İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

ORYANTALİZM  (3. Bölüm)

Oryantalizm İslam medeniyetini yok sayıp, tarihi köklerinden kendilerine yeniden bir medeniyet kurma hayali, bağımsızlığını kazanan hemen hemen tüm İslam ülkelerinde yaşatılan ve sonradan üretilmiş bir ideolojidir! Oryantalistler Müslümanların ruhundaki manevi direnme gücünü kırmak için İslami eserleri incelemişlerdir. Sonunda Arap ülkelerinde, zamanla izleri silinmiş, Arapların Müslüman olmalarıyla adı sanı unutulmuş tarihi ırkçılığı körüklüyorlar. Mısır'da firavuncuğu, Suriye Lübnan ve Filistin'de Fenike'ciliği, Irak'ta Asuriliği canlandırmaya çalışıyorlar. Mısır'da firavunculuk, Suriye'de ve Irak'ta Asurculuk, Kuzey Afrika'da Berberilik, Suriye ve Lübnan'da Fenikecilik, Türkiye'de Şamancılık'ın diriltilmesini teşvik etmişlerdir.

Oryantalistlerin eserlerinde en göze çarpan husus, yazdıklarının kendi şahsi görüşleri olmayıp, bir tabiat kanunu gibi, kimsenin soru sormaya cesaret edemeyeceği, itiraz edemeyeceği mutlak hakikatler gibi sunulmasıdır. Küstahlık ve gururda o kadar ileri gitmişlerdir ki, Müslümanlara dinlerini nasıl reforme etmeleri gerektiğini emretme hakkını kendilerinde görürler. Hatta kendilerini o kadar bu işe kaptırmışlardır ki, artık dinimizi bile onlar bize öğretmeye kalkmaktadırlar.

Emperyalizm, bedenden önce ruhların köleleştirilmesi programıdır. Kolonyal toplulukların öncelikle zihin dünyalarının ele geçirilmesi gerekirdi. Bunun içinde kapsamlı ve disiplinli eğitim programları düzenlenmeli, kolonilerdeki geri kalmış insanlar (!) eğitilmelidir. Batının Yahudi-Hıristiyan ve seküler medeniyeti, Avrupa ile sınırlı kalmayacak kadar büyük ve önemli bir hazinedir. Gerektiğinde zorla kabul ettirilmelidir. Sömürgecilik, modern Avrupa'nın kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu bir kaynaktır. Sömürgeleştirilmiş öteki üzerinden kurulan hayali kimlikler, Avrupalı aydınların kendilerini daha iyi ve daha üstün hissetmelerine de katkı sağlıyordu. Avrupalı milletlerin kendi aralarında gözetmek durumunda oldukları eşitlik ilkesi, batılı olmayan toplumlar için geçerli değildi.

Batı oryantalizminin gerçek amacı, Müslüman Doğu ülkelerinin dilini, dinini, tarihini, kültürünü mükemmel bir şekilde öğrenip bu ülkelerin ele geçirilerek yeniden kurulmasında, yönetilmesinde ve sömürgeleştirilmesinde kullanmaktır. Oryantalizm, misyonerlik ve sömürgecilik gücüne dayanarak günümüze kadar gelebilmiştir. Oryantalizm ruhbanların ve misyonerlerin omuzlarında ayağa kalkmıştır. Kilise, Müslümanlığı karalama ve onu Avrupalı mensuplarına çirkin bir imaj ile sunmak için oryantalistleri görevlendirmiştir. Bunların çoğu aynı zamanda Hıristiyan din adamıydılar. Müslüman toplumların birçoğunda, sömürgeciliğin izleri kalmıştır. Batıcılık, Müslümanlar arasında tehlikeli bir alçaklık kompleksi hissi oluşturan bir dünya görüşünü temsil eder. “Gelin batıyı her yönüyle benimseyelim” gibi sloganlar ürettiler. Taklit ve aşağılık kompleksi ile bazı genç yazarlar eskiye karşı savaş açma konusunda cesaretlendirilmiştir. O günden beri, eskinin adı gericilik ve ilkellik olurken, yeninin adı da ilericilik ve uygarlık olmuştur. Müslüman doğuda reform, batı düşüncesini kötü bir şekilde taklit etmekten ibarettir. Oryantalistlere bağlanıp onlara hizmetçi olan, kendisini batılı değerlere teslim edenler, kültürel, ruhi ve psikolojik şahsiyetini kaybederler ve zamanla da kendini tam bir yabancı gibi hissederler. Batılılaşmış Müslüman gençlik, oryantalistlerin güç sahibi olduklarına inanan ve kuvvetin sadece Allah'a ait olduğunu bilmeyen kimselerdir.

Batı güdümüne giren toplumlar her zaman dağılmış, parçalanmış ve özüne yabancılaşmıştır. Beyaz efendilerine teslim olmuş sömürge aydını, kendini batı kültürünün bir parçası olarak görür. Bu kültür alanının dışına çıktığında kimliksiz, kişiliksiz, önemsiz bir varlık olduğunu düşünür. Oryantalist A. J. Toynbee (1889,1975)’nin sözünü tekrar hatırlayalım: “Türkiye'yi küçük görmekte haklıyız. Çünkü bizi taklit edene niçin saygı duyalım. Ben ancak medeniyetime katkıda bulunabilecek olana saygı duyarım.” İşte batılı olmaya çalışmanın karşılığı. Bu utanç verici sözlere muhatap olmamak için ülkemiz insanları asırlarca yaşadığı ve içine sindirdiği kültürünün, ahlak ve din anlayışının gerçeklerini yeniden ele alıp öğrenmeye ve yaşamaya çalışmak zorundadır. Toplum olarak bunu yapmaya mecburuz. Aksi halde Oryantalizmin darbeleri ile parçalanıp dağılmak zorunda kalacağız. 

Şimdi, Müslüman akademisyenlere düşen görev, oryantalistlere verilen cevapları akademik bir disiplin dahilinde ele alıp sistemli bir şekilde bir araya getirmek olmalıdır. Sorun büyüktür ama çözüm bu kadar da basittir. Bir gün gelecek, evlatlarımız ve torunlarımız, batılıların koyduğu tenkit ölçüleriyle, onların ilimlerini, itikatlarını eleştirecekler ve bir de bakacaklar ki, bugün bize yakıştırdıkları çelişki ve karışıklıkların çok daha fazlası kendilerinde mevcut! O zaman geldiğinde, batılı yazar ve siyasilerinin faziletin kırıntısını dahi taşımadıkları, üstelikte ahlaksız ve vicdansız oldukları ortaya çıkmayacak mı?” İlimlerimizin ve tarihimizin kaynaklarını öğrenmek üzere -ellerinde Müslümanların yazdıkları eserlerden başka kaynak olmadığını bile bile- batılılara başvurma devri artık geçmiştir. Artık, ilmi hazinelerimizin üzerindeki tozları silkeleyip, sağduyu ve hür şahsiyet şuuruyla, manevi değerlerimizi, bütün ihtişamıyla gün ışığına çıkarmanın tam zamanıdır.

Oryantalizm ve misyonerliğin kalıntılarından Müslümanlar kendilerini temizlenmeye çalışmalıdır. Maalesef  Müslümanlar misyonerlik ve oryantalizme karşı koyma gereğini bile doğru dürüst anlamamaktadırlar. Oryantalistlerin İslam aleyhine yaptıkları konuşmaları cevaplandıracak birimlerinin oluşturulması gerekir. Oryantalizmin söylediklerine bir çoklarımız, "boş sözler" der, geçeriz. Ama bunlar, bizimle savaşırken düşmanlarımızın kullandığı silah ve ateştir. Demir ve ateşe ancak demir ve ateşle karşılık verilir. Bilim alanında demir ve ateş ise çalışmak, sürekli çok çalışmaktır.

(Yayınlanma Tarihi : 04.06.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

ORYANTALİZM  (2. Bölüm)

Oryantalizm kendisini Batı’daki aydınlanma dönemindeki üretilen fikir ve düşüncelere dayandırmak çabası içindedir. Bunu çeşitli propagandalarla doğu insanına inandırmaya çalışmıştır. Buna bazı insanlar inanmış ve oryantalizmin ortaya koyduğu düşünceleri batılılaşma olarak benimsemiştir. Bunların yanlış olduğu, oryantalizmin asıl amacının insanları sömürmek olduğu birçok yazar tarafından anlatılmıştır. Bu konuda birçok kitap yayınlanmıştır.

Batılı ruh kendi olumsuzluklarını ötekinin üzerine yıkarak, günahlarından arınmayı düşünmüştür. Yunan’da yabancıyı barbar olarak gören düşünce, bütün batı tarihi boyunca değişmeden devam etmiştir. Avrupa bireyi, her şeyi kendisi için isteyen, maddeye ancak ona sahip olmak ya da egemen olmak için yaklaşan bir bencilliğe sahiptir. Oryantalizm, batılı emperyalist efendilerin Doğuyu işgal etmelerini meşrulaştırmış ve altyapısını hazırlamıştır.

Bazıları oryantalizmin bilimsel bir faaliyet olduğunu iler sürmektedirler. Onlara göre Oryantalizm bilimsel merak kaynaklı olup, bilinmeyen olarak nitelendirilen ve gizemini koruyan Doğu’nun dillerini, kültürlerini araştıran bir disiplindir. Bu kesim, araştırmalarını objektif bir metotla yürüttüklerini savunsalar da, yaptıkları çalışmalarda Batı’nın Doğu üzerindeki maddi/manevi sömürgecilik faaliyetlerini görmezden gelmişlerdir. Oryantalistlerin araştırmaları bilimsel havaya bürünmüş bir şekilde saklanan emperyalist hedeflerdir. 

Batının Doğu incelemelerinde akademik bir gayeye rastlamak neredeyse imkansızdır. Tercüme veya fihrist çalışmaları, görünürde ilmi çalışma gibi gözükse de gerçek hedefleri, Allah'ın kitabı hakkında insanları şüpheye düşürmek amacı taşımaktadır. Amaçları ilmi araştırma değil, fikir propagandası ile  İslam dinini yıkmaktır. Müslüman geçinen yarı aydınlar, oryantalistlerin tesiri altında kalmışlardır. Batı kültürünün tesiri altında kalan bu aydınlar, oryantalistlerin gözüyle İslam'ı ve Müslümanları değerlendirmeye başlamışlardır. Onlar oryantalistlerin gerçek olandan başka söz söylemeyeceğini, onların son derece hassas ilmi metotlara uygun hareket ettiklerini zannetmişlerdir. Bunun sonucunda aydın kesim hem kendi kültürlerinden habersiz kalmışlar hem de gerçeğin tek ölçüsünün Batı'da olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Oysa bu yanlışlarını geç te olsa anlayacaklardır. Onların asıl yanılmalarının sebebi   eski metinleri okuyup anlamadaki zorluğu göze alamamalarıdır

Aydın sınıf, batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş ve aşırı derecede batı hayranlığına müptela olmuştur. Batı karşısında toplumun her alanında ve her kesiminde içselleştirilmiş bir eziklik taşımaktadırlar. Oryantalistlerin takipçileri, batıyı kendilerine kıble ve hayatlarının rehberi yaptılar. Bunun sonucunda aydın kesim hem kendi kültürlerinden habersiz kalmış hem de gerçeğin tek ölçüsünün Batı'da olduğunu kabul etmiştir. Bu durumumuz yabancıları bile şaşırtmakta ve zihinsel ve entelektüel köleliği anlayamadıklarını söylemektedirler. Bir yanı ile Müslüman, bir yanıyla Batılı fakat kendini ne İslam medeniyetine ne de batıya ait hisseden insanlar bu ikili ruh halinin ağır baskısı altında sürekli krizlere maruz kalacakları muhakkaktır.

Avrupa sömürgecilik hareketini modernleştirme/medenileştirme söylemiyle yapar. Avrupa kendini evrensel değerlere sahip takdim eder. Oryantalizm, merkezi Avrupa olmak üzere, dünyanın her yerinde kolonicilik ve emperyalizmle hem eş anlamlı hem de eş amaçlıdır. Batılı kendisini şöyle savunuyor: “İslam Orta Çağa sıkışıp kalmıştır. Batı tarafından çıkarılması gerekmektedir, bu siyasi işgali ya da ekonomik işgal şeklinde olabilir. O halde batılı bireylerin, İslam coğrafyasında yaptıkları için vicdan azabı çekmesine gerek yoktur. Çünkü Batı, medeniyete kavuşturmak için işgal etmektedir. Doğu, Batı tarafından zorla geliştirilmelidir.” Bunun sömürgeciliği meşru kılan yapısı oldukça açıktır. Sömürgecilik, evrimci ve ilerlemeci tarih anlayışı, ilkel toplumların ancak dışarıdan radikal müdahalelerle dönüşebileceği kabulünü de insanlara dayatmakta idi.

Oryantalizmin doğu ülkelerini sömürme ve insanları düşünce yönünden etkisiz hale getirme çabaları bugün de aralıksız devam etmektedir. Özellikle İslam’ın gerçek anlamını insanların kafalarından silmek için birçok yönden saldırılmaktadır. Ilımlı İslam, Dinlerarası Diyalog ve sahte tarikatlar bunlarla ilgili bazı örneklerdir. İnsanlarda batı hayranlığı oluşturularak zihinlerin doğru çalışması dumura uğratılmıştır. Bu propagandaların etkisinde kalan insanlar kendi eski kültür ve inançlarını terk ederek, kendilerini tamamen sömürme amacıyla oluşturulan batı kültür ve inançlarını benimsemektedirler. Bu doğu toplumlarının intihar etmesi demektir.

Bugün de bu olumsuzluklar devam etmektedir. Ancak bunun böyle ebediyen devam etmesine imkân yoktur. Çünkü insan eliyle üretilen bütün sistemler ve yönelişler muhakkak çelişkilere sahiptir. Bu çelişkiler zamanla artacak ve dünya bir kaos ortamına dönüşecektir. Bu 3. Dünya Harbi demektir. Bunun göstergeleri günümüzde mevcuttur. Ancak bu tehlikeleri güç ve kudret sahibi ülkeler umursamamaktadırlar. Kendilerinin güçlü oluşları, onların daima üstün ve galip olacakları inancını yaratmıştır. Fakat bunun böyle olmadığına tarih şahitlik etmektedir. Tarihte birçok güçlü devletler sonunda harplerle, istilalarla ve hastalıklarla çökmüşlerdir. Bugün de aynı şeylerin vuku bulması yakındır.

(Yayınlanma Tarihi : 01.06.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

AZİZ  MAHMUD  HÜDAÎ (ks) HAZRETLERİ

Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri Anadolu’da yetişen en büyük Allah dostlarından biridir. Asıl adı Mahmud olup “Hüdâyismi ve “Azîz” sıfatı kendisine sonradan verilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin neslinden olup, “seyyid”dir.

Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri bir asra yakın ömür sürmüş ve yedi Osmanlı Sultanın devrini idrâk etmiş bir gönül ehlidir. İlim, tasavvuf ve edebiyat sahalarında parlak bir hüviyete sahip bulunan Hüdâyî Hazretleri, mâneviyat rehberleri arasında müstesnâ bir mevkii hâizdir. Allah rızâsı istikâmetinde ihlâs, samîmiyet ve gayret üzere hareket eden Hüdâyî Hazretleri, sahip olduğu zâhirî ve bâtınî ilimler sebebiyle hem sultanların hem de bütün halkın sevdiği bir Hakk dostu olmuştur.

Hüdâyî Hazretleri Osmanlı Devletinin yavaş yavaş duraklamaya başladığı bir dönemde yaşamıştır. Kendisi bir yandan sultanların âdil, gayretli ve mâneviyat bakımından güçlü ve zinde olmaları için büyük himmetler sarf etmiş, bir yandan da birtakım kargaşadan bunalan devlet ricâlinin ve halkın gönül yaralarını usta bir hekim gibi sarmasını bilmiştir. Bundan dolayı hemen herkes, onun sohbet, irşad ve hizmet sofrasına koşmuş ve ferahlamıştır. Dergâhı, gönüllerin huzur ve saâdete kavuştuğu bir mekân olmuştur.

Aziz Mahmud Hüdaî 948'de (1541) Şereflikoçhisar'da doğdu. Çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'da ilk tahsiline başladı. Daha sonra İstanbul'a giderek Küçükayasofya Medresesi'ne girdi. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nazırzade Ramazan Efendi'nin yardımcısı oldu. Talebelik ve yardımcılık  yıllarında bir yandan da Halvetiyye tarikatına mensup Küçükayasofya Camii Şeyhi Nüreddinzade Muslihuddin Efendi'nin sohbetlerine devam etti.

1573'te Mısır'dan dönüşünde Bursa Perhadiye Medresesi'ne müderris ve Cami-i Atik Mahkemesi'ne naib tayin edildi. Hocası Nazırzade ise Bursa Mevleviyetine getirildi. Bursa'ya gelişinin üçüncü yılında hocası vefat etti. Talebelik ve yardımcı öğretmenlik yıllarından beri tasavvuf çevresiyle yakın teması bulunan Hüdayî, hocasının ölümünün üzerinde bıraktığı derin tesir sebebiyle resmi görevlerinden ayrılarak daha önce vaaz ve sohbetlerine katıldığı Muhyiddin Üftade'ye intisap etti. Üç yıl gibi kısa bir zamanda seyrü sülûkunu tamamladı.

Üsküdar'da Hüdayî Dergah'nın bulunduğu yeri 1589 yılında satın aldı. Dergahın inşaatıyla daha yakından ilgilenmek için ikametgahını Rum Mehmed Paşa Camii civarına nakletti. 1595'te dergahın inşaatı tamamlandı.  1599 yılında Fatih Camii vaizliğini bırakarak Üsküdar Mihrimah Sultan (iskele) Camii'nde perşembe günleri vaaz vermeye başladı. Sultan Ahmed Camii'nin açılışında (1616) ilk hutbeyi Aziz Mahmud Hüdayî okudu ve her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabul etti. Üsküdar'da bulunduğu yıllarda Bulgurluda da bir çilehane ile bir hamam yaptırdı. Çilehanenin bulunduğu yerdeki Bulgurlu köyü, llısuluk tarlaları ve Gaziler tepesinin bir kısmı I. Ahmed tarafından ferman-ı hümayunla Aziz Mahmud Hüdayi adına tescil edildi.

Celvetiyye Tarikati, Bayramiyye tarikatının Aziz Mahmud Hüdayî tarafından kurulan bir koludur.  Tasavvufta ilk dönemlerde bir meşrep ve makam adı olan “halvet” ve “celvet”, daha sonra birer tarikat adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hüdayi de, "Bizim tarikimiz hem Halveti hem Celveti'dir" diyerek tarikatının Halvetiyye ile iç içe olduğuna işaret eder. Öte yandan Celvetiyye'nin Bayramiyye ile doğrudan ilgisi vardır.

Hüdayî Hazretleri, halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir halkası meydana getirmiştir. Devrin padişahlarıyla yakın ilgi kurmayı başarmıştır. lll. Murad, I. Ahmed ve ll. Osman gibi padişahlara mektuplar yazmış, öğütler vermiştir. IV. Murad'a saltanat kılıcını kuşatmıştır. Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi'ne katılmıştır.

Tekkesi, İstanbul'un en önemli tasavvuf ve kültür merkezi olarak hizmet görmüş, bu dergahtan pek çok ilim ve fikir adamı, şeyh ve müsikişinas yetişmiştir. Hüdayî Dergahı’na bağlı müelliflerin en meşhuru, şüphesiz , Ruh’u-l  Beyân sahibi  Bursalı İsmail Hakkı'dır.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin Sultan I. Ahmed Han’ın talebi üzerine yaptığı şu duâsı ne kadar mânâlı ve güzeldir: “Yâ Rabbî! Kıyamete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip ruhumuza Fâtiha okuyanlar bizimdir… Bize mensub olanlar, denizde boğulmasınlar; âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler; imanlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!..” Bütün ulemâ ve evliyâ, bu duanın kabul olduğunu, bu yola mensub olanların denizde boğulmadıklarını ve pek çok kimsenin vefat günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirmişlerdir.

(Yayınlanma Tarihi : 23.05.2024  -  Sohbetin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

ORYANTALİZM (1. Bölüm)

Oryantalizm, İslam’ın yorumlanmasına yönelik disiplin yaratmak için tasarlanmış  bir sömürgeci stratejisidir. Eğer, bu strateji sayesinde Müslümanların kafalarında şüpheler yaratıp çelişkiler arttırılabilseydi, insanların İslam’a olan bağlılığı zayıflatılacak böylece ve sömürgeciler, İslam ülkelerini hakimiyetleri altına almaya  güç yitirebilir hale geleceklerdi. Oryantalizm ile uğraşanlara “oryantalist” denir, Arapçası “müsteşrik”tir. Oryantalist (müsteşrik) yakın, orta ve uzak doğuyu dili, edebiyatı, uygarlığı ve dinleri ile incelemeye çalışan batılı bilim adamları için kullanılan bir terimdir. Oryantalizmle Doğu, Batılı gözle yeniden tanımlanır. Batı karşıtı olarak gösterilen Doğu, rahat bir vicdanla sömürülebilmek için ötekileştirilmiştir.

Oryantalizm, özellikle Müslüman doğu medeniyetinin (din, edebiyat, dil ve kültürü dahil) bütün unsurlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan bir akımdır. Bu aynı zamanda oryantalizmi “Bir sömürge doktrini” haline de getirmektedir. Oryantalizm, temel çıkış noktası olan Hz. Muhammed (sav)’in asla peygamber olmadığı iddiasını değiştirmiş değildir. Ön yargı değişmemiştir. 19. yüzyılda, çoğu oryantalist misyoner olan yazarların olumsuz peygamber imajı aynen devam eder. Hz. Peygambere ait ortaçağdaki imajla, günümüzdeki modern ortaçağ imajı arasında alabildiğine benzerlik vardır ve bu imaj tarih boyunca tekrar edile gelmiştir.

Oryantalistler tüm araştırmalarında sonucu önceden kararlaştırmışlardır. Onlar İslam'ı, kendi anlayış ve düşünce değerlerine göre değerlendirir ve mahkum ederler. Oryantalistler önce bir konuda kendi kesin yargılarını verdikten sonra, bu yargıyı haklı çıkarmak için veri toplamaya çalışmaktadırlar. Oryantalizm, Haçlı Seferlerinin yenilgilerinin bir neticesidir. İslami araştırmaları, Haçlı Savaşları'ndaki hezimetlerin intikamını alma arzusundan ileri gelmektedir. Oryantalistler İslam'ın yayılmasını iki nedene bağlamışlardır: Şiddet ve cinsellik. Oryantalist söylem ve metinler incelendiğinde, onlardan tehlikeli bir cinsellik anlayışının sızdığı anlaşılacaktır. Bolidor Vercil, "İslam Kılıç zoru ile ve kadın anlayışındaki her şeyi mübah görmesi sebebiyle yayılmıştır." derken, cehaletinden değil kininden konuşmakta idi. Louise Colet, "Doğu kadını bir makineden başka bir şey değildir. Erkekler arasında hiçbir ayrım yapmaz." der. Edward W. Lane, Doğuya dönük tasvirlerinde, “Doğulular aşırı bir cinsellik serbestisi ile ahlakı tehdit ediyor.” diyordu.

Oryantalistler, ilmi gibi gözüken çalışmalarını çoğu zaman İslami bir konuyu çürütme gayesi ile yapmakta, dini inancı ve İslam şeriatını zayıflatma amacını gütmektedirler. Oryantalistler, İslami konularda araştırmaya, zihinlerinde peşin fikirle başlarlar ve o peşin fikre delil aramaya çalışırlar. Kullandıkları delinin sağlamlığı, taşıdıkları peşin fikirleri desteklemesi ile doğru orantılıdır. Bu nedenle, çok kere kişisel olaylardan, genel kurallar çıkarırlar. Böyle olunca da birçok çelişkilere düşerler. Oryantalistlerin gerçekleştirmeye çalıştıkları tek şey, Müslümanların İslam hukukuna sarılmamaları için İslami kaynakların otantikliği konusunda şüpheler uyandırmaktı. 

Oryantalizmin doğunun incelemesi ile elde edilen verileri batının siyasi ve iktisadi amaçları için kullanılmıştır. İngiliz antropolog Jack Goody, “Tarih Hırsızlığı” adlı kitabında, Avrupa’nın ilerlemesini sömürgeciliğe ve merkantalist ekonomiye borçlu olduğunu söyler. Batılıların Doğunun zenginliğine ve kültürel mirasına duyduğu ihtiyaç tarih boyunca sürmüştür. Bugün de hala sürmektedir. Avrupa medeniyeti, Doğunun zenginliklerini hem ticaret hem yağma yolu ile tarih boyunca elde etmiştir. Oryantalistler direkt olarak sömürge dairelerine bağlıdırlar. Oryantalizmin teçhizatları ile kendini geliştiren Batı, oryantalizmi kullanarak Doğuyu sömürmektedir. Emperyalizm için oryantalizm, kesinlikle bir ihtiyaçtır.

Oryantalistlerin hepsi, ya Musevi ya Hıristiyan'dı. Kendi peygamberlerini kabul ederler ama Hazreti Muhammed'in peygamberliğini kabul etmezler. Bu durum, çoğunluğu ruhban, papaz veya misyoner olan bu insanların benliklerine işlemiş dini taassuptan kaynaklanan inadî inkardan başka bir şey değildir. Oryantalistler, Kur’an'ın Allah tarafından indirildiğini de kabul etmezler. İslam'ın da ilahi bir din olduğunu inkâr ederler. Buna delil olarak, İslam dini ile Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki bazı benzer noktalara dayanan kuru iddialar ileri sürerler.

Sömürgeciliğin düşünüş ve görüşü Batının kurumlarında çok güçlü bir şekilde yerleşmiştir. Sömürgeci düşünüş ve görüşlerini devam ettirmek amacıyla ders kitapları ve çocukların hikaye kitapları gençlerin zihinlerini İslam aleyhine düşüncelerle doldurmak için kullanılmaktadır.

(Yayınlanma Tarihi : 18.05.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

HIRİSTİYANLARIN  PEYGAMBERİMİZ (SAV)’E  İFTİRALARINA  REDDİYELER (2. Bölüm)

Hıristiyanlık Hazreti İsa’nın getirdiği İsevilik dininin saptırılmasıyla, Hazreti İsa’dan yüz sene sonra ortaya çıkmıştır. Hristiyanlığın başını çeken ruhbanlar aslında bu saptırılmayı çok iyi biliyorlardı. Fakat bu yeni dinle dünyada bir iktidar ve güç elde ettiklerini gördüklerinden, insanları kandırma yoluna devam etmişlerdir. Dini metinleri insanların kolayca anlamalarına mani olmak için karıştırmışlar ve uzun ve karmaşık cümleler, ifadeler eklemişlerdir. Böylece insanların gözünde, bu metinleri anlayan ve yorumlayan kişiler olarak, manevi bir üstünlüğe sahip olarak gözükmüşlerdir. Bu din onlar için gerçekten insanlara hükmeden büyük bir güç idi.

Fakat yedinci asırda İslam dini ortaya çıkınca, papazlar Hıristiyanlığın batıl bir dini olduğunu anlaşılacağı için paniğe kapılmışlardır. İktidarlarının ve güçlerinin devamını sağlamak için, İslam’a ve onun Peygamberine iftiralarla saldırma ihtiyacı duymuşlardır. Bu iftiraları asırlarca sürdürmüşlerdir. Bugün de bu saldırılar devam etmektedir.

Bu makalemizin 1. ve 2. Bölümlerinde İslam alimlerinin bu iftiralara verdikleri cevaplar ve yapılan reddiyeler anlatılmıştır.  Bu cevapların ve reddiyelerin haklı ve doğru oldukları, artık Hıristiyanlar tarafından da anlaşılmaya başlamıştır. Bu nedenle birçok Hıristiyan araştırmacı, atılan iftiraların yanlış ve haksız olduğunu ifade etmişler ve Peygamberimize gerçek kişiliğini teslim etmişlerdir.

Asrımızda iletişimin yüksek seviyede olması, dünya çapında bilgi alışverişini kolaylaştırmıştır. Bu nedenle özellikle Batı’daki insanlar İslam dini ve Peygamberi hakkında doğru bilgiler edinmişler ve atılan iftiraların yanlış olduğunu görmüşlerdir. Artık Batı toplumlarında papaz sınıfının manevi üstünlüğü reddedilmektedir. Bunun sonunda Hıristiyanlar İslam dinine ilgi duymakta ve gerçek Müslümanlığın ne olduğunu öğrenmektedirler. Bu gidişin sonunda dünyadaki insanların artık papazların uydurduğu dini mesajlara inanmayacakları aşikardır. Bu da Hristiyanlığın din olarak çözüleceğine işarettir.

Bugünlerde birçok Hıristiyan İslam dinine geçmektedirler. Bu gelişmeye bakarak 21. yüzyılın ikinci yarısında İslam dininin tekrar dünyaya hakim olacağını tahmin edebiliriz. Bu durum insanlık için çok hayırlıdır. Çünkü İslam dininin hakim olduğu dünyada sömürü, zulüm ve haksızlık olmaz. Çünkü İslam dini bunları reddeder. Dünyada İslam dini hakim olunca, dünyaya huzur ve adaletin geleceği aşikardır. Bu da insanların hem dünyevi hem de uhrevi menfaatleri için istenilen bir şeydir. Ancak bu gerçeği bugünkü Hıristiyanlığın ruhban liderleri ve onlarla ortak çalışan küresel güçler de bilmektedir. Bu nedenle sahip oldukları gücü ve iktidarı kolay kolay teslim etmeyecekler ve bunun için de savaşacaklardır. Bu güçler iktidarı ellerinde tutmak için her türlü yola başvuracakları aşikardır. Çünkü aksi halde varlıkları sona erecektir.

Bu bağlamda bu işin sonunun 3. Dünya harbine götüreceği beklenebilir. Sonunun yok olma olduğunu gören bu günkü küresel ve dini güçler her hâlükârda savaş çıkaracaktır. Bu da insanlığın, masum insanların perişan ve yok olmaları demektir. Ancak başka bir çıkış yolu da yoktur. Kimse sahip olduğu iktidarı tamamen mağlup olmadan teslim etmez. Bu durum insanların, doğu ve batı, büyük bir dünya harbinin içine itileceğini işaret etmektedir. Bunun göstergeleri ortadadır. Ukranya-Rusya savaşı, İsrail-Filistin savaşı 3. Dünya Harbinin geleceğini haber vermektedir.

Ülkeler arası menfaat ilişkileri keskinleşmekte, her ülke kendi varlığının devamı için bu keskinleşmeyi daha da artırmaktadır. Nükleer silahlara sahip ülkelerin ellerindeki silahları en son aşamada, başka çareleri kalmayınca  kullanacağı muhakkaktır. Bu ise dünyanın cehenneme döneceği anlamına gelmektedir. Bu cehennemi harbin sonunda dünyadaki güç dengeleri alt üst olacaktır. Bugünkü güç sahiplerinin, örneğin Siyonistler, güçlerini  devam ettirebilecekleri şüphelidir. Bu, harpten sonra dünyada yepyeni bir güç dengesinin oluşacağını gösterir.

Ümit ve arzu ederiz ki, harbin sonunda gerçek Müslümanlarının güç kazanarak İslam devletlerini kursunlar. Bu bütün dünyanın menfaatına uygundur. Çünkü İslam adalet, huzur ve refah dinidir. Böyle bir dünyada herkes için, Müslüman olsun veya olmasın, mutlu bir yaşam söz konusudur. Müslümanlar geçmiş yüzyıllar boyunca bunun böyle olduğunu ispat etmişlerdir.

Allah Teâlâ’dan bunu diliyor ve dua ediyoruz. Çünkü O izin vermeden hiçbir şey tahakkuk etmez kainatta. İnanıyoruz ki Allah Teâlâ Müslümanları iktidara getirecek ve İslam şeriatını dünyaya hakim kılacaktır. Sufi abilerimizin bize bildikleri keşif bilgilerinden dolayı böyle bir beklentimiz vardır. Doğrusunu Allah bilir.

(Yayınlanma Tarihi : 11.05.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

HIRİSTİYANLARIN  PEYGAMBERİMİZ (SAV)’E  İFTİRALARINA  REDDİYELER (1. Bölüm)

Hıristiyanlık, Hazreti İsa (as)’ın getirdiği İsevilik dininin saptırılması ile ortaya çıkan bir din anlayışıdır. Hristiyanlıkta dini liderler, papazlar ve ruhaniler, halkın dini ifadeleri kolaylıkla anlamalarına mani olmak için Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahid gibi dini metinleri çok karmaşık ve sadelikten uzak olan ifadeler ve açıklamalarla doldurmuşlardır. Bu karmaşık ifadeleri sıradan bir insanın anlaması zor olunca, kilisenin adamları kendilerini manevi olarak üstün gösterip halkın gözünde birer aziz olarak değerlendirilmişlerdir. Bunu fırsat bilen papazlar, bu dini üstünlükleri ile dindaşlarını sömürmüşlerdir. Günah affetmek, cennette yerler satmak gibi tamamen batıl olan davranışlarla büyük bir ekonomik ve siyasi güç kazanmışlardır.

Papazların bu saltanatı İslam dini ortaya çıkınca sallanmaya başlamıştır. Çünkü İslam, papazların uydurdukları din anlayışını reddetmektedir. Papazlar böyle bir tehlikeyi bertaraf etmek için İslam dinine ve onun peygamberi Hazreti Muhammed (sav)’e karşı cephe almışlardır. Ellerinden geldikçe iftira ve saldırılarla İslam’ı ve Hazreti Muhammed’i karalamaya ve kötülemeye başlamışlardır. İslam’ın ilerlemesi ve birçok ülkede egemen olması, Hıristiyan din adamlarını çileden çıkarmış, bu nedenle Hıristiyanları asırlarca Müslümanlara karşı savaşmaya sevk etmişlerdir. 

Onların asırlarca gösterdikleri gayretin amacı, İslam’ın bir vahiy dini olmadığını ispat etmektir. Ancak bunu başaramayınca onun Peygamberine birçok aşırı iftira ve karalamalarla kendi insanlarının gözünde küçük düşürmeye ve değersizleştirmeye çalışmışlardır. Hazreti Muhammed’in peygamber olmadığını, bir sahtekar olduğunu, Kur’an’ı kendisinin yazdığını, böylece dünya makam ve saltanatının peşinde olduğunu yaymışlardır. Aslında papazlar kendilerinin içinde bulunduğu durumu çok iyi bildiklerinden, kendilerini kurtarmak için kendi özelliklerini Peygamberimize yamamaya çalışmışlardır.

Bu kavga asırlarca sürmüş ve bugün de devam etmektedir. Kendi maddi saltanatları için Hazreti Muhammed’i karalamak ve değersizleştirmek çabaları bugün de devam etmektedir. Bugün hâlâ Hazreti Peygamberin bir şeytani varlık, İslam’ın da bir terör dini olduğu propagandası yapılmaktadır. Fakat asırlarca yapılan bu propagandaya artık batıda da, kendi insanları arasından eleştiriler gelmektedir. Bu nedenle de İslam dinini öğrenmeye çalışan insanların sayısı artmaktadır. Bu durum papazları telaşa düşürmekte, kendi dindaşlarını kaybetme korkusu yaşamaktadırlar. Bunun için zaman zaman kendilerini yenilediklerini insanlara duyurma ihtiyacı duymaktadırlar.

Bu çabalar boşunadır. Artık insanlar Hazreti İsa’nın tanrı olmadığını, sadece bir peygamber olduğunu, teslis inancının batıl olduğunu, papazların günah affedemeyeceğini anlıyorlar. Bu nedenle de birçok Hıristiyan Müslüman olmaktadır. Papazlar bu gidişin önüne geçemeyeceklerdir. Bize göre 40 yıl içinde bütün dünyada İslam dini hakim olacaktır. Böylece papazların dünya saltanatı son bulacaktır. Zafer İslam’ındır.

İncillerin tahrif edilmiş olduğunu söyleyen ve teslisi reddeden Hazreti Muhammed’in, Hıristiyanlar tarafından hakikatin düşmanı olarak ilan edilmesi ve şeytani olduğunun iddia edilmesi gayet tabiidir. Çünkü Hıristiyanlar İncillerde hakikatin ifade edildiğine inanmaktadırlar. Oysa gerçek böyle değildir. Bugün insanların büyük bir kısmı, İncil’in tahrif edildiğini ve teslis inancının batıl olduğunu kabul etmektedir. Ancak Hıristiyan papazlar kendi maddi çıkarları için buna itiraz etmektedirler. Kendilerine haklı çıkarmak için Peygamberimize birçok aşırı iftiralarda bulunmaktadır. Aslında Peygamberimiz İncillerin tahrif edildiğini ve teslis inancının batıl olduğunu söyleyerek hakikatin yanında olduğunu göstermektedir. Hakikatleri dile getiren bir insan şeytani olamaz. Çünkü şeytan daima insana hakikat dışı şeyleri empoze eder. Fakat bu gerçek Hristiyanları ürküttüğü için Peygamberimize iftiralarla saldırmaktadırlar.

Bunlara rağmen Hazreti Muhammed’in kişiliği konusunda bazı batılı oryantalistler gerçeği ifade etmişler ve ona hakkını vermişlerdir. Bunlara aşağıdaki örnekleri verebiliriz:

Montgomory Watt; “Hz Muhammed inancında, tamamıyla kusursuz bir samimiyete sahiptir. Hz. Muhammed aleyhindeki yaygın temelsiz iddialardan biri onun, tutkularını ve şehvetini tatmin edebilmek için kendisinin de sahte olduğunu bildiği dini öğretileri savunan bir sahtekâr olduğudur. Bu din bir hilekârın ya da yaşlı bir şehvet düşkünü işi değildir. Samimiyetsizlik ve sahtekârlık suçlaması…Hala zaman zaman bu tür suçlamalar yapılmaktadır.”

Armstrong: “Arabistan'daki en güçlü adam haline geldiğinde bile lüksten nefret ediyordu. Asla bir takımdan fazla giyeceği olmamıştı. Kendisine hediyeler verildiğinde hepsini yoksullara dağıtırdı.” 

(Yayınlanma Tarihi : 02.05.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

HACI  BAYRAMI  VELΒNİN  TASAVVUF  EĞİTİMİ

Hacı Bayramı Velî (ks) günümüze kadar etkisini sürdüren önemli tasavvuf şeyhlerinden birisidir. Kendisinin tasavvuf dünyasında önemli kılınmasının nedeni, uygulamış olduğu tasavvuf anlayışının bütün çağlarda uygulanabilir olmasıdır. Bu nedenle Hacı Bayramı Velî başta Ankara olmak üzere, Anadolu’nun hem maddi ve hem de manevi gelişimine çok büyük katkıları olmuştur.

Hacı Bayramı Velî insanların tasavvufla kazanacakları en yüksek mertebelere erişebilmeleri için onları her zaman diliminde ve her toplumda geçerli olacak olan değerlerle donatmaya çalışmıştır. Tasavvuf, insanların hayatlarında ulaşabilecekleri en son ve en mükemmel safhadır. Ancak tasavvufa erişmek için sitemizin sloganı olan, “Üç Güzellik: İman, İlim, Tasavvuf” ilkesine göre, önce iman, sonra ilim ve sonra da tasavvuf gelmektedir. Hacı Bayramı Velî bu ilkeleri uygulayan en önemli mutasavvıflardan biridir. Hacı Bayramı Velî bu üç safhayı  insanların öğrenmeleri ve  yaşamaları için çalışmıştır.

Hacı Bayramı Velî bu yolda birçok öğrenci yetiştirmiştir. Dergahında her gün sabah ve yatsı namazlarından sonra zikir meclisleri kurmuş; öğlen vakitlerinde camide tefsir, fıkıh, hadis, kelam, felsefe ve tasavvuf sohbetleri düzenlemiştir. Hacı Bayramı Velî yalnız yaşadığı süre içinde öğrenci yetiştirmiş değildir. Öldükten sonra da ruhu, birçok Allah dostuna ledün ilmini öğretmek için Allah Teâlâ tarafından görevlendirilmiştir. O, bu görevini halen de devam ettirmektedir. İnşallah kıyamete kadar da devam edecektir.

Değerler, insan hayatının gerek bireysel ve gerekse sosyal hayatı bakımından önemli ve yönlendirici bir etkiye sahiptir. İnsanın bireysel hayatının amacını, eylemlerini belirlemek için bazı değerlere ihtiyacı vardır. Aynı zamanda insanın manevi dünyasının da oluşmasını temin eden bazı manevi değerler mevcuttur.  İnsanı insan yapan bu değerlerdir. Bu değerlerle sosyal hayat düzenlenir, bireyler arası ilişkiler faydalı ve düzenli hale gelir.

Ancak toplumlardaki hayat amaçları farklılaştıkça, değerler de farklılaşmaktadır. Bugün dünyada değerleri esas olarak iki kısma ayırabiliriz.  Bunlar maddi değerler ve manevi değerler. Kapitalist toplumlarda madde temel hedef olarak alındığından, bu toplumların değerleri tamamen maddidir. Bu toplumlarda manevi değerler dikkate alınmaz. Buna karşılık İslam toplumlarında maddi değerlerin yanı sıra manevi değerlere de yer verilmektedir.  Bu farklılık insanların hem dünya hayatlarının hem de ahiret hayatlarının sonuçlarını etkilemektedir. Maddeyi hedefleyen değerlerle yaşayan toplumlarda manevi değerler dumura uğramış, böylece bu insanların ahiret hayatları kararmıştır. Ancak İslam topluluklarında bu değerlerin dengeli olması, Müslümanların  gerek dünya hayatının gerekse ahiret hayatının hedeflerinin bir arada tutarlı bir şekilde gerçekleşmesine imkan sağlamaktadır. Böylece insanlar için hem dünya hem de ahiret hayatının amacı olan mutluluklar kazanılmış olacaktır.

Hacı Bayramı Velî’nin tasavvuf eğitiminde kullandığı değerler, insanların tasavvuftan en yüksek faydayı temin etmelerini sağlamak içindir. O, bu değerleri  bütün müridlerine ve diğer insanlara uygulamak için gayret göstermiştir. Hacı Bayramı Velî’nin önem verdiği ve uygulamaya çalıştığı değerler şunlardır: İman etmek, kendini bilmek, çalışmak, ilim sahibi olmak, sabırlı olmak, paylaşmak.

Hacı Bayramı Velî’nin camii ve türbesi tarih boyunca, hem Ankara hem de çevresi için önemli bir ziyaret mekanı olmuştur. Bunun nedeni insanlarımızın türbe ve camileri manevi birer kaynak olarak görmeleridir. Halk Hacı Bayramı Velî’nin huzurunda sıkıntılarından, dertlerinden, bunalımlardan kurtulmak için dua etmekte ve Hacı Bayram Velî’nin tevessülü ile dualarının Allah tarafından kabul edileceğine inanmaktadırlar.

1925 yılında, türbelerin kapatılması kanunuyla birlikte, Hacı Bayramı Velî’nin türbesi de kapatılmıştır. Ancak bu durum halk tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Ankara’nın başkent olması nedeniyle bazı yollar yıkılmış, mahalleler yeniden  adlandırılmaya  başlanmıştır. Hacı Bayram Mahallesinin adı da  Ögüst Meydanı   olarak değiştirilince, bu durum da halk tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Çünkü türbenin civarında eski Yunanlılardan kalma bazı tarihi kalıntılar Ögüst adıyla anıldığından, o mahalleye Ögüst Meydanı adı verilmesi hiç te yakışan bir şey olmamıştır. Ancak ilk Cumhuriyet döneminde yapılan faaliyetlerin amacı, toplumdaki İslam inancını ortadan kaldırmaya yönelik olduğundan, Hacı Bayram mahallesinin adının da değiştirilmesi ve İslam dışı bir ad verilmesini anlamak bu bağlamda kolaydır.

(Yayınlanma Tarihi : 22.04.2024  -  Sohbetin  tamamını okumak için tıklayınız)

HIRİSTİYANLARIN  HZ. MUHAMMED (SAV)’E  İFTİRALARI

Hristiyanlar İslam’ın yükselişi karşısında çaresiz ve etkisiz kalınca, yalan ve iftiralarla İslam’ın önüne geçmeye çalışmışlardır. Bunun için İslam peygamberi Hazreti Muhammed (sav)’e en kaba ve aşağılayıcı iftiralarda bulunmuşlardır. Bu iftira ve karalamalara bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Ancak buradaki asıl amaç, batılı Hristiyanların ve ruhani kişilerin, insanları İslam'dan uzak tutarak, kendi güç ve iktidarlarının devamını sağlamaktır. Bu nedenle İslam’a ve Peygamberimize en ağır saldırıları kilise papazları ile başlamıştır. Bunların en önemli örnekleri Yuhanna ed- Dımeşkî (675-749)  ve Martin Luther (1483-1546) dir. 

Hz. Muhammed'in peygamberliği hakkında insanları şüpheye düşürtme gayreti, Mekkeli müşriklerden beri devam etmektedir. Hıristiyan papazlar, geçmiş asırlarda müşriklerin söyledikleri şeylerden başka bir şey söylememektedir. Eskilerin (Müşriklerin) mantığı yenilerin de mantığıdır. Zira küfür tek millettir.

Hazreti Peygamber öteden beri Batı tarihinde İslam konusunda hakkında en çok söz söylenen ama aynı oranda öfkelenip hakarete maruz bırakılan şahsiyet olmuştur.  İslam’ın ilk yıllarında yaşamış kilise babalarından Yuhanna ed-Dımeşkî’nin, orta çağ İtalyan şairi Dante’nin, Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in Hazreti Peygambere dair iddiaları ile, 2000’li yıllarda Amerikalı Evangelist Jerry Falwell’in ve diğer çağdaş yazarların Peygamberimiz hakkındaki, sahte bir dinin kurucusu, şehvetperest, şiddet yanlısı, terörist olarak lanse edilen iddiaları nüanslara sahip olsa da temelde aynıdır. Bu nedenle İslam’ın ortaya çıkışından bugüne kadar, Hazreti Peygamber ile alakalı batıdaki iftiralar, mekan ve aktörler değişse de, aslında değişmemiş ve birbirini tekrarlayan bir süreklilik göstermiştir.

Hazreti Peygamber karşıtlığı batıda adeta nesilden nesle aktarılmış bir miras gibidir. 11 Eylül 2001 hadisesi sonrasında ise bu miras özellikle İslam karşıtı aşırı sağ gruplar, partiler, Neocon ve Siyonist Hıristiyanlar olarak da nitelenen radikal Evanjeliklerce, modern versiyonlarıyla devam ettirilmiştir. 2005 yılında İslam dünyasında büyük infiale yol açan Danimarka’daki karikatür krizinin ardından, 2006 yılında bir önceki Papa 16. Benedict’in, Regensburg’ta  Hazreti Peygamber’i, “elinden kılıç düşmeyen şiddet peygamberi” diye niteleyen konuşması, 2008 yılında Wilders’in  “Fitna” adlı 16 dakikalık filmiyle Hazreti Peygamber’i Hitler’e ve Kur’ân’ ı da Hitler’in  Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabına benzeten hezeyanları, Amerika’da İslam karşıtı karanlık odaklarca hazırlanan “Müslümanların masumiyeti” filmi, İran asıllı Hollandalı politikacı Ehsan Jami’nin “Interview with Muhammed” adlı kurgu röportajı, Almanya Münster’de  daha sonra İslam’dan irtidat ettiğini ilan eden İslam kürsüsü profesörü Sven Kalisch’in Hazreti Peygamber’i “mitolojik” bir şahsiyet olarak niteleyen hezeyanı, İran asıllı Hollandalı ateist ressam Hoera Sera’nın Hazreti Peygamber ile Hazreti Ali’yi çirkin bir şekilde tasvir eden resimleri, 2015’te Fransa’daki  Charlie Hebdo karikatürleri bu konudaki bazı örneklerdir.

Bununla beraber hakikatleri gören ve Hazreti Muhammed’e tam olarak hakkını veren batılı yazarlar da vardır. Örneğin, Hz. Muhammed'i 'dalga' ile sembolleştiren Goethe, O'nun şahsiyetine hayranlığını dile getirmiştir. Teslisi reddeden Goethe, "Hepimiz İslam'ı yaşıyoruz" der. Dünyanın en meşhur ilk 100 kişisi arasında ilk sıraya Hz Peygamberi koyan Amerikalı astrofizikçi M. Harc; Hz. Peygamberin hadislerini derleyen ve hatta Müslüman olduğuna dair de bilgiler bulunan meşhur Rus yazar Lev Tolstoy; Hazreti Peygambere dair 1859 tarihli “Mahomet” adlı şiirinde övücü ifadeleri bulunan ünlü Fransız romancı Victor Hugo; 1762'de yayınladığı “Le Contrat Social” ile adeta Hazreti Peygamberin bir propagandasını yapmış Fransız filozof, romancı J. J. Rousseau; R. Maria Rilke ve Alman A. Schimmel bu anlamda zikredilebilir.

Çıkar peşinde koşan ve sahip oldukları statükoyu ellerinde tutabilmek isteyen Hıristiyanlar, İslam dinini ve onun Peygamberini iftiralarla karalamaya çalışmışlardır. Onlar ayrıca kendi çıkarları için Hazreti İsa’nın dinini de suistimal ederek onu Tanrı ve Allah’ın oğlu ilan etmişlerdir. Fakat İslam karşıtlarının asırlarca uğraşmalarına rağmen İslam’ın yayılışına mani olamamışlardır. Tam aksine İslam dünyanın her yerinde insanların kalbine tesir etmiştir. Bunun sonunda Hıristiyanların büyük bir kısmı artık kendi din adamlarının iftira ve aldatmalarına inanmaktadırlar. Bu nedenle İslam’a ilgi ve yöneliş dünyanın her tarafında gittikçe artmaktadır.

(Yayınlanma Tarihi : 17.04.2024  -  Yorumun  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

HIRİSTİYANLARIN  İSLAM  KARŞITLIĞI

Hıristiyanlık İslam’a karşı olan mücadelesinde iki yol kullanmıştır. Birincisi siyasi ve askeri mücadeleler. Bu mücadele içinde haçlı seferleri ve şark politikası uygulanmıştır. İkinci yol ise kalemle mücadeledir. Bu mücadelede tarihi bilgiler tahrif edilmiş, kurgusal masallar anlatılmış, efsaneler uydurulmuş, hakaret ve aşağılayıcı bir dil kullanılmıştır. Buradaki amaç kendi dinlerindeki uydurulmuş hususların üstünü örtüp, dindaşlarına kendilerini haklı gösterme çabası olmuştur. Bu nedenle tarih boyunca İslam dininin ilkelerine ve onun Peygamberine haksız, yanlış ve hakaret dolu ifadelerle karşı konulmuştur.

Batı’nın İslam’a ve Müslümanlara karşı bu kadar düşmanca davranmasının nedenlerinden biri, İslam’ın dünyanın muhtelif bölgelerinde Hristiyanlığın önüne geçen ve kazanan tek ve yegane din olmasıdır. Batı’nın İslam’ı düşman bir din olarak görmesinin başka bir nedeni de, Amerikalı filozof Norman Daniel’in belirttiği gibi, sömürgecilik ve misyonerlik hizmetlerinin Müslümanlar tarafından engellenmesidir. 19. yüzyılda sömürgeleştirme faaliyetleri Hıristiyanların Müslümanlarla olan ilişkilerinin temelini oluşturuyordu. Sömürgeciler İslam’ı kendilerine en büyük düşman olarak görüyorlardı. Örneğin Edinburg’ta İslami çalışmaları kuran  oryantalist Sir William Muir (1819, 1905), 1879 de yayınladığı “The Muhammedan Controversy  (Muhammedan Tartışması) adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Muhammedenizm Hristiyanlığın muhtemelen yegane, en açık ve yenilmesi en zor düşmanıdır.”

Günümüzde batı dünyasının bilinçaltında Müslümanlar 'öteki' olarak kodlanmıştır. Arapların ardından, batının Osmanlı ile yüzleşmeye başlamasından sonra Avrupa'nın ötekisi, Müslümanlar anlamında Türkler olmuştur. Örneğin Martin Luther'in, “Türklere karşı Ordu Vaazı” eserinde ve Erasmus'un, “Barbarlara karşı Türklerle Savaş” adlı eserinde bunu görmekteyiz.

Bununla beraber batının Hıristiyan dünyasında, doğruları görüp ifade eden insanlar da vardır. Örneğin Fransız tarihçi Henry de Boulainvilliers (1658, 1722), İslam'ı Hıristiyanlığa daha tercih edilebilir bir din olarak görmekte, Hz. Peygamberi de bir peygamber olarak takdir etmektedir. Aydınlanma dönemlerinde, batılı yazarlar İslam'da ruhban sınıfının olmaması, peygamberin oğul ilah olmaması gibi hususları olumlu olarak öne çıkarmışlardır.   İngiliz tarihçi H. Stubbe (1632, 1676)'nin, 1671'de yazdığı Peygamber öven eseri, “An Account of the Rise” adlı eseri batıda ancak 1911 yılında basılabilmiştir.  Goethe, Peygamberimizi öven şiirler yazmıştır. İskoç asıllı tarihçi Thomas Carlyle (1795, 1881) ise Hz. Muhammedi peygamberlerin en doğrusu olarak nitelendirmiştir. M. Hart, N. Tolstoy, Lamartine de Peygamberimizi öven yazılar yazmışlardır.

Tarih boyunca Hristiyanlar, özellikle dini iktidarı ellerinde bulunduran papazlar, İslam'ın aleyhine risaleler yayınlayarak İslam'a birçok iftira ve hakaretlerde bulunmuşlardır. Ancak 15 asırdan beri yaptıklarının sonucunda ellerine bir şey geçmemiştir. Onlar başladıkları noktada aynen devam etmektedirler. Bundan sonra da ellerine bir şey geçmeyecektir. Çünkü onlar Allah'ın dinini söndüremeyeceklerdir.

“Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff, 61/8)

Bu ayetin hükmü onların başarılı olamayacaklarına işaret etmektedir. Artık Hristiyanlığın saltanatı sona ermektedir. Bu bilgi çağında insanlar, papazlar tarafından nasıl kandırıldıklarını anlamaktadırlar. Bu nedenle de Hristiyanlar arasında İslam'a yöneliş artmıştır. Papazlar ne kadar iftira ve yalanlarına devam etseler de, bu gelişmeye mani olamayacaklardır. 21. asırda İslam tekrar yükselecek ve dünyaya hakim olacaktır. Bunu Allah Teâlâ'dan ümit ve niyaz ediyoruz. 

(Yayınlanma Tarihi : 09.04.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

HIRİSTİYANLIKTA  TESLİS  İNANCI  BÂTILDIR

Hz. İsa (as) Allah Teâlâ’nın bir peygamberidir. Kendisine semâvi bir kitap olan İncil verilmiştir. Hz. İsa, Hz. Musa (as)’ın dinini terk eden ve saptıran Yahudilerin tekrar Hz. Musa’nın dinine dönmeleri için tebliğ ve irşâd görevini yapmıştır. Yahudilerin her türlü uygunsuzluğu, ahlaksızlığı ve putperestliği terk ederek doğru yola girmelerini temin etmek için onlara 3 sene süren peygamberliği süresince vaaz ve nasihatlerde bulunmuştur.

Hz. İsa’nın vaaz ve nasihatları o devirdeki Yahudilerin bir kısmını rahatsız etmiştir. Çünkü Hz. İsa onlara haram ticaretle uğraştıklarını ve toplumda sapık ilişkiler içinde olduklarını bildirmiştir. Bu ise onların çıkarlarına dokunmuştur. Bu nedenle bu Yahudiler, gerçek şeriatın onlara zarar verdiğini görünce, Hz. İsa’yı Romalılara şikayet ederek öldürülmesine çalışmışlardır. Ancak Hz. İsa çarmıha gerilmeden önce Allah tarafından göğe yükseltilerek Yahudilerin zulmünden kurtarılmıştır.

Bundan sonra Yahudiler Hz. İsa’nın vaaz ve nasihatlarını saptırmak ve halkı kandırmak için ellerinden geldiğince çalışmışlar yaptılar.  Pavlus adında bir Yahudi, Hz. İsa’yı görmediği halde, sanki ondan duymuş gibi uydurma sözlerle halkı sapık inançlara yöneltmiştir. Hz. İsa’nın tanrı olduğunu ileri sürmüştür. Pavlos burada aslında Hz. İsa’nın getirdiği şeriatı kendi menfaatlerine uygun olarak kullanmayı amaçlamaktadır. Bunda da başarılı olmuştur. İnsanlara Hz. İsa’nın esas tebliğini değil kendi sapık düşüncelerini kabul ettirmiştir. Buna muhalefet eden olduysa da bunların güçleri çok azdı ve sesleri fazla çıkmadı.

Hz. İsa’nın tebliği Yahudilerin sınırlarını aştı ve dünyaya yayılmaya başladı. Ancak dünyanın büyük bir kısmı putperest idi. Putperestler kendi inanışlarını İseviliğe  monte ederek insanlara uydurma bir din anlayışı empoze ettiler. Buna en çok gayret edenler, o toplumlarının güçlerini ellerinde bulunan kişilerdi. Bu kişiler, bu yeni din anlayışıyla dünyadaki hakimiyetlerini devam ettirmeye çalıştılar. Bunun için eski Mısır, Hint ve Yunan’daki “Üçlü Tanrı” anlayışını İseviliğe monte ettiler. Böylece teslis inancı oluştu. Bu yeni oluşan dine de Hıristiyanlık denildi.

Hıristiyanlığı yöneten papazlar, bu dinin yardımıyla kendilerine büyük bir itibar ve dünyalık sağladılar. Halkın gerçeği anlamaması için dini inanışları karışık ve çelişkili ifadelerle süsleyerek birçok yeni dini metinler yazarak yayınladılar. Halk bu metinleri anlamakta zorluk çektiği için, bu metinleri bırakıp kutsallığı papazlara bıraktılar. Onlar da bu kutsallık kisvesi altında insanları kolaylıkla sömürdüler. Dünya tarihi bu sömürünün detayları ile doludur.

Teslis inancı da bu sömürünün bir parçasıdır. Bugün de papazlar ve ruhban sınıfı bu sömürüye aynen devam etmektedirler. Aklı başındaki insanların yaptıkları itirazları bertaraf etmek için yeni karmaşık yazılımlar ortaya koyarak insanları kandırmaya devam etmektedirler. Bunun en son örneği 1992  yılında yayınlanan “Catechism of the Catholic Church” (Katolik Kilisenin Kateşizmi) adlı kitaptır. Bu kitapta da karışık akıl yürütmeler vardır. Bu akıl yürütmelerini sıradan bir insanın anlaması mümkün değildir. Böylece papazlar dini saltanatlarını devam ettirmeyi amaçlamışlardır.

Muhakkak ki bu böyle devam etmeyecektir. Teslis gibi saçma iddialara insanlar artık inanmamaktadır. Bunun sonunda insanlar İslam dinini tercih etmektedirler. Hıristiyan papazlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bu gelişmeyi durduramayacaklardır. Bir süre sonra bütün dünyada İslam inancı tekrar hakim olacaktır. Bu ise diğer dinlerin insanların gözünde yıkılmaları demektir.

“Allah indinde din İslam’dır.” (Ali İmran, 3/19)

(Yayınlanma Tarihi : 31.03.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

HACI  BAYRAMI  VELΒNİN  ŞİİRLERİ

Hacı Bayramı Velî (ks) Anadolu’nun yetiştirdiği müstesna şahsiyetlerinden biridir. Şiirleri ve yetiştirdiği talebelerinin ilmi, irfanı ve kültürü, Anadolu’nun sınırlarını aşmış ve bütün dünyada etkili olmuştur. Hacı Bayramı Velî’nin bugün dört şiiri bilinmektedir. Bu şiirleri üzerine pek çok nazire ve şerhler yazılmıştır. Bayramı Velî bu şiirlerinde nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi sürecinde yaşananları, kalbin ilâhî aşkla yanışını tasavvufî dilin genel karakteristiği olan sembolik anlatımla dile getirmiştir. Ayrıca dünya hayatının ne olduğu, insanın bu dünya hayatında neleri sorgulaması gerektiğini ifade ederek tam ve gerçek bir rehber olmaktadır.

Dört şiirden başka yazılı eser bırakmamış olan Hacı Bayramı Velî, birçok ilim adamı ve halîfe yetiştirmiştir. Akşemseddîn, Molla Zeyrek, Yazıcıoğlu Ahmed ve Mehmet Bîcân ve damadı Eşrefoğlu Rûmî onun en önemli öğrencileridir.

Hacı Bayrâm Velî, bir müderris ve mutasavvıf kişiliğiyle şiirlerinde, insan denilen en şerefli varlığın yaratılış sebebini; dünyadaki yeri, konumu ve sorumluluğunu; kendi varlığının dışındaki varlıklarla olan münasebetini dinî, felsefi, tasavvufî bir yaklaşımla ele almıştır. Bayramîlik tarikatının usûl ve erkânının bir bakıma özeti mahiyetinde olan “bilmek”, “bulmak” ve “olmak” tasavvurları, Hacı Bayramı Velî’nin şiirlerinde hakim olan unsurlardır.

Şiirlerinin tümüne bizzat kendisi isim vermiş olan Hacı Bayram Velî iyi derecede Arapça ve Farsça bilmesine rağmen şiirlerini Türkçe yazmıştır. Bu sayede Anadolu halkının gönlünde yer etmiştir. Bu husus Anadolu’daki Türk ve İslam kültürünün gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Dört şiiri bugüne ulaşan Hacı Bayramı Velî, şiirlerini kendisi adlandırmıştır. Bunlar, “Çalabım bir şâr yaratmış” mısrasıyla başlayan İlâhî Taksîm, “N’oldu bu gönlüm” mısrasıyla başlayan İlâhî Zikir, muammâ türünde yazdığı “Hiç kimse çekebilmez / Güçtür feleğin yayı” dizeleriyle başlayan İlâhî Savt ve “Bilmek istersen seni / Cân içre ara cânı” dizeleriyle başlayan İlâhî diye adlandırdığı şiirlerdir.

Günümüze intikal eden şiirlerinin sayısının 4 olmasında da bir hikmet vardır muhakkak. 4 sayısı manevi olarak en geniş makama sahiptir. Bu makam sıddıkların makamıdır. 4 sayısı dünya hayatının tümünü çevreleyen bir sayıdır. Yani hükmü bütün dünya hayatını içine alır. Bu nedenle arşı taşıyan meleklerin sayısı dörttür. Bu sayı kıyametten sonra sekiz olacaktır.

Hacı Bayramı Velî’nin günümüzde bilinen şiirlerinin 4 tane olmasını tasavvufi olarak şöyle yorumlayabiliriz. Hacı Bayramı Velî’nin bu 4 şiirindeki anlatılan hususlar dünya hayatının tamamının düzene koymaya yeter. Bu 4 şiirini bilen ve onun tavsiyelerine göre yaşayanlar, dünya ve ahiret hayatlarında saadete erişebileceklerine muhakkak gözüyle bakılabilir.

Hacı Bayramı Velî’nin en çok şerh edilen şiiri İlâhi Taksim adını verdiği şiiridir. Hacı Bayramı Velî, İlâhî Taksim şiirinde gönlü bir şehir olarak sembolleştirmektedir.  Bu şehrin mimarı ise  mürşiddir. Talibin, mürşid tarafından seyr ü sülûk merhalelerini tamamlaması ile vuslata ereceği dile getirilmektedir. Gönül şehrinin imârı ile, mürşid yardımıyla seyr ü sülük merhaleleriyle kalbin tasfiyesi kastedilmektedir.

Bu şiiri şerh edenler arasında müridlerinden Akşemseddin (863/1459), daha sonra Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi (1114/1703), Celvetî meşayihinden Abdülhay Üsküdarî (1117/1705) İsmail Hakkı Bursevî (1063-1652), Bursalı Mehmet Sahafî (1146/1733), Seyyid Muhammed Nûr (1300/1883) bulunmaktadır.

İlâhi Taksim adlı şiirde, gönül şehrinin imârı olarak sembolleştirdiği seyr ü sülûk denilen terbiyeyle kemâle erişip ârif-i billâh olan kişinin kalbinde Sevgilinin tecellîlerinin müşahade edileceğine işaret eden Hacı Bayramı Velî, vuslat denilen tecellîlerin müşâhedesine gönül mimarı olan mürşid terbiyesi neticesinde kalb şehrinin saflaşmasıyla ulaşmanın gerçekleşeceğini anlatmıştır. Ona göre, bu kalb tasfiyesiyle marifet makamlarına ulaşılır ve sâlik artık ârif olur. Marifet muhabbeti iltizam ettiği için de, artık ârif olan sâlik aynı zamanda İlâhî Aşk’a tutulmuş bir âşıktır. Hacı Bayram Velî’ye göre, Bayrâmîliğin üç temel esasını teşkil eden cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilâhi gibi esaslar, İlâhî Taksîm adını verdiği yukarıda açıklamaya çalıştığımız şiirinde şâr metaforuyla sembolleştirdiği gönlün eğitim süreci olan seyr ü sülûk neticesinde kalp şehrinin yeniden yapılanmasıyla elde edilebilecektir.

Hacı Bayramı Velî’nin “İlâhi Taksim” adını verdiği şiirinde anlatılanlar tasavvufun tanımlanmasında yeni bir yolu göstermektedir. Çünkü mutasavvıflar bilir ki tasavvuf “Dilallah”tır. Yani Allah’ın gönlüdür. Şiirdeki gönül kavramı da bu anlamda kullanılmaktadır. Kemâle ermiş olan ârifin gönlü aslında Allah Teâlâ’nın gönlü gibidir. Böylece vahdet gerçekleşmiştir. Allah Teâlâ’nın insanı kendi suretinde yaratmış oluşu da bu ifadeleri teyit etmektedir.

Hacı Bayramı Velî’nin şiirleri sloganımız olan “Üç Güzellik: İman, İlim, Tasavvuf” ifadesini desteklemektedir. İnsanın son amacı tasavvuf ehli olup Allah Teâlâ’da vuslata kavuşmak olmalıdır. Yani kendi gönlü ile Allah’ın gönlünü birlik halinde görmektir. Bunun için de önce tam bir iman sahibi, sonra da tam bir ilim sahibi olmalıdır. Bunları tamamladıktan sonra kâmil bir mürşidin elinde tasavvuf ehli olarak yetişerek sevdiğinde vuslata ermelidir. İşte sonsuz saadet ve kurtuluş budur. İnsanın hayattaki amacı da, sevdiğine vuslata ererek bu sonsuz saadet ve kurtuluşa kavuşmak olmalıdır. Allah Teâlâ’dan bütün insanları bu saadete erdirmesini ümit ve niyaz ediyoruz.

(Yayınlanma Tarihi : 17.03.2024  -  Sohbetin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

HIRİSTİYANLARIN  İTİKAT  ESASLARI

Hristiyanlık, Hz. İsa (as)’ın dinine sonradan verilen bir isimdir. İslâm inancına göre Hz. İsa, diğer peygamberler gibi bir peygamberdir. Allah, kendisine İncil isimli bir kitap indirmiştir. Hz. İsa, insanları tek Allah'a, imana ve ibadete davet etmiştir. Hz. İsa'nın dini, tek Allah'a inanılan bir hak din idi. Ama sonradan bozuldu, değiştirildi.
Hz. İsa hayatı boyunca insanları Tanrı’ya iman etmeye ve onun buyruklarına teslim olmaya çağırmıştır. Pavlus ve diğer din adamları ise İsa’ya iman etmeye çağırarak onu tanrısallaştırmışlardır. Pavlus bugünkü Hıristiyanlığın inanç esaslarının oluşmasını sağlamış, sonraki dönemlerde 325 yılında İznik ve 381 yılında İstanbul konsillerinde bu esaslar Hıristiyan din adamları tarafından kabul edilmiştir.

Hıristiyan inanç esasları teslis, asli suç ve hulul olmak üzere üç önemli esas üzerine kurulmuştur. Teslis, üçleme anlamına gelen ve Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun birleşmesinden meydana geldiğine inanılan Hıristiyanlıktaki Tanrı anlayışına denir. Teslis inancına göre baba, Allah’ı; oğul, İsa’yı; Kutsal Ruh ta  Cebrail’i simgeler. Hıristiyanlık inancında teslis, akılla kavranılamayan, iman edilmesi gerekli olan “ilahi bir gizem / sır”dır. Hıristiyan inancının temelini teslis inancı oluşturur.

Hıristiyanlıkta inanç esasları uzun bir zaman içinde yapılan konsil toplantılarında alınan kararlarla belirlenmiştir. İlk Havariler Konsilinden başlayarak özellikle 4. ve 5. yüzyıllarda yapılan konsillerde belirlenen esaslar Hıristiyanlık inanç sistemini oluşturmuştur.  Havarilerin ortaya koyduğu inanç esasları genel olarak bütün Hıristiyanlarca kabul edilmiştir. 4. yüzyıla ait 12 maddeli inanç esasları şu şekildedir:1- Ben, Tanrıya, kudretli Babaya,2- Ve O’nun Biricik Oğlu Rab İsaya, 3- Bakire Meryem ve Kutsal Ruhtan doğmuş olduğuna, 4- Pilatus zamanında çarmıha gerildiğine, öldüğüne ve gömüldüğüne, 5- Üçüncü gün ölüler arasından dirildiğine, 6-  Göklere yükseldiğine,7- Babanın sağında oturduğuna,8- Oradan ölüleri ve dirileri yargılamak üzere ineceğine, 9- Ve Kutsal Ruha, 10- Kutsal Kiliseye, 11- Günahların Bağışlanacağına, 12- Ölülerin Dirileceğine, Sonsuz Hayata, inanırım.

Konsillerdeki inanç ile ilgili kararlar oradaki insanlar tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla bu inanç esasları tamamen insanların düşündüğü şeylerdir. Bu esasların ilâhi hiçbir yanı yoktur. Hakiki İncil’in metni bilinmediği için bunlar Hz. İsa’nın ilâhi tebliği ile ne kadar ilgili ve uyumlu oldukları belli değildir. Konsillerde belirlenen bu inanç esasları, Hz. İsa’nın göğe kaldırılmasından çok sonra insanlar tarafından yazılan İncillere göre düzenlenmiştir. Bu İnciller hiçbir zaman gerçek İncili temsil etmemektedir. (Bkz. İncil’in Tahrif Edilmesi)

Hıristiyanlıkta Tanrı inancı gizemdir. İman edilmesi gereken bir sırdır. Hıristiyanlara göre bir olan Tanrı’da üç kişi vardır. Bir olan öz/cevherdir. Üç olan ise kişidir. Tanrı’daki kişiler tanrısallığı paylaşmamışlardır. Ancak her biri ayrı ayrı tanrıdır. Baba aynen Oğul gibi, Oğul aynen Baba gibi, Baba ile Oğul aynen Kutsal Ruh gibi tanrıdırlar. Tanrısallığı oluşturan bu üç kişinin her biri birbirinden farklıdır. Bu husus 2000 yılında yayınlanan “Katolik Kilisesi Din ve Ahlâk İlkeleri” adlı kitapta şöyle ifade edilmektedir: “Oğul olan kişi Baba değildir, Baba olan kişi de Oğul değildir, Kutsal Ruh ne Baba’dır ne de Oğul. Temellerinden gelen ilişkiler yüzünden birbirlerinden farklıdırlar. Doğuran Baba’dır, Oğul “doğan”dır, Kutsal Ruh gelendir. Tanrı tekliği üçlüktür… İlişkide karşıtlık görülmeyen yerde (onlarda) her şey birdir. Bu birlik nedeniyle, Baba bütünüyle Oğul’dadır, bütünüyle Kutsal Ruh’tadır; Oğul bütünüyle Baba’dadır, bütünüyle Kutsal Ruhtadır; Kutsal Ruh bütünüyle Baba’dadır, bütünüyle Oğul’dadır.”  Bu ifadelerde bir zorlama olduğu açıktır. Teslisi haklı göstermek için birçok ifade oyunları yapılmaktadır. Ortaya koydukları mutlak doğru olabilecek bir bilgi yoktur.

Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ile ilgili olarak sonradan yazılmış olan İncillere dayanarak aşağıdakileri ifade edebiliriz:  “Teslisin birinci kişisi olan Baba göklerdedir. Oğul da göğe yükseltilmiş, Baba’sının sağında oturmaktadır. Kutsal Ruh ise her an yeryüzündedir. İnananlara iyi düşünceleri o verir. İnsana vaftiz esnasında gelir. Vaftiz inayetini kaybetmeyenlerin içindedir. Kilisede bulunarak Kiliseyi hatadan korur. Bu anlamda Oğul’un Baba’sının yanına dönmesinden sonra insanlar arasında teslisin etkin olan kişisi Kutsal Ruhtur.”

Bugünkü Hristiyanlık uygulamalarında aşağıdaki inanç ilkeleri temeldir: 1)Her çocuk günahkâr doğar. 2)Hazreti İsa, oğul Allah’tır. 3)Allah, insanların günahını affettirmek için, kendi oğlunu haçta öldürmüştür. 4)İnsanlar, Allah’a dua edemez. Ancak papazlar dua edebilir ve insanların günahını affedebilirler. 5)Papa günahsızdır. Onun her yaptığı iş doğrudur.

Hıristiyanlığın tekrar doğru yola girmesi için, çeşitli çalışmalar yapılmış, reformlar meydana gelmiştir. Papaz Luther, Protestanlığı kurarak bazı düzeltmeler yapacağım derken, Hristiyanlığı büsbütün bozmuştur. Kilise, toplumun maddi, manevi bütün hayatına hakim olmuştur. Şöyleki :  A) Kilise günahları itiraf ettirir ve papazlar günah çıkarır. B) Hıristiyanlıkta baba, oğul ve kutsal ruh adına vaftiz olmak kilisenin emridir. C) Nikah kilisede kıyılır. Kilise dışında yapılan nikah geçersizdir.

Bu ilkeler Hıristiyanlığı Kilise içine kapamış, halkın İncillerde yazılanları anlamadan ve yorumlamadan mahrum bırakmıştır. Bu ilkeler Kilisenin insanları asırlarca sömürmesine vesile olmuştur. İnsanlar bazı mantıksız şeylere inanmadıklarını söyleyince aforoz edilmişler ve öldürülmüşlerdir. Böylece taassub ve baskı unsurları taşıyan bir dini inanış maalesef asırlarca Kilise tarafından uygulanmıştır. Allah Teâlâ İslam dinini gönderince Kilise bundan çok rahatsız olmuş ve İslam dinine ve onun Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’e en aşağı iftira ve saldırılarda bulunmuştur. Ancak Kilise insanları artık daha fazla kandıramıyor. Çünkü bugün iletişimin güçlü olduğu çağda, insanlar İslam dini ile ilgili bilgilere kolayca ulaşabilmektedir. Bu bilgileri kendi dinleriyle karşılaştırınca İslam’a hak veriyorlar ve Müslüman oluyorlar. Bu gidişin önünü almak için Kilise kendini yenilemeye çalışmaktadır. Ancak bu çalışmalarla yanlış inanç ve uygulamaların saçmalıkları daha bariz hale gelmektedir.

(Yayınlanma Tarihi : 08.03.2024  -  Yorumun  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 2                              Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Vahdet-i Vücûd ve

Vahdet-i Şuhûd                   Oku

Hakikat Arzı                         Oku

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî   Oku

Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) 

Oku

Yunus Emre (ks)                 Oku

Şeyh Galib ve İnsanın Değeri  Oku

Hüsn ü Aşk                          Oku

Su Hayatın Sırrıdır              Oku

Su Kasidesi                           Oku

İsmail Hakkı Bursevî (ks)   Oku

Hacı Bayram-ı Velî (ks)       Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Şiirleri                                    Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Tasavvuf Eğitimi                   Oku

Aziz Mahmud Hüdaî (ks)    Oku

Ana Sayfa

Hakkımızda

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce