İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

İNCİL’İN  TAHRİF  EDİLMESİ

İncil, Hz. İsa’ya Allah Teâlâ tarafından vahyedilen ilahî bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim, İncil’in Hz. İsa’ya vahyedilen ilahî bir kitap olduğunu birçok yerde haber verir. Bununla beraber, Hz. İsa’nın semaya yükseltilmesinden evvel kendisine iman eden havarîlerin sayısı on iki kadardı; ne var ki bunların çoğu okuma-yazma bilmiyordu. Dolayısıyla İncil’i yazma imkânı oluşmadı. Ayrıca İncil yazılı bir kitap olarak gönderilmemiştir.

Batıda genelde Kitab-ı Mukaddes, özelde de Yeni Ahit içerisinde bulunan çelişkileri gidermek üzere Kitab-ı Mukaddes tetkik ve tenkitleri başlatılmıştır. Bu yeni bilimsel metoda göre Kitab-ı Mukaddes içerisinde Tanrı’ya ait olanla olmayan tespit edilecek, bu kitap tüm tutarsızlıklardan arındırılacaktı. Bir araştırmaya göre Hz. İsa’ya ait olduğu söylenen 518 söz tespit edilmiş, yapılan tetkik neticesinde bu sözlerin tam 1544 farklı şeklinin olduğu görülmüş, tüm bu sözlerden ancak 18 tanesinin Hz. İsa’ya ait olabileceği belirtilmiştir.

Hristiyanlık âlemi Müslümanlardan farklı olarak, Hz. İsa’ya İncil adında bir kitabın vahyedildiğini kabul etmez. Onlara göre ete-kemiğe bürünmüş, yani insan suretinde bir tanrı olan Hz. İsa’nın bizzat kendisi vahiydir. Başka bir ifade ile Hz. İsa’nın her söylediği ve yaptığı vahiyden ibarettir. Dolayısıyla onların bu inançlarından şöyle bir netice çıkarılmıştır: Bu günkü İnciller, Allah tarafından vahyedilen âyetlerden ziyade Hz. İsa’nın söz ve davranışlarından ibarettir. Ne var ki bunda bile haddinden fazla eksiklik ve fazlalıklar vardır. Çünkü bu İnciller arasında ifade farkı, mana farkı ve hatta çelişkiler bulunmaktadır. Bunun da ötesinde aynı İncil’de bile birbiriyle çelişen ifadelere rastlanmaktadır.

Bu durumda Hıristiyanların ellerindeki İncillerin Hz. İsa’ya verilen İncil olmadığına göre gerçek İncil’in tahrif ve tebdil edilmiş olduğu açıkça ortadadır. Bugün mevcut İnciller incelendiğinde, bunların verdiği bilgiler arasında çelişmelere rastlanır. Aynı konu hakkında verilen bilgiler birbirlerini tutmamaktadırlar. Bu durum bu kitapların Hz. İsa’ya verilen İncil olmadıklarının açık bir delilidir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kelâmı her türlü çelişmeden münezzehtir.

Bugün Hristiyanların elinde bulunan farklı İncil metinleri Yüce Allah tarafından gönderilen asıl vahiy ürünleri değildir. Çünkü Hz. İsa peygamberliği döneminde  İncili ne yazmış, ne de yazdırmıştır. O semaya yükseltildikten sonra, bazı öğrencileri Hz. İsa’dan dinlediklerini, Hz. İsa’nın öğrencilerinin öğrencileri ise hocalarından duyduklarını kendi metotlarına göre yazmaya başladılar. Böylece yüzlerce İncil metni ortaya çıktı. İşin içinden çıkmak maksadıyla oluşturulan komisyonda (325 İznik Konsili’nde) bu İncillerden dört tanesi sahih, diğerleri sahte sayıldı.

Bugün elde bulunan İnciller, Hristiyan dinine bağlı olanlara yol göstermekten uzak bulunuyor. Geçmişte ve günümüzde en çok Müslüman olanların Hristiyanlardan olması dikkat çeken bir husustur. Hristiyanlar, özellikle teslis akidesini (Tanrının Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan meydana geldiğini) kabul etmekte zorlanıyorlar. Bunu akıllarıyla izah edemiyorlar. Çünkü Allah’ın birliği akidesi Hz. Âdem’den beri tüm peygamberlerde tartışma konusu bile yapılmamışken, Hristiyanlıkta korkunç bir sapmayla üçlü tanrı anlayışının ortaya çıkması, insanları ikna edememektedir.

19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin ve diğer Müslüman ülkelerinin hemen hemen her noktasında Hıristiyan misyonerleri faaliyette olmuşlardır. Onların maddi ve manevi yıkıcı faaliyetlerine karşı İslam alimleri de karşı eserlerle mücadele etmişler ve hâlâ etmektedirler. Hacı Abdullah Petricî ve Harputlu  İshak Efendi de bunlardan sadece ikisidir. Misyonerler İslam’ı ortadan kaldırıp yerine Hıristiyanlığı ikame etme çabalarını bertaraf etmek için Müslümanların en önemli görevi, özellikle gerçek İncil’in tahrif edildiğini, bugünkü İnciller’in onun yerini tutmadığını anlatmaktır. Bu bağlamda bugün de Müslümanlar tarafından bu görev devam ettirilmektedir.

Asırlarca batıl inançlarla yaşamış olan Hıristiyanların bu direnişler karşısında kendi dinlerini sorgular hale gelmişlerdir. Bunun en güzel örneği, Papalığın “Evrensel Kateşizm” adlı kitabındaki bazı itiraflardır. Artık Papalık da biliyor ki, kilise uzun süre insanları gerçek Tanrı ve peygamber fikirlerinden uzak tutarak iktidarlarını sürdürmeye çalışmıştır. Bu siyasi ve ekonomik iktidarları için, hem dini ve hem de Hz. İsa’yı alet etmişlerdir. Günahları affetmek, cennette arsalar satmak, karşı çıkanları aforoz etmek gibi birçok batıl inanış ve davranışlarla asırlarca insanları inandırmaya çalışmışlardır.

Bu amaçları uğruna İslam’ı düşman ilan etmişler ve İslam’a ve onun Peygamberine karşı en acımasız iftira ve saldırılarda bulunmuşlardır. Fakat zaman onların bu iftira ve düşmanlıkların artık dur demektedir. Artık insanlar eskisi gibi kolaylıkla kandırılamamaktadır. Dünyadaki bilgi alışverişinin hızlı oluşu ve gerçek bilgilerin yayılışı insanları düşündürmektedir. Bu yüzden bazı Hıristiyanlar kendi dinlerini sorgulamaktadırlar. Artık güneşin balçıkla sıvanamayacağı anlaşılmaktadır.

Belli bir kültür ve bilgi seviyesindeki insanlar artık kilisenin uydurmalarına inanmamakta ve isyan etmektedir. Bu isyanlara karşı kilise kendisini tekrar toparlayıp insanlara yeni bir yüzle çıkmaya çalışsa da, artık yeni yüzleri de boya tutmamakta ve dökülmektedir. Bu şunun işareti ve habercisidir ki, artık bütün insanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler de dahil, İslam’ın doğruluğunu ve Allah Teâlâ’nın son ilahi dini olduğunu kabulleneceklerdir. Önümüzdeki 40 yıl içinde doğru ve gerçek ilahi din olan İslam yükselecek ve tekrar dünyaya hakim olacaktır. Bütün bu yapılanlar bu oluşumun ayak sesleridir. Çünkü Allah indinde din İslam’dır:  “Doğrusu Allah katında din İslam’dır. O kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah’ın ayetlerini inkar ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.” (Ali İmran, 3/19)

(Yayınlanma Tarihi : 01.03.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

HIRİSTİYANLIĞIN  TARİHÇESİ

Hıristiyanlık, İsa (as)’a gönderilen hak din Îsevîliğin bozulmuş hâline verilen addır. Aslı bozulmuş semâvî dinlerdendir. Semâvî din, değeri üstün ve yüce olan, ilâhî bir kaynağa dayanan ve tek Allah'a inanmayı kabul eden "hak din" demektir. Hıristiyanlığın aslı, ilâhî vahye dayanır. Bizzat Allah Teâlâ tarafından Hz. İsa'ya gönderilmiştir.

Hz. İsa (as), İsrâiloğullarına gönderilen ve Kur’ân-ı Kerîm’de ismi bildirilen peygamberlerdendir. Peygamberler arasında en yüksekleri olan ve kendilerine Ülülazm denilen altı peygamberin beşincisidir. Annesi Hazret-i Meryem’dir. Allah Teâlâ onu babasız yarattı. Kudüs’te doğdu. Otuz yaşında peygamber oldu. Kendisine İncil adlı kitap gönderildi. Otuz üç yaşında diri olarak göğe kaldırıldı. Kıyâmete yakın yeryüzüne tekrar inecektir.

Hz. İsa (as) 30 yaşında iken, Benî İsrâil’e peygamber olarak gönderildi. Bozulan Yahudiliğin hükümlerini neshedip yürürlükten kaldırdı. Kendisine “İncil” kitabı verildi. İncil'de, Allah Teâlâ’nın birliği, İsa (as)’ın Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu ve bundan sonra âhir zamanda Ahmed (diğer adı Muhammed) isminde bir peygamber geleceği yazılıydı.

Peygamberlik görevinin verilmesinden sonra Hz. İsa, önceki hayatının geçtiği Nasıra’dan çıkarak köy ve kasabaları dolaşmış ve oradakileri tövbeye davet etmeye başlamıştır. İsa’nın köy ve kasabaları dolaşması, insanlara konuşmalar yapması insanların ilgisini çekmeye başlamış, birçokları onun takipçisi olmuştur. İsa da bunlar arasından on ikisini Havari olarak seçmiştir. Bu Havariler şunlardır: “Petrus adını verdiği Simun, onun kardeşi Andreya, Yakup, Yuhanna, Flipus, Bartalamay, Matta, Tomas, Alfay oğlu Yakup, Yurtsever diye tanınan Simun, Yakup oğlu Yahuda ve sonradan İsa’yı ele veren Yahuda İşkariyot”

İsa köy ve kasabaları dolaşmaya devam ediyordu. Geçtiği yerlerde mucizeler gösteriyor, hastaları iyileştiriyor hatta ölüleri diriltiyordu. Onunla beraber dolaşan ve İsa’nın yaptıklarını gören, öğrenen ve On İkiler denilen Havarilerine de cinleri kovmak ve hastaları iyileştirmek için güç ve destek verdi. Sonra onları Tanrı’nın Egemenliğini duyurmaya ve hastalara şifa vermeye gönderdi.

Musa (as)’ın dini, İsa (as)  zamanına kadar devam etti. Fakat, İsa (as)  gelince, Îsevîlik Musa (as)’ın dinini nesh etti, yani Tevrat’ın hükmü kalmadı. Bundan sonra, Musa (as)’ın dinine uymak caiz olmayıp, tâ Muhammed (as) ‘ın dini gelinceye kadar, İsa (as)’ın dinine uymak lâzım oldu. Fakat, İsrâil oğullarının çoğu, İsa (as)’a iman etmeyip, Tevrat’a uymak için inat etti. İşte Yahûdîlik ile Îsevîlik böylece ayrıldı.

Hak din olan İsevilik yayılmaya başlayınca Yahudiler ile Yunanlılar ve Romalılar karşı çıktılar. Pavlos adındaki bir Yahudi Hz. İsa’ya inandığını söyleyerek asıl incili yok etti. Ortaya çıkan kişiler 12 havariden ve Pavlos’tan işittiklerini yazdılar. Böylece birçok İncil meydana geldi. Yunan felsefesiyle yetişen Pavlos havarilerden Barnabas’ın yakın arkadaşıydı. Bozuk fikirlerini ona da aşılamak istedi. Başaramayınca açıkça düşmanlığa başladı. Pavlos İsevî görünüp kendisini din alimi tanıtarak, “Hazreti İsa Allah’ın oğludur” diye birçok şeyler uydurdu. Şarabın ve domuzun helal olduğunu söyledi. Pavlos’un “Hazreti İsa’nın haça gerilmesi Hikmet ve kurtuluştur” diyerek ortaya attığı anlamsız iddia bugünkü Hristiyanlığın esas felsefesini teşkil etti. Hıristiyanlığı Kudüs ve civarı dışında yepyeni bir hürriyetle yayan Pavlos olmuştur. Yaygın şifahi Hristiyan nakline göre Pavlus, Hristiyanlığı ve İncili bir mucize ile Hz. İsa’dan almış ileride kilisenin taliplerine kendi zihniyetini hakim kılmak için gayret sarf etmiştir. İngiliz tarihçilerinden Wels’e göre Pavlus zeki ve zamanının bütün dini cereyanlarını bilen bir insandır. Diğer dinlerden birçok hususları Hıristiyanlığa aktarmıştır.

Hıristiyanları derinden sarsan bölünmeler özgürlük döneminde ortaya çıktı. Daha önce meşru sayılmadığı için baskı gören Hıristiyanlık Roma topraklarında hızla yayılmaya devam etti. Hıristiyanlığın yayılmasının önünü almak için yapılan baskılar, bu dine ilgiyi azaltmak yerine alabildiğine arttırdı. Sonuçta İmparator Kostantin, halkının büyük bir bölümünün dini olan Hıristiyanlığı dikkate almak durumunda kaldı. 313 yılında yayınladığı Milan Fermanı ile Hıristiyanlığı meşru din olarak kabul etti.

Hıristiyanlık âleminde son zamanlarda Allah inancı hususunda önemli değişmeler ve gelişmeler olmaktadır. Katolik Kilisesinin ve Vatikan'ın papadan sonra en önde gelen ruhanî lider ve bilim adamlarından meydana gelen dört kişilik bir heyetin yedi yıllık bir araştırma neticesinde hazırladığı “Evrensel Kateşizm (Tebliğ)” adlı el kitabında Katoliklerin de İslâmiyet’teki gibi "Tek Allah" inancında olmaları gerektiği belirtildi. Papalığın direktifi ile yedi yılda hazırlanan kitap 1992 yılında Fransa'da piyasaya çıktı. Hıristiyanların yeni el kitabı denilebilecek eserin şimdiye kadar bu gaye ile hazırlanan diğer papalık yayınları arasındaki en önemli farkı, Allah inancının "Baba-oğul-Rûhu'l-Kudüs" şeklinde olmaması gerektiğinin açıkça belirtilmesidir. Bununla beraber Evrensel Kateşizm adlı kitapta, eski Hıristiyan inançlarının bazıları tekrar teyit edilmektedir. Örneğin “İsa Allah’ın oğludur” düşüncesi bu kitapta da kabul edilmektedir. Her nedense Papalık Hıristiyanlığın bu yanlış inancında ısrar etmekte ve Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak kabul etmektedir. Bunda ısrar etmelerinin nedenini şöyle anlayabiliriz. Eğer bu gerçek dışı inancı da terk ederlerse İslam dinini tamamen kabul etmiş olacaklardır. Bu da bütün Hıristiyanların Müslüman olmasını gerektirecektir. Bu nedenle Papalık buna mani olmak için hâlâ bazı yanlış inançlarda ısrar etmektedir. Ancak bugün her aklı başında olan bir insan, eğer Allah Teâlâ’yı gerçekten inanıyorsa, O’nun oğlunun olmayacağını akıl yoluyla anlayabilir. İleride bu gerçeği gören Hıristiyanların büyük bir kısmının İslam dinine gireceğini ümit ediyoruz.

(Yayınlanma Tarihi : 23.02.2024  -  Yorumun  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

 

 

 

HACI  BAYRAM-I VELÎ (ks)

Hacı Bayram-ı Velî, 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlı ülkesinde yaşayan ve devletle halk arasında köprü görevi üstlenen tasavvuf erbabından biridir. 14. yüzyılın ilk yarısında Ankara yakınlarındaki Çubuk Suyunun kuzeyinde bulunan Solfasol  (Zülfadl) köyünde doğdu. Doğum tarihi bilinmemekle beraber 90 yıl yaşadığı göz önüne alındığında 1340 yıllarında doğduğu düşünülebilir.

Hacı Bayram-ı Velî dini ve felsefi ilimleri tahsil ettikten sonra Ankara’daki Kara Medreseye müderris tayin edilmiş, burada uzun süre görev yapmıştır. Yaklaşık altmış yaşlarında iken tasavvufla ilgilenmeye başlamıştır. Erdebil sûfî geleneğinden ve halk arasında Somuncu Baba olarak bilinen Hamidüddin  Aksarayî (ö.815/1412)’den gelen bir davet üzerine Aksaray’a giderek şeyhe intisab etmiştir. Onun bereketli sohbetlerinden istifade ederek kısa zamanda kâmil bir sûfî olmuştur.

Hacı Bayram-ı Velî’in medrese mensubu olması, tarikatının kısa zamanda halk tarafından benimsenip şöhret kazanmasına sebep olmuştur. Hacı Bayram çok etkili olan sohbetinin bereketi sayesinde birçok kimsenin yüce mertebelere vasıl olmasını sebep olmuştur. Bunlardan özellikle şu yedi kişiyi saymak mümkündür: Ömer Dede, Akbıyık, Baba Nahhâs, İnce Bedreddin, Kızılca Bedreddin, Selâhaddîn-i Bolevî, Muslihuddin Halife.

Hacı Bayram Veli, 1430 yılında yine doğduğu şehir olan Ankara'nın Altındağ ilçesinde vefat etmiştir. Günümüzde türbesi Ankara'nın Altındağ ilçesinde yer almaktadır. Türbesi ziyaretçilerle dolu olup, burada yapılan duaların Hacı Bayram Veli’nin bereketiyle kabul olunduğu inancı vardır.

Hacı Bayram artık yalnızca müderris değil, Hamidüddin Aksariyi’nin halifesi ve kendi adıyla anılan Bayramîlik tarikatının şeyhidir. Tarikatın eğitiminin yapılması için tekke adı verilen binalara ihtiyaç vardır. Bu tekkeler yenilip içilen, yatılan, ibadet edilen yerlerdir. Yapılan danışmalar sonucunda bugünkü Ulus meydanında yüksekçe bir tepe olan eski hristiyan Ogüst mabedine bitişik şekilde 1415 senesinde Bayramîlik Tarikatı  tekkesinin  inşaatına başlanır. Bu tekkenin ilk imamı Hacı Bayram’ın öğrencisi ve gelecekteki damadı Eşrefoğlu Rumi’dir. Bayramîlik tarikatı, Hacı Bayram Veli’nin iyi bir eğitimci olarak ve eğitim metodunu güzel uygulaması sonucu, kısa zamanda büyük kitlelere ulaşılarak yayılır.

Hacı Bayram-ı Velî’nin Bayramîlik tarikatı, ne Vefailik, Yesevilik veya Bektaşilik gibi konargöçer halk kesimine hitap eden bir göçebe tarikatı, ne de Mevlevilik ve Halvetilik gibi daha çok şehirli kesiminin okumuş yazmış, entelektüel tabakasına hitap eden ve devletin verdiği vakıflardan beslenen bir tarikat olmuştur. Bayramîlik, çiftçi ve esnaf kesiminin yükünü çeken ve hizmet sektörünün gelişmesini sağlayan, el emeği geçinmenin derdinde olan geniş halk kesimlerinin rağbet ettiği tarikat konumuna gelmiştir. Bayramîlik, kuruluşundan itibaren bireysel kemâlât kadar cemiyetin ıslah ve nizamını da beraberinde yürütmüş, ibadet yoğunluklu hayat kadar sosyal sorumlulukları da beraberinde deruhte eden güçlü bir tarikat konumuna gelmiştir. İlim, ahlâk, edep, zühd, takva, verâ, murakabe, sohbet, irşad ve hizmet anlayışları kadar marifet, aşk, cezbe, tevhid, vahdet, melâmet, ihlas, vecd, iştiyak hallerini de temaşa eden bir gelenek olmuştur.

Bayramiyye tarikatının, Dede Ömer Sikkînî tarafından kurulan Melâmiyye,  Akşemseddin (ö.863/1459) tarafından kurulan Şemsiyye ve Mehmet Muhyiddin Üftâde (ö.988/1580) tarafından kurulan ve Aziz Mahmud Hüdâyî (ö.1038/1628) tarafından yayılan Celvetiyye kolları vardır.

Hacı Bayram Veli her şeyden önce ilim ve tasavvufu birleştirmeyi başarmış bir sufidir. İslamiyeti ilmi açıdan ele alarak iyice anlamış, önce öğretmen olarak medresede öğrenci yetiştirmiş, sonrada tasavvuf hayatına atılmıştır. Mutasavvıf olarak dünyayı ret ve terk yerine, onu imara yönelmiş, etrafındakileri de bu konuda teşvik etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli’nin bu yanı devrine göre çok ileri bir görüş ve davranışı gösterir.

Müritlerini el emeği ile geçinmeye yani toprağı işlemeye ve el sanatlarına yönlendirmiştir. Kısacası herkese çalışma tavsiyesinde bulunmuş, kendisi de buğday, arpa, burçak yetiştirerek onlara yaşayan örnek olmuştur. Bu şekilde müritlerini toprağa bağlı yaşamaya teşvik ederek Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen Türk göçerlerin yerleşik hayata geçmesini sağlamış, Anadolu’da kalıcı Türk birliğinin sağlanmasında ve Osmanlı Devleti’nin medeniyet yolunda aşama kaydetmesinde önemli rol oynamıştır. Hacı Bayram Veli’nin koyduğu imece usulü, yani hasadı bütün köylülerin katılımı ile ortaklaşa toplama yöntemi bugün bile hala Anadolu’da uygulanmaktadır. Anadolu’da ondan başka aynı etkiyi sağlamış bir mutasavvıf yoktur.

Hacı Bayram-ı Veli’nin güzel âdetlerinden biri de tekkesinde sürekli bir kazan kaynatmasıdır ki bu âdet kök olarak Orta Asya tasavvuf geleneğine, Hoca Ahmet Yesevi‘ye dayanır. Tekkesindeki bu kazanda sürekli gece gündüz burçak çorbası kaynar; gelen geçen, zengin fakir, büyük küçük, kadın erkek herkes içerdi.

Hacı Bayram-ı Velî ve tarikatının en önemli özelliği Türkçenin kullanılmasıdır. Müderris olarak uzun yıllar görev yapan Hacı Bayram-ı Velî, çok iyi derecede Arapça ve Farsça bilmesine rağmen, dönemin modasına uymamış, Türkçeye rağbet etmiş, Anadolu halkının sade dilini kullanmıştır. Bu çığır kendisinden sonraki Kaygusuz Vizeli, Şeyh Himmet Efendi gibi Bayramîlerle devam etmiştir.

(Yayınlanma Tarihi : 11.02.2024  -  Sohbetin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

 

ENOK’UN  KİTABI

Günümüzde “Peygamber  Enok’un Kitabı” adıyla yayınlanan kitap ilk olarak 1773 yılında James Bruce tarafından Habeşistan’da (şimdiki Etiopya) bir mağarada bulunmuştu. Enok ismi İbranice olup Hanok ismiyle aynıdır. Bu nedenle “Hanok’un Kitabı” diye de tanınmıştır. Bu kitabın iki farklı nüshası vardır. Biri Rusya’da bir  manastırada bulunmuş ve Slav dilinde muhafaza edilmiştir. Bunun adı “Hanok Sırlar Kitabı”dır. İkinci kitap ise James Bruce’un bulduğu “Harok’un Kitabı”dır. Hanok İbranice bir kelimedir ve Kitabı Mukaddes’de (Tanah) geçmektedir. Fakat Kitabı Mukaddes’te bu kitaptan bahsedilmemektedir. Biliyoruz ki MS 90 civarında hangi dini metinlerin Kitabı Mukaddes’de yer alacağı belirlenmişti. Ancak içlerinde “Enok’un Kitabı” yoktur.

Enok’un Kitabı’nın ne zaman yazıldığı kesin olarak belli değildir. Ancak kitapta anlatılanlara göre Nuh tufanından daha önce yazıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda bu kitap niçin kaybolmuş veya terk edilmiştir? Bunun cevabı belirsizdir. Fakat şu kadarı tahmin edilebilir ki, Yahudi Ruhban otoritelerin hoşlanmadıkları birçok hususun bu kitapta yer alması bu kitabın dışlanmasına neden olmuş olabilir. Kitaptaki çeşitli atıflar o zamanki dini çevreleri rahatsız ettiğinden, daha sonraları 1. Konstantin tarafından da saptırıcı (apokrif) olduğu düşünülerek kutsal metinler külliyatından çıkarılmış ve kaybettirilmiştir. Birinci İznik Konsili’nde de (325) Tevrat’tan tamamen çıkarılmıştır.

Enok’un kitabı üzerine yapılan araştırmalar sonucu, onun sadece bir kişi tarafından yazılmadığı ve ilerleyen yıllarda farklı kişilerin kitaba ilaveler yaptığı anlaşılmaktadır. Kitabın orijinal dilinin Aramice olduğu düşünülmektedir. Enok’un Kitabı’ndaki ifadeler Enok’un gerçek bir peygamber olup olmadığı sorusunu ortaya atılmasına neden olmuştur. Kitabın içeriği bir vahiy bilgisi midir? Kitap’ın babları incelendiğinde İslam dini ile örtüşen ve örtüşmeyen kısımların olduğu görülmektedir.  Kitapta İslam ile örtüşmeyen hususlar bulunduğundan Ekon’un kitabının ilahi bir özelliği yoktur. Yani kitabın tamamı vahiy yoluyla Ekon’a indirilmemiştir. Bütün bunlar Ekon’un gerçek bir peygamber olup olmadığı sorusunun ortaya atılmasına neden olmaktadır. Kitabın tamamı göz önüne alındığında Ekon’un bir peygamber olduğunu söylemek zordur. Ancak Ekon’un kitabı İsrailoğulları tarafından tahrif edilerek, içine birçok hayali ve nefsi şeyler sokulmuş olabileceği mümkündür. Çünkü bunu İsrailoğulları tarih boyunca daima yapmışlardır. Tevrat ve Talmud’daki tahribatların hepsi bu nedenledir.

Enok’un kitabında anlatılanların ve peygamberler tarihinin detaylarından hareket edilerek bazı İslam alimleri Enok’un Peygamber Hazreti İdris (as) olabileceğini ortaya atmışlardır. Hazreti İdris hakkında İslam alimleri aşağıdaki bilgileri ifade etmişlerdir. Hazreti İdris, Kur’an-ı Kerim’de Meryem suresinin 56. ve 57. ayetlerinde anlatılmaktadır: “Kitapta İdris’i de an, çünkü o çok doğru bir peygamberdir. Onu yüce bir yere yükselttik.” (Meryem, 19/56,57) O yüce yer dördüncü kat semadır.

Enok’un kitabında anlatılanlar, Hazreti İdris hakkında İslam alimlerinin söyledikleri arasında bir paralellik mevcuttur. Bu nedenle Enok’un Hazreti İdris olduğu düşünülmüştür. Enok’un göğe yükselmesi yalnız Tevrat’ta değil aynı zamanda İncil’de de karşımıza çıkar. Enok farklı uygarlıkların kültürlerinde farklı isimlerle karşımıza çıkmıştır. Antik Yunan bilginlerinden olan Hermes’in adıyla özdeşleştirilen araştırmacılar olduğu gibi, Enok’un adını Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth ile ilişkilendirilirler de bulunmuştur.

Ezoterik akımların üzerinde durdukları ve araştırmalarına dayanak gösterdikleri en önemli tarihi şahsiyetlerden biri şüphesiz ki Enok’tur.  Özellikle Masonluk, Kabalacılık gibi örgütlerde Enok büyük bir öneme sahiptir ve bu figür öğretilerin ve sembollerin oluşturulmasında etkili olmuştur. Enok’un kitabında birçok alegorik (sembollerle) dille anlatımlar vardır. Bu sembollerin arkasında birtakım sırların mevcut olduğunu düşünen insanlar bunları kullanmak istemişlerdir. Özellikle masonlar bu sembollerdeki güçleri keşfederek dünyaya hâkim olmayı düşünmektedirler. Aynı düşünce Siyonistlerde de vardır. Acaba bu semboller gerçekten ilahi bir gerçeği haiz midirler? Yoksa insanların hayal gücüyle oluşturdukları şeyler midir? Gerçekte sembolik ifadeler Ledünî ilminde de mevcuttur. Ancak Enok’un kitabındaki semboller ne kadar Ledünî ilmine göre ifade edilmiştir. Bu konuda şüphe etmek gerekir. Çünkü başta masonlar ve kabalistler olmak üzere bütün ezoterik akımlar geçen süre içinde bu sembollerle dünyaya ve insanlara hâkim olamamışlardır. Ayrıca ledünî ilmin sembolleri Allah’ın izni olursa etkili olabilirler. Ezoterik akımların Allah Teâlâ’dan böyle bir izinleri var mıdır? Bunun cevabını bilmiyoruz. Fakat Allah’ın Siyonistlere bu konuda izin verdiğini düşünmüyoruz. Çünkü Siyonistler dünyada tarih boyunca zulmetmişler ve halende zulüm yapmaya devam ediyorlar. Allah Teâlâ zulmedenleri sevmez.

Bugün dünyadaki bütün İslam mabetlerinde, camilerde ve türbelerde Yahudilerin masonik sembolleri yerleştirilmiştir. Böylece Müslümanların manevi dünyalarını ve güçlerini bozacaklarını düşünmektedirler. Bunların hiçbir faydası yoktur. Yahudiler bu konuda boşuna uğraşıyorlar. Müslümanların manevi güçleri Allah’ın memurlarının ellerinde mevcuttur. Ancak Allah izin vermeden bu güçleri kullanamazlar. Bir gün gelecek, bu güçler kullanılacak ve dünyada tekrar İslam hâkim olacaktır. Yahudiler, masonlar, siyonistler bu güçlerin tozunu bile ellerinde bulundurulamazlar. Onlar sadece kendilerini aldatıyorlar. Sonunda galip olan Allah’ın dostları olacaktır. Bu Allah’ın Müslümanlara müjdesi ve vaadidir (Maide, 5/56).

(Yayınlanma Tarihi : 03.02.2024  -  Yorumun  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

TALMUD

Talmud Yahudi sözlü geleneğinin ve Rabbânî hukukunun temel eseridir.  Talmud “çalışma, öğrenme, öğretim” mânasında İbrânîce bir kelimedir. Yahudi geleneğinde Tevrat’ın yorumu olarak görülen Talmud hukukî, etik, felsefî-teolojik ve tarihî konular üzerine “rabbi” diye anılan Yahudi din âlimleri tarafından yapılmış (m.s. II-VI. yüzyıllar) tartışma ve yorumlardan meydana gelen öğretiyi ifade eder. Mişna ve Gemara adlı iki bölümden oluşur. Tanah’tan (Ahd-i Atîk) sonra en kutsal Yahudi metni kabul edilen Talmud, Tevrat ve diğer Ahd-i Atîk bölümleri üzerine tefsir mahiyetindeki Midraş metinleriyle birlikte Rabbânî literatürü teşkil eder.

Yahudiler nazarında Kitab-ı Mukaddes'ten sonra en önemli yeri işgal eden Talmud iki kasımdır: 1. Mişna (Daha çok şifahî dînî gelenekleri ihtiva eder), 2. Gemara (bir nevi Mişna'nın tefsiridir). Bugün Tevrat dedikleri kitabın, Allahü Teâlâ tarafından Musa (as)’a gönderilen hakiki Tevrat olmadığı şüphesizdir. En eski yazılan Tevrat nüshası ile, Musa (as) arasında iki bin sene vardır. Musa (as), Tevrat’ın “Tabut-i sekine”ye, yani “Mukaddes Sandığı”na konularak muhafaza edilmesini ümmetinin âlimlerinden istemişti. Süleyman (as) Mescid-i Aksa’yı bina edince, Ahid sandığını buraya koymuş ve sandığı açtırmıştır. Sandık açılınca, içerisinden yalnız Evamir-i Aşere, yani on emrin yazılı olduğu iki levha çıkmıştır.

Kur’an âyetlerinde Yahudilerin Tevrat’ı tahrif ettikleri, kelimeleri başka kelimelerle değiştirdikleri, bazı bölümleri gizledikleri, okurken ağızlarını eğip bükerek değişiklik yaptıkları, kitabın bir kısmını da unuttukları ifade edilmektedir (Maide, 5/13,41).

Prof. Elliot Friedmana göre bugünkü Tevrat, Musa (as)’dan birkaç asır sonra yaşayan beş haham tarafından kaleme alınmış ve Azra adındaki haham bunları tek tek toplayarak, Ahd-i Atikin asıl nüshası olduğu iddiası ile çoğalttırmıştır. Hiçbir ilahi dinde bulunmayan, insanlara zulüm telkinleri, Peygamberlerden bazılarına karşı çok çirkin ve makamlarına yakışmayacak isnatlar vardır. Hakiki Tevrat’ta ise, tezatlar bulunacağından söz edilemez.

Fransız papazlarından, Richard Simon da, “Historia Critique du Vieux Testament” adlı kitabında, Tevrat’ın Musa (as)’a vahiy edilen Tevrat olmadığını, sonradan farklı zamanlarda yazılarak bir araya getirildiğini belirtmiştir. Papazın bu kitabı toplattırılmış, kendisi de kiliseden kovulmuştur.

Bugün, Yahudilerin Torah, Hristiyanların ise, Ahd-i Atik dedikleri kitapları okuyan bir kimse, Allahü teâlâ tarafından indirilmiş bir kitap değil, fuhuş, müstehcenlik ve ahlaksızlığı öğreten bir seks kitabı okuduğunu zan eder. Bu kitapların, Allah kelamı olmadığını anlayan batılı birçok papaz ve fen adamları, pek çok kitaplar neşrederek, hakikati herkese duyurmaya çalışmışlardır.

XIII. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlara ve Yahudi olmayanlara yönelik karşıt ifadelerle Îsâ ve Meryem’i aşağıladığı, Kitâb-ı Mukaddes’e ters ve gayri ahlâkî ifadeler içerdiği gerekçesiyle Avrupa’da çeşitli dönemlerde Talmud’un okunması yasaklanmış, toplatılmış ve yakılmıştır.

Tanrıya inanmak, Yahudiliğin temel başlangıç noktası değildir. Yahudilik dini, tamamen gelenekler üzerine kurulmuştur. Bir Yahudi için din, Allah’ın hoşnutluğu ve yakınlığından çok, üstün ırk inancını ve koyu gelenekleri ifade eder. İbadetlerde yüceltilen Allah değil, Yahudilerin kendileridir. Siyonist akidenin bir değer esası da Nil ile Fırat nehirleri arasında kalan toprakların Yahudiler için “vaat edilmiş topraklar” olduğu inancıdır. Bu inanca göre bu topraklar üzerinde “Büyük İsrail’in” kurulması ve bundan sonra kurulacak “Dünya Krallığına” öncülük etmesi, Siyonizm’in gayesidir. Bu Siyonist akide, başta Türkiye olmak üzere, Ortadoğu ülkelerini ve bütün dünya insanlığını tehdit eden ırkçı ve ayrılıkçı bir ideolojidir. Siyonist akidenin, bütün insanlığa teklif ettiği tek şey, “ya öleceksin, ya da kölem olmaya rıza göstereceksin” dayatmasıdır.

Talmud’a göre Yahudi olmayanlar insan sayılmazlar hepsi sadece ehli hayvandırlar ve hiçbir hakka sahip değildirler. Yalnız Yahudilere insan denir. Yahudi olmayanlara insan denilmez (Baba Batra-114b). Talmud metinlerinde bir Yahudi kadının uygunsuz yollara sapmasında ya da kendisini kiralanmasında bir sakınca yoktur. Bu hareketler içinde olanların yargılanması söz konusu değildir. İşte böylece Yahudiler insan soyunu ortadan kaldırmak ve yok etmek için ve bu yollara sapılması için en büyük teşvikçidir. Böyle bir kitap insan cinsine mensup bir millete nasıl anayasa olabilir ve bu kitabı yazanlar hangi anayasa ile dünyaya hüküm edeceklerdir? İşte bu sebeple Avrupa krallarının ve papaların Yahudilerin dünya kamuoyundan sakladıkları Talmud’u adeta yarışırcasına yakmış olmalarının sebebi böylece daha iyi anlaşılmaktadır.

(Yayınlanma Tarihi : 26.01.2024  -  Yorumun  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

TEVRAT’IN  TAHRİF  EDİLMESİ

Yahudi kaynaklarında Hz. Mûsâ’nın yazdığı söylenen Tevrat’ın tahrif edildiğine ilişkin pek çok bilgi vardır. Kaynaklara göre güneydeki Yahuda Krallığı’nın başına geçen Hz. Süleyman’ýn oğlu Rehoboam ve kendisiyle birlikte bütün Yahuda halkı Tevrat’ı terketmiştir. Daha sonra Yahuda krallarından Ahaz (MÖ 736-716) Tevrat okumayı yasaklamış ve mâbeddeki Tevrat’ı mühürletmiş, Menasseh (MÖ 687-642) Tevrat’tan Tanrı’nın isimlerini çıkarıp yerine putların isimlerini koydurmuş, Amon ise (MÖ 642-640) Tevrat’ı yakmıştır. Menasseh’in zamanında Hz. Mûsâ’nın yazdığı söylenen ve mâbedde muhafaza edilen asıl nüsha kaybolmuştur. Kral Yoşiya döneminde (MÖ 640-609) mâbedin tamiri sırasında tesadüfen ortaya çıkan Tevrat, Bâbil Kralı Buhtunnasr’ın Yahuda topraklarına girip Kudüs’ü kuşatması üzerine mâbeddeki mahzene saklanmıştır. Kudüs Talmudu’ndaki rivayete göre Tevrat günümüzde hâlâ saklandığı bu yerde durmaktadır. Bugünkü Tevrat’ı yazıcı-âlim Ezra ortaya çıkarmıştır. Bâbil sürgünü sonrasında Ezra, İsrâil topraklarında yaşayan Yahudiler arasında tamamen unutulan Tevrat’ı sözlü yorumuyla birlikte yeniden oluşturmuştur. Talmud’a göre Ezra yeni Tevrat’ta bazı değişiklikler yapmıştır.

Görüldüğü gibi Allah tarafından gönderilen Tevrat, daha sonra Yahudiler tarafından tahrif edilmiştir. Yahudiler Tevrat’ta hoşlarına gitmeyen hükümleri kendi nefislerinin arzusuna göre değiştirmişler ve sonra da bunları insanlara “Allah’ın sözü” diye yutturmaya çalışmışlardır. Ancak bu şekilde Yahudiler başkalarını değil kendilerini aldatmaktadırlar. Çünkü Tevrat’taki değiştirilen hususlara bugün kimse inanmamaktadır.

Tevrat'ın nesilden nesile sağlam bir şekilde intikali konusunda Yahudi din adamlarının en büyük suçu, bu ilâhi kitabı okuma keyfiyetini kendi tekellerine almış olmalarıdır. Bundan dolayıdır ki Tevrat Yahudi halkının bildiği ve okuduğu bir kitap mahiyetini alamamış, halk bu Allah Kelâmından kopuk yaşamıştır. Daha sonraları Yahudiler arasında bid'at ve cehalete dayanan uygulamalar ortaya çıkınca, din âlimleri bir yandan bid'at ve cehaletle mücadeleye girişmiş, bir yandan da bozuk inanç ve uygulamalara karşı Tevrat'tan kanıtlar bulmaya çalışmışlardı. Tevrat'tan kesin cevap bulamadıkları hususları da bizzat kendileri Tevrat'a eklemişlerdir.

Yahudi âlim ve hahamları, kesin cevap bulamadıkları noktalarda Tevrat'ı yalnız kendi anlayışları doğrultusunda yorumlamakla kalmamışlar, uygun gördükleri metinleri ekleyerek bazı yerleri de çıkarmışlardır. Sonuçta bu ilâve ve çıkarmalar gerçek Tevrat'ı tanınmaz hale getirmiştir.

Tevrat’ın ardından gönderilen İncil de yine insanlar tarafından bozulmuş, her iki kitap da insanlara yol gösterme vasfını yitirmiştir. Neticede Yüce Allah son olarak adı geçen kitaplardaki tahrifatları düzeltmek ve tüm insanlığa doğru yolu göstermek maksadıyla Kur’an’ı göndermiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın gönderilmesiyle diğer ilahî kökenli kitapların hükmü ortadan kaldırılmış olmaktadır.

Kur’an-ı Kerim son ilahi kitap ve Hazreti Muhammed (sav) son peygamberdir. Hazreti Muhammed’in getirdiği şeriat kıyamete kadar geçerli olacaktır. Daha önce gelmiş olan şeriatların artık hükmü yoktur. Bu nedenle bütün insanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar İslam dinine uymak zorundadırlar. Aksi halde kâfir olarak ahirete sorgulanacaklardır.

Bu gerçeklere rağmen, hâlâ Yahudiler kendi yanlış inançlarında ısrar etmektedirler. Kendilerine vaat edilen toprakları ele geçirmek için Filistin’de kanlı bir soykırım yaparak masum ve korumasız insanları katletmektedirler. Aslında siyonistler de Tevrat’ın bu uydurulmuş vaatlerine gerçekte inanmamaktadırlar. Ancak dünyayı tek başlarına hakim olmak için Tevrat’ı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Tevrat’ı kullanarak başta Yahudiler olmak üzere bütün insanları, siyonizmin hedeflerinin Tanrının bir emridir diye kandırmaya çalışmaktadırlar. Ancak siyonistlerin bu yaptıkları yanlarına kâr kalmayacaktır, hem bu dünyada hem de ahirette en şiddetli azaba uğratılacaklardır. Bu çok uzak değildir. 30 sene sonra Yahudiler Ortadoğu’dan kovulacaklar ve dünyada tekrar zilleti yaşayacaklardır. Bütün bunlar kendi elleriyle kazandıklarının sonucudur. Bu Allah Teâlâ’nın bir sünnetidir. Allah Teâlâ vaadinden dönmez.

“Bu da yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzenidir. Halbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.” (Fatır, 35/43)

“Allah’ın vaadi budur. Allah vaadinden caymaz, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/6)

“Yahudiler kıyamete yakın devlet kurarlar, fakat bu devlet payidar olmaz.” (Hadis)

(Yayınlanma Tarihi : 20.01.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 2                              Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Vahdet-i Vücûd ve

Vahdet-i Şuhûd                   Oku

Hakikat Arzı                         Oku

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî   Oku

Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) 

Oku

Yunus Emre (ks)                 Oku

Şeyh Galib ve İnsanın Değeri  Oku

Hüsn ü Aşk                          Oku

Su Hayatın Sırrıdır              Oku

Su Kasidesi                           Oku

İsmail Hakkı Bursevî (ks)   Oku

Hacı Bayram-ı Velî (ks)       Oku

Ana Sayfa

Hakkımızda

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce