuyan Arap talebeleri kendi ülkelerine döndüklerinde Müslüman Kardeşlerin düşünce ve ideolojilerini kendi ülkelerine taşımışlar ve böylece bu ülkelerde de İslami hareketler başlamıştır. Hasan en-Benna ve arkadaşlarının kurduğu Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) hareketi 1930 yıllarından itibaren Mısır'ın dışında Suriye, Sudan, Ürdün, Kuveyt, Yemen, Pakistan, Kuzey ve Orta Afrika ile Avrupa'nın bazı ülkelerinde şubeler açmıştır. Bu şubelerin etkisiyle bu ülkelerde de İslami hareketlere yönelen örgütler kurulmuştur. Bu örgütler İhvan-ı Müslimin’in görüşlerini esas almakla beraber kendi aralarında uygulama bakımından farklılıklar göstermiştir. Bununla beraber Benna ve arkadaşlarının temel görüşleri hepsi tarafından esas alınmıştır.

İhvan-ı Müslimin, hedeflerine ulaşmak için uyguladığı metodlar zaman içinde değişikliğe uğramıştır. Zamanla radikal eylemlere yönelmiştir. 1954'ten itibaren Cemal Abdulnâsırın rejimi tarafından çeşitli işkencelere maruz kaldıklarından, cihad fikrini daha geniş bir alana yaymışlardır. Ancak 1970'li yıllardan sonra örgüt rejimle uzlaşmacı bir yola girerek radikal eylemlerden uzak durmuştur. Örgüt Arap baharından sonraki yıllarda bir siyasi parti haline gelerek parlamentoya girmiştir.

1930 yıllarında Mısır'da kurulan Müslüman Kardeşler teşkilatı diğer Arap ülkelerine de şubeler kurarak hedefledikleri amaçlarına yönelik faaliyetler yapmıştır. Bu faaliyetler birçok kere kesintiye uğramış ve teşkilat mensupları büyük bir zulüm ve katliamla karşı karşıya kalmıştır. Ortadoğu'daki Arap ülkeleri yıllarca İngiltere'nin işgali ve egemenliği altında yaşamıştır. Bu süreçte İngilizler bu ülkelerde İslam'ı yok etmek için birçok batıl fikirler üreten reformcu görüşler ileri süren kadrolar yetiştirmiştir. Ülkeleri yöneten askeri ve sivil yöneticileri kısmen kendilerine bağlanmış ve bunlar vasıtasıyla bu ülkelerde istedikleri zaman askeri darbeler ve halk ayaklanmaları yapmıştır. Bu darbeler ve ayaklanmalar bahane edilerek gerçek Müslümanların oluşturdukları örgütler yok edilmeye çalışılmıştır. Bu örgütlerin başında da Müslüman Kardeşler Teşkilatı gelmektedir. Müslüman Kardeşlerin görüş ve faaliyetleri emperyalist güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerini korkuttuğundan, bu teşkilat zamanla birçok kayıplar vermiştir. Bu durum Arap baharı denilen olaylar ortaya çıkmasına kadar devam etmiştir. Arap baharı ortaya çıkmasından sonra Ortadoğu'da yeni bir siyasi durum ortaya çıkmıştır.

( Yayınlama Tarihi : 25.09.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

TASAVVUF SOHBETLERİ (Bölüm 1)

Web sitemizde İlim ve Tasavvuf ile ilgili makale ve yorumlar yayınlanırken, tasavvufu daha yakından tanımak için Tasavvuf Sohbetleri adıyla yeni bir yazı serisi yayınlamaya çalışıyoruz. Bu sohbetlerde tasavvufun gerçek yüzünü görmeyi amaçlıyoruz.

Tasavvuf Dilallah’tır. Yani Allah Teâlâ'nın Gönül Bahçesidir. Bu nedenle diğer bütün ilimlerden üstündür. Tasavvufu anlamak ve yaşamak için özel ve zor bir eğitim süreci gerekir. Seyr-i sülûk dediğimiz bu eğitim süreci ancak kâmil bir mürşidin yönetiminde mümkündür. Bu nedenle bugün için gerçek bir tasavvuf eğitimi almak kolaylıkla elde edilebilecek bir şey değildir. Çünkü zamanımızda birçok sahte mürşidler ortalıktadır.

Web sitemizin sloganı: Üç güzellik: İman, İlim, Tasavvuf. Burada tasavvuf üçüncü aşamadır. Kişi önce sağlam bir İslam inancına sahip olması gerekir. Bu inanca sahip olduktan sonra, kendisini İslami ilimler konusunda yetiştirmesi gerekir. İslami ilimler içinde evreni tanımak da vardır. Bu sebeple Allah'ın varlığını ve İslam dininin temellerini inkar etmeyen müsbet bilimler de bu kapsamın içindedir. Ancak Allah'ı ve onun dinini inkar eden bilim anlayışları Müslümanlar için faydasızdır. Bunlar bizim ilim adı altında anladığımız hususlar dışındadır. Sağlam bir iman ve yeterli bir ilim bilgisine sahip olan kişiler artık tasavvufu öğrenmek ve uygulamak için kâmil bir mürşid arayışına başlayabilirler. Eğer kâmil bir mürşid yönetiminde seyr-i sülûklerini tamamlarlarsa gerçek bir tasavvuf ehli, gerçek bir sufi olurlar. Bu sonuç insanı mükemmelleştirir. İnsan böylece kemâle erer ve Allah Teâlâ'nın rızasına kavuşmuş olur. Bu ise bütün dünya ve ahiretteki nimetlerden daha üstündür.

“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona büyük bir hayır verilmiş demektir. İşte bunu ancak üstün akıl sahibi olan kimseler anlar.” (Bakara, 2/269)

Web sitemizde yayınladığımız Tasavvuf Sohbetlerinin bir kısmını “Tasavvuf Sohbetleri, Bölüm 1” adıyla e-kitap olarak yayınlıyoruz. Bundan sonraki diğer bölümleri de yayınlamaya çalışacağız. Başarı Allah'tandır.

İçindekiler: Önsöz,  Özgeçmiş, Tasavvufla İlgili Güzel Sözler, Hayat ve Ölüm,  Ruh Nedir?, Nefs Nedir?, Kalbin Hikmeti ve Sırları,  Akıl Cevheri,  Sevgi ve Muhabbet,  Besmelenin Sırları, Fatiha'nın Sırları, Tecellilerin Hakikati,  Allah Teâlâ'nın Zat ve Sıfatlarının Tecellileri, Esmâ-i Hüsna,  Nur Tecellileri,  İnsanın Halife Olmasının Hikmeti, Arif Kimdir?, İnsanın Kendisini Bilmesi,  Marifetullah ve Muhabbetullah, Kaynaklar

( Yayınlama Tarihi : 10.09.2022  -  E-kitabın tamamını okumak için tıklayınız )

MÜSLÜMAN  KARDEŞLER  (İhvân-ı Müslimin)

Müslüman Kardeşler hareketi Mısır'da ortaya çıkan bir İslami bilinçlenme ve yapılanma akımıdır. Bu hareketin önderi Hasan el-Benna'dır. El-Benna  görüşlerini çeşitli risalelerinde anlatmıştır. Bu risalelerde El-Benna’nın siyasi düşüncesinin iki esas üzerine bina edildiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki, İslam vatanını her çeşit yabancı işgal ve hakimiyetten kurtarmak ve tam anlamıyla özgürlüğüne kavuşmaktır. İkincisi ise özgürlüğünü elde etmiş, her türlü yabancı nüfusundan kurtulmuş İslam ülkesinde İslam'ı tebliğ etmek ve yayılımını sağlamak amacıyla bir İslam Devleti kurmaktır. Allah'ın Müslümanlar için bir nizam olarak İslam'ı seçtiğini belirten Benna, din ve devlet ayrımı söylemlerini yanlış bulmuştur. İslam bir nizam olarak yeterlidir ve insanları gerçek mutluluk ve toplumsal huzura götürecek tek sistemdir.

El-Benna’ya göre ülkeyi işgal eden İngilizler Müslümanların ahlak ve edebini bozuyorlardı. İngilizlerin, batının seküler hayatlarından yerel halk da etkilenmekte, bunun sonunda halk gerçek İslam'dan uzaklaşmaktaydı. Bu durum Benna ve arkadaşlarını tedirgin ediyordu. Çünkü ülkede İslam yozlaşıyor ve Müslümanlar dini terk ediyordu. Bu gidişatı durdurmak için Benna altı arkadaşı ile birlikte Müslüman Kardeşler teşkilatını kurdu. Bu teşkilatın amacı ülkede gerçek İslam'ın yeniden tesis edilmesi ve İslamı dejenere eden faktörlerin engellenmesiydi. Müslüman Kardeşler 1928-1932 yıllarında sadece İsmailiye'de varlık göstermiştir. 1932'den sonra teşkilatın merkezi Kahire’ye taşındı. Benna öğretmenlik görevini Kahire'de devam etmiş ve burada teşkilatın faaliyetlerini yönetmiştir.

El-Benna  görüşlerini çeşitli risalelerinde anlatmıştır. Bu risalelerde El-Benna’nın siyasi düşüncesinin iki esas üzerine bina edildiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki, İslam vatanını her çeşit yabancı işgal ve hakimiyetten kurtarmak ve tam anlamıyla özgürlüğüne kavuşmaktır. İkincisi ise özgürlüğünü elde etmiş, her türlü yabancı nüfusundan kurtulmuş İslam ülkesinde İslam'ı tebliğ etmek ve yayılımını sağlamak amacıyla bir İslam Devleti kurmaktır. Allah'ın Müslümanlar için bir nizam olarak İslam'ı seçtiğini belirten Benna, din ve devlet ayrımı söylemlerini yanlış bulmuştur. İslam bir nizam olarak yeterlidir ve insanları gerçek mutluluk ve toplumsal huzura götürecek tek sistemdir.

Müslüman kardeşlerin fiili olarak oluşturulmasına 1935 yıllarında yapılan üçüncü genel kurulda kararlaştırılmıştır. Bu oluşum, yani teşkilatın çalışma ve idari yapısı bir kuruluş yasası ve bunu açıklayan bir iç tüzük ile düzenlenmiştir. Teşkilatın idari organları şunlardır: Genel Başkan (El-Mürşidü’l-âm); Genel İrşad Bürosu (Mektebü’l-irşâdi’l-âm), Bu büro en yüksek idari makamdır. Teşkilatın icraatını, siyasetini ve idaresini yönlendirir; Kurucu Heyet (El-Hey’etü’l-te’sisiyye), Bu heyet genel şûra meclisini oluşturur ve aynı zamanda İrşad Bürosunun genel meclisi görevini görür.

Müslüman Kardeşler teşkilatının siyasi faaliyetlere başlaması 1938'den itibaren olmuştur. Hasan El-Benna bunun gerekli olduğunu “Hatıralarım” adlı kitabında şöyle açıklamaktadır: ”İslam salt fert ile Tanrı arasındaki ilişkilerin düzenleyen kurallardan ibaret değildir. İslam’ın aynı zamanda sosyal ve siyasal boyutu da vardır. Namaz kılmak kadar cihat ve adalet sağlamak da önemli bir görevdir.”

Müslüman Kardeşler Filistin meselesi ile yakından ilgilendiler. Siyasi tehlikeyi halkına anlattılar. 15 Mayıs 1948'de İsrail devletinin kurulması ile başlayan Arap-İsrail savaşına teşkilat mensupları fiilen görev aldılar. Bu davranışları batılı ülkeleri korkuttu. Batılı ülkeler Mısır hükümetine baskı yaparak Müslüman Kardeşler teşkilatının dağıtılmasını istediler. Mısır hükümeti batılı emperyalistlerin bu isteklerine uyarak Müslüman Kardeşler teşkilatının, devlete karşı ayaklanma hazırlığı içinde olduklarını bahane ederek, dağıtılmasına karar verdi ve bütün mallarına el koydu. 8 Aralık 1948 bu karara teşkilat sert bir tepki verdi. Teşkilatın dağıtılmasından 20 gün sonra Başbakan Nutrâşî Paşa teşkilat mensubu biri tarafından öldürüldü. Bunun bir intikamı olarak, 12 Şubat 1949'da Hasan El-Benna hükümetin düzenlediği bir suikastle şehit edildi. Daha sonra İhvan-ı Müslimin çok acımasız baskı ve işkenceye maruz kaldı. Altı ay içerisinde 4000 üyesi tutuklandı.

1990 yıllarında İhvan-ı Müslimin teşkilatı batılı emperyalistlerin ve onların işbirlikçisi olan rejimi endişelendirici seviyeye ulaştı. Bu nedenle 1995'te teröristlerle bağlantıları var diye teşkilatın liderleri tutuklandı ve büroları kapatıldı. 1995 seçimlerine katılmaları engellendi. Bütün bunlar Müslüman Kardeşler teşkilatını zayıflatmadı, bilakis güçlendirdi. 2005 yılı parlamenter seçimlerinde Müslüman Kardeşler yasaklı olmasına rağmen, bağımsız aday olarak seçime girdiler ve 88 sandalye kazandılar. Böylece Müslüman Kardeşler resmi olan ilk İslamcı Mısır muhalefeti haline geldi. 2011'de Müslüman Kardeşlerin siyasi parti organı olan Hürriyet ve Adalet Partisi kuruldu. Mısır'ın ilk demokratik seçimi olan Mayıs 2012 seçimlerinde bu parti en güçlü durumdaydı. Müslüman kardeşlerin adayı Mursî idi. Müslüman Kardeşler %51,73 oy oranı ile seçimlerin galibi olmuştu. Mursi iktidarları döneminde demokratik ilkeleri tatbik edileceğini, Kadın haklarına duyarlı olacağına, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne önem vereceğini, serbest piyasa ekonomisine özen göstereceklerini beyan etmişti. Ancak bu hususlar batılı emperyalistlerin ve onun işbirlikçilerin rahatsız ettiği için Mursi'ye karşı cephe alınmıştı. Mursi yönetimindeki iktidar zamanında, batılı emperyalistler ve içerideki işbirlikçileri ile batı yanlısı Körfez ülkeleri Mursi'nin çalışmaması için elinden gelenleri yapmıştır. Sonunda Mısır ekonomik ve sosyal olarak çalkantılar içine girmiştir. Bunun üzerine bir askeri darbe ile Mursi devrilmiş ve onun yerine General Sisi iktidara gelmiştir. Mursi ve arkadaşları tutuklanmış ve mahkemelerde süründürülmüştür. Bu mahkemeler esnasında Mursi'nin sağlığı bozulmuş ve bir celsede kalp krizi geçirerek şehit olmuştur.

( Yayınlama Tarihi : 04.09.2022  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

BATININ  İSLAMCILIK  ANLAYIŞI

Batılılar, İslamcılık teriminin kapsamından bütün taahhütlerini çıkarıp sadece şiddet içerenleri dahil etmekle İslam'a karşı yanlış ve haksız olan bir davranış içine girmişlerdir. Onlara göre sanki, İslam'ın doktrinleri özellikle ve doğası gereği ölümcülmüş gibi. Böyle dar bir nitelendirme hem anlamsız hem de geleceği olmayan bir şeydir. Çünkü İslami gündemleri seçimlerle gerçekleştirmeye çalışan Müslüman siyasi partilerini barışçıl biçimde destekleyen milyonlarca Müslüman bulunmaktadır. Bugün İslamcılık teriminin güncel kullanımının altında yatan varsayım, belli Müslümanların şiddet yanlısı davranışlarının batılı hedeflere yönelik olduğudur.

Batılı emperyalistler hedeflerini engelleyecek tek faktörün gerçek İslam olduğunu biliyorlar. Bu nedenle İslam’ı dejenere etmek için birçok kuruluşlar oluşturmuşlar ve bunlara finansal kaynaklar aktarıyorlar. Bu bağlamda gizli CIA operasyonları ve açık bir şekilde fonlanan medya ve düşünce kuruluşları projeleri ile siyasi mücadele kampanyalarına anormal yatırım yapmaktadırlar. Bu yatırımların amacı İslam'da reform çalışmalarını, Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalogları geliştirmektir. Böylece gerçek İslam ortadan kaldırılacak veya Müslümanlar gerçek İslam'dan uzaklaştırılacaktır.

Batının bu propagandaları sonunda İslamcılık batılı insan hayalinde ve söyleminde şu anlama bürünmüştür: İslamcılık, batıya karşı katı bir karşıtlığı, muhafazakar ve patriyalkal toplumsal yönelimleri, gayrimüslimlere karşı tahammülsüzlüğü ve belki de dışarıdan birisi için en korkutucu olarak da İslam hukukunu yani şeriatı tesis etmeye yönelik siyasi hırsları çağrıştırmaktadır.

ABD başkanı George Bush terörle savaş konusunu Haçlı Seferi diye adlandırmıştır. Tarihteki Haçlı Seferlerini hatırlarsak, bu Haçlı Seferleri aslında dini olmaktan çok ekonomik nedenlerle yapılmaktadır. Çünkü doğunun zenginliği ve gelişmesi batıyı korkutuyordu. Bush’un Haçlı seferi de İslam'a karşı olan korkunun bir sonucudur. Bu nedenle oluşturdukları ve finanse ettikleri dünya çapındaki terör örgütleriyle, İslam'ın şiddet ve terör diye algılanmasına çalışılmaktadır. Suriye ve Irak'taki İŞİD militanlarının altındaki binlerce son model Toyota araçları kimler temin etti? Bu araçları İŞİD militanlarının elde etmesine imkan yoktur. Madem İŞİD gibi terör grupları düşmanınız, neden onlara bu araçları ve üzerindeki silahları verdiniz? PKK terör örgütüne geçen yıllarda binlerce tır silah veren ABD değil miydi? Mademki teröre karşılar, neden bu silahlarla bir terör ordusu kurdular? ABD’nin bu konudaki ikiyüzlülüğü artık bütün dünya kamuoyu tarafından bilinmektedir.

Bütün terör örgütlerini oluşturan ve destekleyen batılı emperyalist güçlerdir. Çünkü bu güçlerle elde etmek istediklerini kolayca ele geçirebilmişlerdir. Dünya kamuoyuna da İslamcılık diye Müslümanları hedef göstermişlerdir. İslamcılık üzerine yürütülen tartışma temelde amaçlarını ulaşmak üzere şiddete başvuran güncel İslami hareketleri tarif etmek için teknik anlamda en iyi terimi bulmaya çalışan batılı oryantalistlerin arasında dönen tartışmalara dayanmaktadır. Amaçları kendi kültürlerinin dilini kullanarak başka bir kültürdeki sorunları açıklayabilecek uygun ifadeler bulmaktır.

Bazı oryantalistler İslami terör ya da İslami şiddetten bahsederek İslamcılık hakkında yazarken, onu terör ya da şiddetle bağdaştırıyor; bazıları da tarafsız davranıp şiddet ve terör fenomenlerinin yalnızca İslam'da değil her kültürde bulunduğunu farkına vararak konuşuyorlar. Yine de ideolojik arka plan bir imparatorluk ve halifelik arzusu olarak İslami yayma güdüsüne verilen oryantalist referanslar gibi istemsizce kendini belli ediyor. Peki ya Ortadoğu ve Irak'ta yayılan Amerikan etkisi ve şiddetine ne demeli? Bu durumda Başkan Bush'un Usame bin Ladin'den bir farkı kalır mı?

Oryantalizm sömürgeciliği destekledi fakat başlangıçta geniş bir propaganda çeşitliliği telaffuz etmedi. Çünkü bu söylem mahdut bir elit kitleye aitti. Neo- kolonyalist yayılma sonradan kitlesel ve radikal bir sözlü silah geliştirdi: kitle iletişim araçları. Yönlendirilmiş kamuoyu ve seçim tabanı her yöne çekilebilir ve etkilenebilir hale geldi. Kamuoyu araştırmaları insanların nabzını ölçmek üzere iş başındaydı.

İslamcılık teriminin doğru bir şekilde anlaşılması ve bunun üzerine tartışmak ancak klişelerin ötesine geçmekle mümkündür. Bu terim İslam ile batı arasında bir medeniyet çatışması var saymak yerine, temelinde ekonomik eşitsizliklerin yattığı kuzey-güney ayrımı ile ilişkilendirilmelidir.

Batılılar şiddet, terör ve katliamın en büyüklerini yapmalarına rağmen, İslam’ı karalamak ve yok etmek için Müslümanları terörist ve şiddet yanlısı ilan ediyorlar. Bu haksızlığın sebepleri açıktır. Kendi emperyalist hareketlerini meşrulaştırmak için dünya kamuoyunu aldatmaya çalışmaktadırlar. Fakat bu amaçları uzun vadede sonuçsuz kalacaktır. Tıpkı orta çağdaki asırlarca süren Haçlı seferlerin başarısız olduğu gibi. Müslümanlar her Haçlı seferinden sonra daha güçlü olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu sefer de aynı şey olacaktır. İslam kırk yıl içinde bütün bu saldırıları yenecek ve tekrar dünyada adalet tesis edilecektir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 48/28)

“Ümmetimden bir taife, Allah'ın emri gelinceye kadar (yani kıyamet kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır.” (Hadis)

( Yayınlama Tarihi : 27.08.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

İSLAMCILIK  NEDİR?

İslamcılık, geleneksel İslami teolojik söylemden türetilen bir kavram değildir. Kur'an'dan, hadislerden ya da sahabe sözlerinden de alınmamıştır. Aynı şekilde ortaçağın büyük kelamcılarının hiçbirinin dağarcığında da bulunmaz. Aslında  Arapçada kullanılan İslamiyya kavramına, Siyasi İslam hakkında yazı  yazan aydınlar tarafından İslamcılık anlamı kazandırılmıştır. Klasik ve modern anlamıyla İslamiyya, İslam’la ilişkili olana ya da Müslüman olma haline işaret eder. İslamcılık kelimesi özellikle batılı oryantalistlerin kullandığı bir terimdir. 1970'lerden sonra Müslümanlar da aynı terimi kullanmaya başlamışlardır. Bu terimin yerine daha önce İslamiyya, Vahdet-i İslam (İslam Birliği), Siyasal İslam gibi terimler kullanılmıştır.

İslamcılık kavramı çok yaygın bir şekilde kullanılmasına rağmen ortak bir tanımı bulunmayan bir kavramdır. Genel olarak İslamcılık kavramı Osmanlı devletinin çöküş döneminde aydınların savundukları kurtuluş yöntemlerinden birini tanımlar. 1850-1920 yılları arasında Osmanlı'da hakim olan ideolojiler İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık olarak ortaya çıkmıştır. Bu ideolojiler arasında en tesirli ve kuvvetli olan İslamcılıktır.

İslamcılık, Müslümanların içinde bulundukları zor şartlardan çıkış yolunun İslam’ın esaslarından alınması gerektiğini öngören bir siyasi, sosyal ve kültürel fikir hareketlerinin adıdır. Aynı dönemde Panislamizm (İttihad-ı İslam, İslam Birliği) fikri de ortaya atılmıştır. İslam Birliği bütün Müslümanların üzerinde anlaştıkları bir politikadır. Bazı kaynaklar İslamcılık tanımı olarak İslam Birliği kavramını kullanmıştır.

İslamcılık akımının II. Meşrutiyet ile doğduğu genel olarak kabul edilmekle birlikte, bu akımın öncüllerinin Yeni Osmanlılara kadar geri getirilebileceği ileri sürülmüştür. İslamcılık akımları 19. asrın sonunda ve 20. asrın başında diğer Müslüman ülkelerde de ortaya çıkmıştır. Bu ülkelerdeki akımların birbirlerini tetikledikleri düşünülebilir. Çünkü 1850'den sonra İslam alemi batıya karşı bir çözülme ve gerileme sürecine girmiştir. Bu süreçte birçok kişi fikir ileri sürmüşlerdir. Bunlar arasında Türkiye'de Sait Halim Paşa, Mehmet Akif, Filibeli Ahmet Hilmi, Mehmet Ali Ayni, Muhammed Hamdi Yazır, Ahmet Naim, Said Nursi gibi isimleri zikredebiliriz. İran'dan Cemalettin Afgani, Mısır'da Muhammed Abduh, Hindistan'da Seyyid Ahmet Han, Seyit Emin Ali zikredilebilir. İslamcılar arasında tam bir fikir birliğinin bulunduğu söylenemez. Hatta Afgani ve öğrencisi Abduh için bazı şüpheler olduğu ve bu kişilerin aslında Mason localarına bağlı olarak İslam'ın temellerini saptırmaya çalıştıkları söylenmiştir.

İslamcılık akımının batı karşısında duyulan kompleksten kaynaklandığı ve adeta batıya karşı özür beyan etme gayreti içerisinde bulunduğu yönünde kimi tepkiler olsa da, doğrusu İslamcılık akımı bir kompleksten kaynaklanmamış, aksine kendine ve İslam'a duyulan güvenden kaynaklanmıştır. Çünkü yukarıda adını saydığımız kişiler, hem İslami ilimlere vakıf idiler hem de geri kalmanın nedenlerini dinden değil, dinin yanlış anlama ve uygulanmasından kaynaklandığını düşünmüşlerdir.

Panislamizm veya İttihad-ı İslam fikri, bütün Müslümanların tek bir siyasi oluşum içinde bir araya gelmesini savunan bir görüş olup, II. Abdülhamid’in bunu bir devlet politikası olarak kabul etmesi ile revaç bulmuştur. Buna göre Sultan Abdülhamid, İslamlık ideolojisini bir devlet politikası haline sokan kişidir. Sultan Abdülhamid İttihad-ı İslam politikası ile İslam toplumları üzerinde halifelik makamının etkisini güçlendirmek ve bunu batı karşısında koz olarak kullanmak istemiştir. Bu politika önemli bir oranda meyve vermiştir. Bilhassa Avrupa emperyalizminin sömürge idaresinden bunalan 100 milyonlarca Müslümanın kabesi İstanbul ve padişahtır. Yıldıza binlerce bağlılık telgrafı yağmıştır.

İngiliz hükümetinin Lozan Antlaşması'nı kabul etmek için neden Halifeliğin kaldırılmasını şart koştuğu açıklığa kavuşmuştur.  Çünkü onlar için Müslümanların halifelik makamı İslam'ın birliğini temsil ediyordu. İslam birliği de batılıların korkulu rüyasıydı. Lozan anlaşmasından sonra İngiltere, Ankara hükümetinin halifeliği kaldırmasını ve son halife Abdülmecid Efendi’nin ülkeden çıkarılmasını bekledi. 3 Mart 1924 de halifeliğin kaldırılması ve son halifenin ülkeden çıkarılmasına çok memnun olan İngilizler, bir hafta sonra Lozan anlaşmasını meclislerinde onaylayarak büyük bir zafer elde ettiklerini açıkladılar.

Batıyı son derece sevindiren halifeliğin kaldırılmasını, maalesef bizim Cumhuriyet aydınlarımız sevinçle karşılaşmışlardır. Böylece İslam’ı ülkemizden sileceklerini düşünmüşler ve kendilerinin batı medeniyetine katıldıklarına inanmışlardır. Ancak ümit ettikleri gerçekleşmemiştir. Çünkü İslam dininin bir sahibi vardır. İslam dinin sahibi olan Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ı Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız.” (Hicr, 15/9)

Batının zaferi daima Müslümanlar için hüsran, Müslümanların zaferi ise batı için hüsran olmuştur. Bu gerçeği görmemek gerçekten büyük bir gaflettir. Sultan Abdülhamid'in halifelik hakkındaki ileriyi görmesini bugünkü sonuçlar teyit etmektedir. Çünkü halifeliğin birleştirici unsuru ortadan kalkınca, Müslüman ülkelerin birliği dağılmıştır. Her biri, kısmen veya tamamen batının boyunduruğu altına girmiştir. Ülkeler şeklen kendilerini idare ediyorlarmış gibi gözükseler de, arka planda daima batılı emperyalistlerin emirleriyle yönetilmişlerdir. Bu da onların bugünkü güçsüz ve geri kalmış durumlarını ortaya çıkarmıştır.

( Yayınlama Tarihi : 21.08.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

SUFİLERİN  NAMAZ  HAKKINDAKİ  GÖRÜŞLERİ

İbadet ve namaz, Asr-ı Saadet’ten itibaren Müslümanların hayatlarında önemli bir yer tutmaktadır. Namaza verilen önem Dört Halife Devri’nden itibaren bütün sufiler ve tarikat ehilleri arasında devam etmiştir. Çünkü namaz onlar tarafından dinin gıdası, manevi hastalıkların ilacı ve insanın ruhunu melekleştiren bir araç olarak kabul edilmiştir. Sufiler de namaza dört elle sarılmışlar ve bu konuda Selef-i Salihin’e riayet etmişlerdir. Çünkü onlara göre namaz ibadetin en somut ve câmî şeklidir.

Ebû Talib el-Mekkî (ö. 386/996), Kûtu’l-Kulûb adlı kitabında namaz ile ilgili şunları söylemektedir: Namaza Salat denmesinin nedeni namazın kul ile Cenab-ı Hak arasında bir sıla olmasından dolayıdır. Namaz Allah'ın kulu ile muvaselesi yani kuluyla iletişimidir. İlk tekbirle masivayı arkasına atan kul kıyam edip Rabbi’nin huzurunda el bağlar. Sufiler bu kıyamın lezzetinden dolayı ağırlık ve yorgunluk hissetmezler.

İmam Gazzâlî (ö. 505/1111),  İhyâ-u Ulumi’d-din adlı kitabında namaz konusunda şunları söylemektedir: Namazdaki rükûdan maksat Cenab-ı Hakk’ı tazimdir. Kişinin bu fiili gaflet içinde gerçekleştirmesi onu maksada ulaştıracak olsaydı, kişinin bir put için gaflet içinde tazimde bulunması caiz olurdu. Gazzâlî'ye göre teşehhütte tahiyyattan sonra bir vefa borcu olarak kul Allah Resulüne salât-ü selam'da bulunur ve Rabb'inin huzurunda vaktinin son anını dua ile taçlandırır. Kul namazın sonunda meleklere ve etrafındakilere selam verir. Ayrıca bu ibadeti Allah Teâlâ'nın tevfikiyle yerine getirdiğinin şuurunda olur. Ona göre kişi namazını sanki veda namazıymış gibi eda etmelidir ve selamdan sonra belki bir sonraki namaza ömrünün yetişemeyebileceğini unutmamalıdır.

Şihabuddin Sühreverdî (ö. 587/1191), Avârifü’l-Maârif  adlı kitabında namaz için şunları söylemektedir: Namaz Cenab-ı Hak ile sıla için bir vesiledir. Çünkü namazda miracın sırrı vardır. Cenab-ı Hakk'ın tecelli ettiği her şey, Allah'a karşı boyun eğip itaat eder. Bu nedenle kim namazda Allah'a olan bağlılığının hakkını verirse onda tecelli parıltıları usule gelir ve huşûya nail olur. Sühreverdî’ye göre kişi namazda kıraat ederken, dilinin söylediği şeylere kalbi de muvafakat etmezse, lisan-ı hissiyatına tercüman olamaz. Böyle biri ihtiyacını Allah Teâlâ'ya duyurma çabasında değildir. Ona göre Havassın namazdaki en düşük mertebesi tilavet esnasında lisan ve kalbin cem’idir.

İbn Arabî Hazretleri (ö. 638/1240) Fütûhât-ı Mekkiyye adlı kitabında namaz hakkında şunları ifade etmektedir: Namazın bâtını ve ruhu Hak ile karşılıklı konuşmaktır. Bunun için kul kendisini Rabbi ile konuşmaktan alıkoyan her şeyden kalbini temizlemesi gerekir. Hak ile konuşma esnasında böyle bir temizliğe sahip değilse, Hakk'a münacat etmemiş ve saygısız davranmış olur. Öyle bir insan kovulmayı hak eder. Kula emredilen namazında hatta bütün hareket ve duruşlarında Allah'tan başkasını görmeyecek şekilde kalbi ile Rabbine yönelmesidir. Kişinin kalbiyle Hakk’ın zatına yönelmesi imkansızdır. Akıllı kişinin Allah'ı hakikati bakımından bilmesi imkansızdır. Akıllı kişi Allah'ı ancak selbi (olumsuzlama) olarak bilebilir. Bu insanın “namazda kıbleye göz ile değil yön ile dönmesi gerekli” oluşu demektir. Ayakta durmak yazılı harflerden Elif'e benzer. Elif harflerin aslıdır. Tüm harfler göğüsten iki dudağa kadarki mahreçlerde kesilmesi ile Elif'ten ortaya çıktı. Öyleyse Elif harflerin varlıklarını kendinde toplayan şey, harflerin varlıkları ise onların kalpten - ki gayb alemidir-  şehadet alemine çıkış ve yolculuklarındaki mertebe ve menzilleridir. Ayakta durmak rükû, secde ve oturmak gibi namazın bütün unsurlarını kendinde toplayan bir harekettir.

Necmeddin-î Dâye Hazretleri (ö. 654/1256), Tasavvuf Yolu (Mirsâdü’l-İbâd) adlı kitabında namaz ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir: Tekbir alındığında bu namaz hareketiyle insana şu hakikat işaret edilir: Dünyevi bütün istek ve arzularını her iki elinle arkada bırak, yani dünya ve ahireti nazar-ı himmetinden uzaklaştır. Hayvani ve behimi alemde tekbir alarak Allahu Ekber (Allah en büyüktür) de. Yani Allah'tan başka hiçbir büyük tanıma. Nefsin ve hevanın sana büyük gösterdiği her şeyi yok et ve büyüklüğü sadece Allah'a has kıl.

Hazreti Mevlânâ (ö. 672/1273) için namaz en önemli ibadettir. Çünkü namaz sevgiliyle vuslattır. Sevgiliyle vuslata erebilmek için namaza durmayı tavsiye eder. Sevgi iddiasında bulunanların namaz vakti geldiği zaman yerlerinden kalkmamaları samimiyetsizlik olduğunu söyler. Hazreti Mevlânâ Mesnevi’sinde ruhun ve secdenin varlık halkasının Hüda’nın kapısına vurmak olduğunu söyler. Ona göre kişinin ruhu ve secde ile o kapının halkasını döverse, elbette ona devlet baş gösterir, yani rızayı ilahiye nail olur. Hz. Mevlânâ, Fîhî Mâ Fîh  adlı kitabında şöyle ifade ediyor: Gerçek namaz bâtında olur. Meâric suresinin 25. ayetinde zikredilen “namazlarda daim olanlar” ifadesindeki namaz ruhun namazıdır. Çünkü namazın görünüşü geçicidir, daim olmaz. Daimi namaz ancak ruhun güç geçirebileceği bir şeydir. Namazdaki rükû ve secde ruhun rükû ve secdesinin zahir kılınmasıdır. Mananın surete bağlanması vardır. İkisi beraber olmadıkça fayda vermez.

Hz. Mevlânâ'nın oğlu olan Veli Sultan Veled (ö.712/1312) yazdığı İbtidânâme ve Maârif adlı kitaplarında namaz hakkında önemli tespitlerde bulunmuştur. Ona göre insanın varlığındaki amaç Rabbine kulluk etmesidir (Zâriyat, 51/56). İnsan kullukta bulunmazsa ömrü boş yere geçer. Dünyada ibadet etmeyen kişi cehennemde ibadetle ve tövbe ile uğraştırılır. Ona göre ehl-i hak içinde bulunduğu her halde ibadette gibidir. Çünkü o her ne yaparsa kendisi için değil Hak için yapar. Ona göre ibadet meleklerin sıfatıdır. İbadet eden insan suretinde bir melektir. Akıllı insan, insan suretinde bir melek, kötü nefsi ise insan suretinde bir şeytandır.

( Yayınlama Tarihi : 07.08.2022  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız )

ALLAH’IN  KELİMELERİ  DEĞİŞTİRİLEMEZ

Kainattaki bütün olgular, fizik kuralları ve onların işleyişindeki incelikler ve düzenlerin hepsi Allah Teâlâ'nın kelimeleridir. Allah'ın bütün kelimeleri ayrı bir hüküm ifade eder ve bu kelimelerin hükümlerini kimse değiştiremez. Eğer cisimler evrende birbirlerini kütle çekim kanununa göre çekiyorlarsa bu Allah'ın bir kelimesidir. O’nun bir hükmüdür. Bu hükümleri insanların veya başka bir gücün değiştirmesi mümkün değildir.

Kütlelerin çekim kanunu Allah'ın dilediği şekilde hükmetmesinin bir sonucudur. İnsanlar sadece, mevcut olan bu hükmün işleyişi hakkında az çok bir bilgiye sahiptir. Bu bilgiler akıl ve duyular ile elde edilir. Ancak bu hüküm kelimenin sırlarının büyük bir kısmı bugün insanlar tarafından hala bilinmemektedir. Örneğin kara deliklerdeki büyük bir çekim kuvvetinin olmasının mahiyeti ve sebebi bilinmemektedir.

Evrende buna benzer sayısız olgular, fiziksel yasalar mevcuttur. Bütün bunlar Allah'ın kelimeleri olup Allah'ın irade ettiği hükümlerdir. Örneğin Korona virüsü Allah'ın bir kelimesidir. O’nun emriyle ortaya çıkmış olan Korona virüsü, etkisini bütün dünyada göstermiştir. Bu virüsün insanları hasta etmesi, öldürmesi de Allah'ın bir hükmüdür. Bu hükümle her şey yerine oturmuştur. Bu hükmün de değişmesi mümkün değildir. İnsanlar aldıkları maske, aşı gibi sınırlı tedbirlerle, bu virüse karşı mücadele etmektedirler. Bu mücadele de zaten Allah'ın kullarından istediği bir şeydir. Çünkü her şeyin Allah’tan olduğuna iman etmek ve sağlıklı kalmak için mücadele etmek insana sevap kazandıran eylemlerdir. İnsanın dünya hayatındaki amacı yeterli sevabı dünyadayken ahiret için toplamaktır. Aslında bu mücadeledeki fiziksel sonuçlar da Allah'ın bu konudaki kelimelerinin sonuçlarıdır. Bunlar da Allah'ın takdiriyle olmaktadır. Virüsün ortadan kaybolması da Allah'ın bir hükmüdür. Ne zaman ve nasıl olacağını da kimse belirleyecek durumda değildir. İnsanlar bu olaydaki gerçekleri görerek Allah'ın nelere kadir olduğunu düşünmeli ve Allah'a sığınmalıdır. Bunun için O’nun kabul ettiği tek din olan İslam'a girmelidir. Dünya ve ahiret kurtuluşu ancak bundadır.

İnsan dünyada imtihandadır. Evrendeki bütün canlıların dünyada görevleri vardır. Bu görevler onlara bir sorumluluk da yükler. Bu canlılar Allah tarafından verilen görevlerini hakkıyla yapıp yapmadıkları konusunda yarın ahirette sorguya çekileceklerdir. Hatta Korona virüsü de kendisine verilen görevi yapıp yapmadığı konusunda sorumludur. Korona virüsü de bu imtihandan geçmiş olmayı ümit etmektedir.

İnsan aklının kavramakta ve algılamakta zorluk çektiği bu hususlar Allah'ın kelimeleri olarak hüküm sürmektedir. Hakikat yalnız bizim beş duyu ile algıladığımız şeyler değildir. Bunların dışında Allah'ın ilminden biraz nasibi olanlar, Allah'ın kelimelerinin hükümleri konusunda az da olsa, bir bilgiye sahip olabilmektedir. Bu bilgiler insanın imanını ve hayretini arttırmaktadır. İşte gerçek İslam budur. Bu da ancak Sırlar ilmi yani tasavvuf yoluyla öğrenilebilir. Bu ilim Allah'ın Gönül Bahçesidir. Allah dilediği kuluna, az bir miktarda buradan bilgilendirdiği bilinmektedir. “O bütün gaybi bilendir. Sırlarını, gayb hakkındaki bilgisini hiç kimseye göstermez. Sadece kendilerinden razı olduğu elçilere gösterir.” (Cin, 72/26,27)Böylece kul gerçeği görerek ve bilerek Rabbine iman ve ibadet eder. İşte gerçek kurtuluş budur.

Bazı ilahiyatçılar Allah'ın kelimelerinin değiştirilebileceğini inanmaktadırlar. Onlara göre ilahi yasalar maslahatı ve olguları gözetmektedir. Şeriatlar zaman içinde değişebilmelidir. Allah'ın hadleri içerikleri değil maksatlarını korumayı hedeflemektedir. Bu nedenle onlar İslam dininin temel referans kaynaklarının bu tür bir bakış açısıyla yeniden değerlendirilmesinin gerektiğini savunmaktadırlar. İslam'ın özünün temel değerlerinin ve ilkelerinin bu tür bir yaklaşıma izin verdiğini ileri sürmektedirler. Onlara göre, aklımızı kullanarak ayetlerdeki anlamları kendi menfaatimize göre yorumlayabiliriz.  Bu düşünceye sahip ilahiyatçılar İslam'ı kendi akıllarıyla yeniden yorumlamayı hedeflemektedirler. Bu çaba asırlarca din reformistleri tarafından ortaya konulmuştur. Ancak bu ortaya konuluşların tamamen saf bir entelektüel düşünce olduğundan şüphe ediyoruz. Çünkü bu türlü reformist hareketlerin arkasında İslam dışı güçlerin yönlendirmeleri görülmektedir. Hatta bu kişilerin bazılarının Mason localarına kayıtlı oldukları bilinmektedir.  

İslam dini maslahatı ve toplum çıkarlarını daima göz önünde bulundurduğu bir gerçektir. Peygamberimiz ve dört halife dönemindeki uygulamalar da bunu göstermektedir. Ancak bugünkü ilahiyatçıların teklifleri toplumun çıkarlarını düşünmekten çok İslam'ın genel imajını bozmayı yönelik olduğu görülmektedir. Örneğin Peygamber'i İslam'ın dışında değerlendirmek, artık bir peygambere gerek kalmadığını ifade etmek, cennet ve cehennemin hayali şeyler olduğunu ifade etmek, Peygamberimizin mucizelerini inkar etmek, Allah'ın insanların ibadete ihtiyacı olmadığını söylemek, asıl amacın Allah'ı sevmek olduğunu söylemek, Hazreti İsa'nın da bizim Peygamberimiz olduğunu söylemek, şefaatin, mevlüt okutmanın, türbe ziyaret etmenin, tasavvuf ehli olmanın şirk olduğunu ileri sürmek gibi birçok gerçek dışı iddialar yukarıdaki düşünce şekillerinden çıkarılmıştır.

Dinde reformistler, vehhabiler, yeni selefiler gibi grupların amaçlarının ne olduğu bizim için artık tamamen bilinmektedir. Bunlarla ilgili birçok araştırma ve kitaplar yayınlanmıştır. Bu akımların nereden finansal olarak desteklendiği de her yerde yazılmaktadır (Bkz. Yeni Selefilik). Böyle bir ortamda Müslümanların ve ilahiyatçıların görevi, dinlerine sahip çıkmaları ve onu her türlü iftira ve karalamalardan korumalarıdır. Bunu temin etmek için ehl-i sünnet ve’l-cemaat görüşünü muhafaza ederek dinini yaşamaya çalışmalıdır. Dünya ve ahiret kurtuluşu ancak bu şekilde mümkün olur.

( Yayınlama Tarihi : 31.07.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

İSLAM  VE  RADİKALİZM

İslam radikalizmi, günümüzde yaygın bir akım olarak dünya gündeminde bulunmaktadır. Çağımızın egemen güçleri bu kavramı, kendi egemenliklerine yönelik bir tehdit olarak tanımlamışlardır. Ancak İslami radikalizm incelendiğinde, bu tehdit algısının yapay olduğu kolaylıkla anlaşılır. Çünkü bu radikal hareketleri aslında küresel güçlerin kendi elleriyle yönlendirdikleri tespit edilmiştir. Bu hareketlerin küreselleştirici güçlerin kendi siyasi ve ekonomik küresel hakimiyetlerini gerçekleştirmek için kullandıkları bir araç olduğu bilinmektedir.

İslami radikalizm diye nitelendirilen bu dini ve siyasi hareketlerin yöneticileri, amaçlarının İslam’ı ihya etmek, hakim güçlere baş kaldırmak ve bağımlılıktan kurtulmak olduğunu ifade etmektedirler. Ancak bu hareketler yukarıdaki amaçlara hizmet etmekten çok İslam'a ve suçsuz insanlara zarar vermektedir. Bu da küresel güçlerin işine yaramaktadır. Bu tip hastalıkla hareketler, küresel güçlerin sömürme eylemlerini gerçekleştirmek için bile bile üretilmekte olup, bu hareketler bahane edilerek emperyalistlerin insanlık dışı eylemlerine zemin hazırlanmaktadır.

Yapılan araştırmalarda, radikal düşüncelerin güçlendiği zamanların ekserisi kaotik ortamların oluştuğu dönemler olduğu belirlenmiştir. Örneğin Hariciliğin ortaya çıkışında, İbn Hanbel'in olayında, İbn Teymiyye tecrübesinde, 19. asırda başlayan İslamcılık akımının güçlenmesi gibi olgular hep kaotik ortamlarda gelişmiştir. İslam dünyası kendi iç problemleri ile mücadele etmenin yanında, batılı küresel güçlerin İslam dünyasına yönelik politik, kültürel operasyonları da radikalizmi canlandırmıştır. Çünkü batı ülkeleri Müslüman coğrafyasının önemli ve hassas merkezlerini hedef alan ve uzun süre boyunca yerleşmiş olan toplumsal dengeleri bozan müdahalelerde bulunmuştur.

Radikalizmin ortaya çıkmasına neden olan sebepler arasında sosyolojik ve ekonomik durumlar da vardır. Eğer bir toplumda sağlıklı bir aile yapısı, sağlıklı bir devlet yapısı bulunmuyorsa, iş fırsatları yeterli ve adil değilse, gelir dağılımı haksız ise orta sınıfın zayıf olduğu bölgelerde yaşayan bireylerin radikalizme sapmaları olasılığı daha yüksektir. Bunun nedenleri psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sıkıntıların akıl, vicdan ve düşünmeyi ortadan kaldırmasıdır. Bu sorunlarla muhatap olan insanların sağlıklı düşünmelerini beklemek mümkün değildir. Bu insanların ılımlı yöntemlere başvurarak mücadele etmeleri ve doğru kararlar vermeleri beklenemez. Çünkü bu sorunlar bireyin ve toplumların akıl, ruh ve düşünme dünyalarında ciddi bir baskı oluşturmaktadır.

Mısır'daki Mursi yönetiminin Körfez'de başarısızlığa uğraması batı tarafından sağlanmıştır. Onun yerine askeri darbe ile Sisi'nin getirilmesi de yine batı tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu da batının İslami hareketleri istedikleri gibi yönlendirdikleri gerçeğini ortaya koymaktadır. Çünkü o ülkelerde kendilerine hizmet edecek geniş kadrolara sahiptirler.

Batı kesinlikle İslam ülkelerinin normalleşmelerini istemiyor. Bu nedenle oralarda siyasi çalkantılar, terör gibi olayların gelişmesi onların işine gelmektedir.  Batı ülkeleri ısrarla İŞİD ve El-Kaide gibi örgütleri Müslümanları temsil ettiğini iddia ederek siyaset yapmaktadırlar. Bunlar üzerinden diğer İslam gruplarının hareketleri de ötekileştirilmekte ve şeytanlaştırılmaktadır. Böylece bütün dünyada bir İslam karşıtlığının oluşmasına neden olmaktadır. Böylece batıdaki İslam korkusu, İslamofobi derinleştirilmektedir.

Yeni selefilik, gerçek İslam'ı ortadan kaldırıp onun yerine İslam’la ilgisi olmayan bir din algısını yerleştirme çabası içindedir. Bu akımların tek merkezden yönetildiği aşikârdır. Çünkü söylemleri ve dayandıkları fikirler aynıdır. Bu akımlar içinde başı çeken ilahiyatçıların Suud Krallığı tarafından yetiştirilerek bu ülkelere gönderildiği tespit edilmiştir. Ayrıca bu akımların Suud Krallığı tarafından finansal olarak desteklendiği de tespit edilen bir husustur. Bütün bunlar gerçek İslam'a karşı planlı ve küresel bir eylemin söz konusu olduğunu göstermektedir. Bu eylemlerin asıl amacı, gerçek İslam’ın temel iman esaslarını zedelemek, böylece gerçek İslam’ı bilmeyen ve uygulamayan Müslüman toplumları meydana getirmektir.

Yeni selefilik adıyla anılan bu akımlar vehhabiliğin isim değiştirmiş bir halidir.  Onların silahı “şirk” ve “kafirlik”tir. Bu iki silahı kullanarak, düzenlenen oyun kolaylıkla oynanabilmektedir. Kullandıkları yöntem  tıpkı 18. yy. da İngilizlerin kurduğu Vehhabilik akımının kullandığı yöntem gibidir. O zamanki Suud Kralları Vehhabilik adına müşrik olarak suçladıkları Müslüman köylerini yağmalamışlar ve İslam alimlerini kılıçtan geçirmişlerdir. Bu tekfircilik akımının amacı, kendilerine biat etmeyen Müslümanları öldürmek için meşruluk kazanmaktır.

Selefiliğin İslami söylemlerine aldanıp harekete katılan birçok Müslüman genç vardır. Çünkü Müslüman gençlere fikir bakımından cazip gelmektedir. Ancak bu hareketlerin asıl amacı, İslam ülkelerini fikir bazında ve sonuçta siyasi olarak parçalamak, temel İslami inanışlarını zayıflatmaktır.  Bu plan yıllardır bütün Müslüman toplumlarda uygulanmaktadır. Bu plan gereği selefi düşüncelere sahip din adamları İslam'ı saptırmaya ve Ehl-i Sünnet anlayışını geriletmeye ve hatta yok etmeye çalışmaktadırlar.

Şeyh El Halebî, Arap devrimlerini fitne ve İslam ülkelerini parçalamak için dış güçlerin planları olarak değerlendirmektedir. El Halebî şunları söylemektedir:

“Göstericilerin bizzat kendileri, onları yönlendiren gizli elleri genellikle görememektedirler. Bu gizli eller onları sosyal medya üzerinden yönlendirmekte ve onları harekete geçirmektedir. Sen sosyal medyanın ne olduğunu bildiğini zannediyorsun. Bu gizli eller bugün Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmektedir.”

( Yayınlama Tarihi : 24.07.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

KÜRESELLEŞME  YANLISI  İLAHİYATÇILARA  REDDİYELER

İslam ilahiyatçıları arasında küreselleşmenin hedefleri ve yapısı hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bazı ilahiyatçılar küreselleşmenin İslam'a ve Müslümanlara zarar verdiğini ileri sürerken, bazı ilahiyatçılar da küreselleşmenin her ne kadar bazı olumsuz etkileri varsa da, İslam ve Müslümanlar için faydalı taraflarının da mevcut olduğunu ileri sürmüşlerdir. Küreselleşmenin Müslümanlar için olumlu sonuçları olduğunu ileri süren ilahiyatçıların görüşleri bu yazımızda  ele alınmakta ve eleştirilmektedir.

İslam geçmişten gelen birikimiyle tüm dünyayı aydınlatma ve onun bütün problemlerine çözüm üretebilecek kapasiteye sahip bir dindir. Ancak bu çözümler batının güç odaklarının anlayışına hizmet etmez. İnsanların sömürülmesine karşı çıkar. Bütün dünyada gerçek adaletin, eşitliğin yerleşmesini öngörür. Tabii ki bu da globalleşmeyi amaçlayan emperyalist kapitalizmin işine gelmez. Bu durumda İslam’ı terör suçlamalarıyla saf dışı etmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle İslam'ın küreselleşme içinde, emperyalizmle hiçbir ortaklığı söz konusu değildir.

İslam küreselleşme ile amaçlanan hedeflerin insanlar için gerçekten adil olmayan sonuçlar doğurduğunu anlatan ve buna mani olabilecek tek güçtür. Bu nedenle İslam küreselleşme içinde değil, onun dışında ve ona muhalefet ederek duruş sergilemelidir. Emperyalistlere meyil duyan Müslümanların fikirlerine karşı durmalıdır. Çünkü İslam ilahi bir din olarak hiçbir zaman zalimin yanında değil, mazlumun yanındadır. 

İslam dinini diğer dinlerle aynı potada eritmeye çalışan ilahiyatçılar vardır. Bunlar İslam'ın diyaloğa açık olduğunu, dolayısıyla diğer dinlerle diyalog halinde beraberce küreselleşme içinde yer alabileceğini teklif etmektedirler. Oysa dinler arası diyaloğun neyi amaçladığı ispat edilmiştir. Bu diyaloğun amacının Hristiyanlığının Asya'da yayılmasının hedeflenmesi olduğu gösterilmiştir. Bu gerçekleri bile bile İslam'ın diğer dinlerle diyalog halinde olmasını teklif edenler yanlış yoldadır.

Emperyalizm Sovyet Rusya'nın dağılmasından sonra kendisine İslam'ı düşman olarak seçmiştir. Kendi halklarına bu görüşlerinin doğru olduğunu göstermek için çeşitli terör örgütleri kurmuştur. El Kaide, İŞİD gibi terör örgütlerinin üyeleri Müslümanlar gibi gözükseler de, bunları yönetenler emperyalizmin casuslarıdır. Müslüman kılığındaki bu casuslar, eylemleri İslam adına yaptıklarını ilan ederek bütün Müslümanların terörist olarak yaftalanmalarına zemin hazırlamıştır. 11 Eylül saldırıları çok yüksek bir teknoloji isteyen bir eylemdir. Bunları Afganistan'da mağarada yaşayan insanların gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bu saldırıları emperyalistlerin düzenlediği ve Müslümanların kullanıldığı eylemler olduğu bilinmesine rağmen, bunu bütün dünyaya anlatmak mümkün olamamıştır. Çünkü bütün medyanın gücü emperyalistlerin elindedir. Onlar bu medya gücünü kullanarak gerçeği tam tersine insanlara empoze etmekte ve bütün Müslümanları ve İslam dinini terörist ilan etmektedirler. Bu propagandaların etkisinde kalan insanlar da Müslümanları terörist zannetmekte ve yaşadıkları her bölgede Müslümanları tehdit etmekte ve katletmektedir. Bu emperyalist küreselcilerin oyunudur. Medya gücüne sahip olunulamadığı sürece bu propagandalar diğer toplumlarda da taraftar bulacaktır. Bunu engellemek mümkün değildir. Bu bir güç kavgasıdır.

Küreselleşme bir değişimi ifade eder. Ancak İslam dinini bu değişimin içine koyarak İslam dininin de değişime uğramasını beklemek boşunadır. Çünkü İslam zaman ve mekan olarak değişmez ilkelere sahiptir. Fakat küreselleştirmenin değişiminde İslam'ı da bu değişimin içine yerleştirmek isteyenler vardır. İslam’ın modern düzenin birçok politik, kültürel, ekonomik ve sosyal boyutlarına itirazı vardır. Hatta bu boyutlara kendisinin öz yapısıyla meydan okumaktadır. Onların nasıl bir olumsuz tavır içinde olduklarını ispat etmektedir. Böylece insanları İslam, barışçıl ve adaletli bir düzene çekmeye çalışmaktadır. Ancak bu durumdan rahatsız olan batılı emperyalistler, İslam'ı terörle karalamak için olanca güçleri ile çalışmaktadır. Batının paralelinde olan bazı Müslümanlar da, onların yanıltıcı etkilerinde kalıp İslam'ı yeniden ıslah etmeye çalışmaktadırlar. Böylece İslam’ın küreselleşme içinde yer alıp, kendini değişikliklerle batının globalleşme fikirlerine uyum sağlamasına çalışmaktadırlar. Oysa İslam ile batının globalleşme amacı taban tabana zıttır. Gerçek Müslümanlar bu hikayeleri dinlemezler.

Müslümanlar maalesef siyasi, ekonomik ve sosyal güçlerini, emperyalistlerle işbirliği yapan siyasiler, bilim adamları ve entelektüeller sayesinde kaybetmişlerdir. Bu durumda İslam bu tabloyu tersine çevirmeye bugün için muktedir değildir. Küreselleşme saflarına geçerek bunu yapmaya çalışmak ise bir çeşit intihar olacaktır. Bu kendini cellatına teslim etmek anlamına gelecektir.

Böyle bir ortamda Müslümanların görevi olayların gerçeklerini çok iyi incelemeleri ve İslam'ın temel ilkelerinden ödün vermemeleri gerekmektedir. Kur'an ve sünnetin emir ve yasaklarına harfiyen uyarak tekrar adil ve huzurlu bir dünya düzenine kavuşmak mümkündür. Bunun için başka bir yolda mevcut değildir. Bu nedenle Müslümanlar ilahiyatçıların küreselleşme yanlısı yayınlarına şüphe ile yaklaşmalı ve onların arkasındakini nedenleri iyice araştırmalıdırlar. Bu konuda ehl-i sünnet alimlerin yazdıkları yazıları okumalı, İslami inanış ve değerlerinden taviz vermemelidirler. Ancak bu şekilde başarıya ulaşılabilir. Başarı Allah’tandır.

“Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer hakikaten inanıyorsanız muhakkak üstün olan sizsinizdir.” (Ali İmran, 3/139)

( Yayınlama Tarihi : 18.07.2022  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

NAMAZIN  SIRLARI  VE  GÜZELLİKLERİ

Namaz kelimesi Farsça olup “ibadet etmek, yere kapanmak” anlamına gelir. Namazın Arapça dilindeki karşılığı “salât”tır. Salâtın anlamı “dua, istiğfar, ibadet, yarışta ikinci gelme”dir. Kur'an-ı Kerim'de namaz ibadeti zikir kelimesi (Ankebut, 29/45), (Cuma, 62/9)ile, tesbih kelimesi (Rum, 30/17) ile de ifade edilmiştir. Kur'an'da salât kelimesi ve onu ifade eden diğer kelimeler 99 yerde geçer.

Namaz dinin direğidir. Yani namaz dinin gıdası, manevi hastalıkların ilacı ve insanı melekleştirip ölüm meleği ile dost haline getiren bir vasıtadır. Bunun için farz kılınmıştır. Çünkü namaz ibadetinde insanlar için çok büyük faydalar vardır. Namazın farz olduğu birçok ayette ifade edilmiştir.

Namaz kulun Allah'ın huzuruna çıkması demektir. Böylece namaz Allah'ın kulu ile iletişimi olmaktadır. Bu sayede müritler ve talipler Hakkın yolunu namaz ile bulurlar. Hak yolunda olmanın manevi hazzı namazda anlaşılır. Bu nedenle kim namazında Allah'a olan bağlılığının hakkını verirse onda tecelli parıltıları oluşur ve huşuya erer. Namaz Allah Teâlâ'yı hatırlamanın ve O’nu tesbih etmenin en güzel yoludur. Bu nedenle günde beş vakit olarak farz kılınmıştır ki, insanlar Rablerini sıkça ansınlar. Aksi halde insanların kalpleri gaflete düşebilir. Çünkü dünya işleri ve nefsin arzuları insanı Allah'ı düşünmekten alıkoyar. Bunu önlemek için 5 defa namaz kılmak, insanın kalbini Allah'ın zikriyle meşgul edeceğinden aradaki gaflet ve günahların kalpteki olumsuz etkilerinden kurtulmuş olur.

İnsanın görevi Rabbini bilmesi ve O’nu zikretmesidir. Namaz bu bakımdan en önemli bir ibadettir. Namazda edep ve saygı hususlarına dikkat edilirse kalp paslarından kurtulur ve nurlanır. Bu da kalbin Hakk’ın tecellilerine açık olması demektir. Bu tecelliler nurdur ve insan kalbini nurlandırır. Böylece insan ruhu tekâmül eder ve ahiret hayatında ihtiyacı olduğu duruma kavuşmuş olur.

Namazda kalp Allah'a doğru yöneltilmelidir ve başka şeyleri düşünmesine mani olunmalıdır. O zaman insan kıraat ettiği Kur'an'ı daha iyi anlar, daha iyi tefekkür eder. Bu da zaten Allah'ın insanlardan istediğidir. Çünkü Allah'ı bilmek insanın görevidir. Bu bilgi (marifet) insana yarın ahirette işine yarayacak en önemli şeydir. Marifet (bilgi) olmadan Allah'ı bilmek ve tanımak mümkün değildir. Bu da ancak namazla en mükemmel şeklini alır.

Namazdaki bu tecellilerde insanın merak ettiği, endişe ettiği hususlar kendisine açıklanır. Hiç düşünmediği halde kalbine birçok bilgi gelir. Bu bilgiler Allah'ın tecellileridir. Bu bilgiler kulun ihtiyacı olduğu şeylerdir. Tereddüt ettiği veya merak ettiği şeyler bu bilgilerle açıklığa kavuşmuş olur. Bu bilgilere sahip olmak insan için en büyük mutluluktur. Bu tecelli eden bilgilerle kul hayatını yönlendirir. Böylece insan hem dünya hem de ahiret mutluluğunu elde edebilir.

Huşû imanın meyvesi, özü ve Allah Teâlâ'nın azametini ve kendi kusurunu idrakin neticesidir. Bunu anlayan namazda, namaz haricinde, yalnızken huşûdan ayrılmaz. Çünkü huşû nerede olursan ol, Allah Teâlâ'nın sana muttali olduğunu ve O’nun azametini ve kendi kusurlarını bilmeyi gerekli kılar. Asıl huşû bu bilgilerden doğar. Bunun için huşu yalnız namaza bağlı değildir. Hatta Allah Teâlâ'dan haya ve huşûndan dolayı 40 sene başını göklere kaldırmayanlar olmuştur.

Herkesin ameline göre derecesi vardır. Herkes korkusu, havf, haşyet ve saygısı nispetinde derece alır. Allah Teâlâ'nın baktığı yer insanın kalbidir, dış hareketleri değildir. Bu nedenle sahabiler şöyle demişlerdir: “İnsanlar kıyamet günü dünyadaki namazlarında gösterdikleri huzur, sükun ve namazdan tattıkları lezzet nispetinde haşrolurlar.” Sahabi bu düşüncelerinde sadık kalmışlardır. Çünkü “herkes yaşadığı gibi ölür, öldüğü gibi dirilir” hadisine uymuşlardır.

Allah ehli olanların her işi ibadettir ve bu nedenle daima namaz üzere gibidirler. Bu yorumu yanlış anlayarak bu şahıslardan artık emrin, nehyin ve teklifin kalktığını düşünmek büyük bir hatadır. Namaz öylesine önemlidir ki, Arifler namazda “Allah'tan başka mevcut yoktur” düşüncesine sahip olurlar. İslam anlayışına göre eğer bir kavim topluca namazı terk ederse onlarla harp etmek caizdir. Allah ehli olanların her işi ibadettir ve bu nedenle daima namaz üzere gibidirler. Bu yorumu yanlış anlayarak bu şahıslardan artık emrin, nehyin ve teklifin kalktığını düşünmek büyük bir hatadır. Namaz öylesine önemlidir ki, Arifler namazda “Allah'tan başka mevcut yoktur” düşüncesine sahip olurlar. İslam anlayışına göre eğer bir kavim topluca namazı terk ederse onlarla harp etmek caizdir. Bu nedenle insanlar Peygamberimiz (sav)’in şu hadisini çok dikkatli bir şekilde okumalıdır: “Bir kimse bile bile namazı terk ederse ismi cehenneme girecek olanlarla beraber cehennemin kapısına yazılır.”

“Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan 27 derece faziletlidir.”, “Yatsı namazını cemaat ile kılan yarı geceye kadar ibadet etmiş, sabah namazını cemaat ile kılan ise gecenin tamamını ibadet ile geçirmiş sayılır.”, “Bir vakit cemaat ile namaz kılan gününü ibadet ile doldurmuş olur.” (Hadisler)

“Herhangi bir Müslüman Allah'a secde ederse Allah Teâlâ onun bir günahını mahveder ve kendisini bir derece yükseltir.”, “Kulun Allah'a en yakın olduğu secde halidir.” (Hadisler). Nitekim Kur'an-ı Kerim'de “Secde et, yakın ol.” (Alak, 96/19) buyurulmuştur.

Namazlardan sonra dua etmeli, Allah Teâlâ'dan dilemeli, ihtiyaçlarını O’na arz etmeli, istiğfar etmelidir. Kullara dua etmeleri emredilmiştir. Duanın Allah Teâlâ katında büyük yeri ve şanı vardır. Bunun için gerek imamın gerek cemaatin dua etmeden mescitten çıkmaları iyi değildir. “Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü o haddi aşanları sevmez.” (Araf, 7/55)

( Yayınlama Tarihi : 06.07.2022  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KÜRESELLEŞME Mİ, KÜRESELLEŞTİRME Mİ?

Küreselleşme 1946 yılından itibaren organize edilen bir olgudur. Ancak bu kavram özellikle 1980 yıllarından itibaren gündeme oturmuştur. Aslında küreselleşme olarak tanımlanan olay bir küreselleştirme olgusudur. 1980'li yıllarda beri Amerikalı siyasiler ve stratejistlerin oluşturdukları “Globalization” kavramının “küreselleşme” olarak açıklanması birçok bakımdan yanlıştır.

Bugünkü küreselleştirme tarihini 20. asrın başından itibaren ele alabiliriz. Bu süreçte batı, medeniyetin ve insanlığın merkezi olduğunu iddia etmiştir. Ancak bu süreçteki 1. ve 2. Dünya Savaşlarında birbirlerini zalimce öldürmüşlerdir. Amerika'nın Japonya'ya attığı atom bombası soykırıma neden olmuş ve bu Amerika tarihinde bir kara leke olarak yer almıştır. Küreselleştirme düşüncesini hayata geçirilmesinin bir örneği de Hitlerin Yahudi katliamıdır. Bu dünya savaşlarında 50 milyondan fazla insan ölmüş, fakat insanlar bundan hiçbir ders çıkarmamışlardır. Beyaz ırkların üstünlüğü düşüncesi ve eski sömürgelerindeki ham maddeleri tekrar ele geçirme arzusu, küreselleştirme fikrinin tekrar uygulanmasının başlatılmasına neden olmuştur.

Yeni dünya düzeni, Amerika'nın dünyayı tek elden yönetmesinin ilanıdır. Bunun diğer bir adı “Globalization”  (küreselleştirme) dir. Bu durum dünyayı “Global Vilage” (Küresel Köy) olarak ifade etmesi ile amacının ne olduğu açık olarak anlaşılmıştır. Yeni dünya düzeninin zamanımızda yeniden ele alınması R. Reagan'ın başkanlığı döneminde olmuştur. Bu dönemde CIA başkanı olan George Bush bunu açıkça ifade ederek siyaset sahnesine konulmuştur. S. P. Huntington'un “Medeniyetler Çatışması” ve F. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” adlı tezlerinde bu konunun teorik yapısı açıklanmıştır. 1990'da Sovyet blokunun parçalanması ile Avrupa Birliği hızla büyümüş ve dünya Amerika'nın bu hedefine yönelik olarak yeniden dizayn edilmeye başlanmıştır.

Küreselleştirme yeni dünya düzeni görüntüsünde, yeni dini ve ideolojik bir yapılanmadır. Bu yapılanmanın ilk hedefi olan 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra, gerek Tevrat'ta ve gerekse İncillerdeki “Yuhannanın Kehanetleri” kitabındaki gelecek zamanla ilgili efsanelerin gerçekleştirilmesidir.

1 Mayıs 1776'da adı konulan, George Bush'un başkanlığı döneminde fiilen uygulanmaya başlanılan yeni dünya düzeninin aslı, ruhunu Yahudilik ve Hristiyanlıktan alan, tek bir dünya devleti kurulmasına yönelik bir dini, siyasi ve ideolojik harekettir. Bu hareketin kökenleri ve merkezi ABD dedir. Bu hareketin çok uluslu siyasi kuruluşları, çok uluslu sermaye şirketleri, medya ve iletişim vasıtaları ile çok uluslu gizli örgütlerle, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla yönetilmekte ve denetlenmektedir. Bu hareketin ihtiyacı olduğu ortamın hazırlanması için de, özel olarak kurulan ve yönlendirilen terör faaliyetleri kullanılmaktadır.

Küreselleştirme hareketinde, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu'daki Müslüman ülkeleri hedef alınmıştır. Bu hareketin hedefinin bir yönü de, orta doğudaki zengin yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesidir. Bu amaç kendi çıkarlarına da uygun olduğu için, Amerika ve Avrupa'daki devletler ve onların çok uluslu ve ulusal şirketleri tarafından da desteklenmiştir.

Küreselleştirmenin ana söylemlerinin esası, Amerika demokrasisi, kapitalizmi ve kültüründen başka yaşaması mümkün olan başka bir sistemin yok olacağının ileri sürülmesidir. Huntington ve Fukayama gibi ve onları takip eden stratejistlerin söylemleri bu varsayımın üzerine kurulmuştur. Bu söylemlerin haklı olduğunun bir göstergesi de Doğu Blok'un yıktırılması ve sosyalist ideolojinin iflasıdır. Aynı amaçla oyunlar şimdi İslam'a karşı oynanmaktadır. İslam düşman hedef olarak gösterilmiştir. Amaçlarının gerçekleşmesi için İslam dünyasında çok çeşitli oyunlar tezgahlanmaktadır. Buradaki amaçları İslam'ın siyasi, ideolojik ve manevi bir güç olmasına engel olmaktır.

Bu konuda son yıllarda tezgahlanan bir oyun da, İslam'ın terörle yaftalanmasıdır. Bu amaçla İslam kisveli silahlı örgütler ortaya çıkarılmıştır. Bu örgütler vasıtasıyla terör uygulanmakta ve bunlar da İslamiyet'e mal edilmeye çalışılmaktadır. Böylece dünya kamuoyunda olumsuz bir İslam imajı yaratılmak istenmektedir. Bu yolla İslam ülkeleri korkutulmakta ve tehdit edilmektedir. Batı emperyalizm bunu yaparken çeşitli vasıtalar kullanmaktadır. Bu vasıtalar şunlardır: Medya, Dinlerarası diyalog, Uluslararası sivil toplum örgütleri, Küreselleştirme güçleri ve kuruluşları.

KİT'lerin özelleştirilmemesi konusunda Türkiye'de uzun bir mücadele verilmiştir. Fakat sonuçta küreselleştirme gücünün dayatmalarının büyük bir kısmı gerçekleştirmiştir.

Bugün için dünya, adı konulmamış 3. Dünya Savaşı yaşamaktadır. Bu savaşın nedeni, yeni dünya düzeni olarak dayatılan ideolojidir. Bu ideolojinin kendi içindeki çelişkiler, küreselleştirme hareketinin gittikçe bir batağa saplanacağını göstermektedir. Çünkü yeni dünya düzeni kurulmak istenmesi, dünyada çeşitli ülkelerde iç savaşın ve ülkeler arasında menfaat çatışmalarının, dolayısıyla da savaşlara neden olmaktadır. Rusya - Ukrayna savaşı bu bağlamdadır.

Buradaki çelişkiler devamlı artmaktadır. Çünkü insanların nefisleri daima daha fazlasını istemektedir. Bu da onların temkinli ve adil olmalarını engellemektedir.  İnsanın maddeye olan sevgisinin bir zaafı olarak çelişkiler derinleşmektedir. Bunun sonunda çatışmalar ve savaşlar ve terör artması kaçınılmazdır. Böyle bir ortamda dünya huzur ve rahatı kaybedecektir. Küreselleştirme gücüne sahip olanların da güçleri kırılacak ve zamanla etkisiz hale geleceklerdir. Bu durumda her ülkenin tekrar eski bağımsızlıklarına dönmesi ihtimali büyük olacaktır. Bu da dünyada tekrar adalet ve huzurun sağlanması demektir.

( Yayınlanma Tarihi : 28.06.2022  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

 

 

 

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

Ana Sayfa

Amacımız

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce