İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

YUNUS  EMRE  (ks)

Türk tasavvuf edebiyatının ve düşünce dünyasının önde gelen simalarından biri Yunus Emre’dir. Onun şiirlerinde ortaya koyduğu fikirler insanların tarih boyunca düştükleri buhranlara ışık tutacak niteliktedir. Onun 13. yüzyılda ifade ettiği fikirler hala canlılığını ve tazeliğini korumaktadır. Bundan sonra da bu durum devam edecektir. Bu nedenle Yunus Emre’nin İslam tasavvufunun çerçevesinde ortaya koyduğu fikirler evrensel niteliktedir. Bunun da nedeni islam tasavvufunun zaman ve mekana bağlı olmayıp ilahi kaynaklı olmasıdır. İslam tasavvufu Dil’allah’tır. Yani Allah Teâlâ’nın Gönlü’dür. Yunus Emre de bu Gönül Bahçesi’nde açan bir çiçektir.

Yunus Emre, Anadolu Selçukluları Devleti’nin Kösedağ savaşında Moğollara yenilerek çöküş dönemine girdiği ve Anadolu tarihinin en karışık dönemlerinden birinde dünyaya gelmiştir. Onun doğum tarihi ve doğduğu yer kesin olarak bilinmemekle birlikte, bazı rivayetlere göre Sakarya Sivrihisar çevresinde bir yerde 1238 yılında doğduğu söylenmektedir. Onun yaşadığı yıllar Anadolu Türklüğünün Moğol akımı ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasi otorite zayıflığıyla, kıtlık ve kuraklıkla perişan olduğu yıllardır. Ayrıca bu, çeşitli mezhep ve inançlar, batıni ve mutezile görüşlerinin yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir zamandır.

Eski kaynaklarda Yunus Emre’nin ümmiliğinden söz edilmektedir. Aşık Çelebi, Yunus’un “Tanrı Mektebi”nde ders okuduğu ifade eder. Bektaşi geleneğinde Yunus ümmi kabul edilir. Ancak Fuat Köprülü’ye göre Yunus’un ümmiliği doğru değildir. Çünkü Yunus devrinin ilim ve felsefi sistemlerinin şiirlerinde yer aldığına dair işaretler bulunduğunu söylemektedir. A. Gölpınarlı ise Yunus’un Sâ’dî’i Şîrâzî’den ve Mevlânâ’yı Celâleddîn-i Rûmî’den tercüme yapacak kadar Farsça bildiğini kaydeder. F. K. Timurtaş’a göre de Yunus ümmî değildir ve büyük bir ihtimalle Konya’da eğitim almıştır.

Yunus Emre’nin mürşidi Tapduk Emre’dir. Ancak tarikatı kesin olarak belli değildir. Bu konuda da değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım araştırmacılar Yunus’un tarikat pîrlerini Horasan’a bağlarken, onun Nakşî, Halvetî, Mevlevî olduğunu veya Kadirîliğe mensup bulunduğunu söylemiştir. Bunların içinde üzerinde en fazla durulan tarikatlar Mevlevîlik’le Bektaşîlik’tir.

Bir halk rivayetine göre Yunus 3000 şiir söylemiş, daha sonra Molla Kasım adlı bir zâhid bunları şeriata aykırı bularak 1000 tanesini yakmış, 1000 tanesini suya atmış, kalan 1000 şiiri okurken, “Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme/Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir” beytine rastlayınca pişman olup tövbe etmiş ve Yunus’un velîliğine inanmıştır. Bu inanışa göre yakılan şiirler gökte melekler, suya atılanlar balıklar, kalan şiirler de insanlar tarafından okunmaktadır.

Yunus Emre, Türk düşünüş edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Onun uzun, devamlı hayat tecrübeleri varlık, yokluk, aşk ve Allah hakkında hummalı zihin yoruşları vardır. Yoksulu zenginden, kâfiri Müslümandan ayırmaksızın, Allah’ın eseri olan bütün insanlara karşı, onlarda Tanrı’dan yankılar bulan, engin bir sevgiyle doludur. Onun, vatan edindiği topraklar üzerinde asıl vatanından bir ömür boyu uzak kalmış bir insan üzüntüsüyle duyduğu gariplikler, kimsesizlikler vardır, özlediği vatan, Tanrı diyarıdır ve Yunus durmaksızın iç ve kafa hareketleriyle olgunlaşıp derinleşen, rind ve coşkun bir derviş hayatını, hep bu anavatana doğru, maddî, manevî yürüyüşlerle geçirmiştir.

Yunus’un şiirlerinde tasavvufun söylenmesi güç fikir ve heyecanları, berrak bir su içindeymiş gibi, hemen görülür. Yunus bu şiirleri, eskiden öğrendiği bazı unutulmaz şiirleri hatırlıyor, onları tekrarlıyormuşçasına kolay söylemiştir. Yunus’un şiirlerinde İslâmî bir duyuş ve düşünüş sistemi olan tasavvuf felsefesi, Yakın Doğu Medeniyetinin ilhamıdır. Fakat, geri kalan her şey, dil, vezin, nazım şekli ve eşsiz bir Türkçe ile söyleyiş, hemen tamamen millîdir. Bunun içindir ki Yunus, yedi yüz yıldan beri gittikçe artan bir ilgiyle, bütün Türk halkı tarafından sevilmiş, okunmuş, taklit olunmuş, şiirleri bestelenmiştir.

Yunus Emre’nin ilk önemli eseri Divan’ıdır. Yunus Emre’nin Divan’ı, çoğunun Türk insanın dilinde yüzyıllardır ilahi formunda söylenegelen şiirlerden oluşuyor. Yunus Divanı’nda aruz vezniyle ve gazel şeklinde söylenmiş şiirler de vardır, fakat şair ilâhilerinin çoğunu ve en güzellerini hece ve dörtlüklerle söylemiştir. Yunus Emre’nin ikinci önemli eseri Risaletü’n Nushiyye (Nasihatlar Kitabı)’dır. Risâletü’n-Nushiyye 707 (1307) yılında mesnevi şeklinde yazılmış 600 beyitlik bir risâle olup Yunus’un seyrüsülûk ehline öğütlerini içerir.  Rishâletü’n Nushiyye, evrensel insanlık değerlerinin İslami bir süzgeçten geçirilerek verildiği küçük bir mesnevidir.

(Yayınlanma Tarihi : 04.06.2023  -  Sohbetin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

İLLUMİNATİ  (2. Bölüm)

Fransız ve Rus ihtilalleri arasında fevkalâde bir benzerlik olduğu gibi, Rus hareketi üzerinde çalışmalar yapan herkesin bileceği üzere, Bolşevik İhtilali Kasım 1917'den bu yana Fransız İhtilali'nin doğrudan bir uzantısı olmuştur. Bu durum, ilk Fransız İhtilali'nin her yönüyle kopya edilmesi gerektiğini sürekli dile getiren ve başlangıçtan itibaren Robespierre’i kendilerine model alan Bolşeviklerin bizzat kendileri tarafından kabul edilmiştir. Ön yargısız bir gözlemci için Rusya'daki Bolşevizm bütünüyle bir Yahudi hareketi olarak görünebilir. Yahudiler, söz konusu ihtilalden evvel uzun yıllar boyunca bu ülkedeki yıkıcı güçler arasında öncü bir rol oynamıştır. Bolşevist hareketinin esas düzeneğini oluşturan 20-30 kişilik bir Komiser veya Lider grubunun %75'i Yahudilerden meydana gelmektedir. Hareketin beyni Lenin ise, Yahudiler de ikinci birer kaptan konumundadır.

Naziler İlluminati stratejisini yürüten temel güçlerden biriydi. Nazilerin görevi İkinci Dünya Savaşı'nı çıkartmaktı. Nazi partisi okült bir organizasyondu. Naziler, Crowley’in  O.T.O.’sunun Alman Thule Cemiyeti ile birleşmesinin ürünüdür. Bu grubunun baş mimarı Bektaşi ve Derviş tarikatlarıyla içli dışlı olan ve sufizm ile ilgilenen Baron Rudolf von Sebottendorf’tur. Thule tarikatının doktrinleri “Atlantisli Aryan Irk” teorisine dayanmaktadır.

1972'de İlluminati, batıdaki doğal kaynakların azalmaya başlamasından endişelenmeye başlamıştı. Bu elitler mutlak gücü yeniden ellerine geçirmek için eski “Yeni Dünya Düzeni” projesini yeniden hayata geçirmeye başladılar. Gücü ellerine geçirmede tek engel Sovyetler Birliği idi. Çünkü o tarihlerde dünyanın doğal enerjisi kaynaklarının büyük bir kısmı SSCB sınırları içindeydi. İlluminati dıştan uygulanacak bir baskıyla Sovyet sistemini çökertmeye karar vermişti. Bu amaçla Rusya'da ki karşıt güçleri kışkırtmak için bir milyar dolarlık bir fon ayrıldı.

İlluminati ideolojisinin hedefi bütün dünyaya hakim olmaktır. Ancak bu hakim olma sevdası karşısında tek güç olarak İslam'ı görmektedir. Bunun için Müslümanların zihinlerinin çeşitli yanlış algılamalarla, yanlış sembollerle doldurarak onları gerçek İslam düşüncelerinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Son asırda inşa edilen Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog, bu amaç için batılı emperyalist ülkeler tarafından Müslümanlara empoze edilmektedir. Bu türlü düşüncelerle İslam inancı yozlaştırılmak ve İslam dinini saptırmak istemektedirler. Bu iş için paralar harcıyorlar. Kendilerine itaat edecek bilim adamı, ilahiyatçılar ve yazarları menfaat karşılığı satın alarak kendilerinin istediği yönde kullanmaktadırlar. Buna bugün için her İslam ülkesinde birçok örnek vermek mümkündür.

İlluminati, 1 Mayıs 1776'da Adam Weishaupt tarafından kurulduktan sonra, görüşlerinden dolayı insanların tepkilerini kendilerine çekmelerine rağmen, gelişmiş ve bugüne kadar gizlenerek devam etmiştir. Nihai amacı bütün dünya egemenliğini ele geçirmek olan bu teşkilat, tarihteki büyük devrimlerden suikastlara kadar birçok olayın arkasında bulunduğu düşünülmektedir. Bununla beraber bu iddia edilen konular kesin olarak kanıtlanabilir değildir. Ancak örgüt içindeki bazı insanların yazdıkları ve konuştukları şeyler, insanları bu yönde düşüncelere sevk etmektedir. Bu nedenle İlluminati tamamen hayali bir teşkilat değildir. Birçok olay özellikle İlluminati ilkeleri ve uygulamaları ile örtüşmektedir. İlluminati uygulamalarında en önemli iki husus, kendisini gizleyebilmeleri ve etrafa korku yaymalarıdır. Bu iki özellik bugün için de varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle insanlar İlluminati ideolojisinin bugün de devam ettiği konusunda hemfikir olmaktadırlar.

Her hâlükârda insanların dünya hakimi olmayı amaç edinmelerinde yanlış bir şey yoktur. Ancak bunun için kullanılan yöntemin doğruluğu sorgulanmalıdır. Yanlış veya haksız yöntemlerle uzun vadede başarılı olunması mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah buna müsaade etmez. Yüce Allah insanların yaptıklarının her türlü yanlış ve haksız davranışlarına bir süre müsaade edebilir. Fakat sonunda bu haksızlık ve zulmü yapanların cezalandırılacağı Kur'an'da haber verilmektedir. Buna örnek olarak Hitler’i verebiliriz. Ne kadar destekli ve güçlü olarak ortaya çıksa da sonunda yenilmiş ve yok edilmiştir.

İlluminati örgütünün kıyamete kadar başarılı olup onun arkasındaki güçlerin  dünyaya ebedi olarak hakim olacakları düşüncesi yanlıştır. Bir gün onlar da İlahi sünnet gereği, yaptıkları haksızlık ve zulümden dolayı cezalandırılacak ve yok olacaklardır. Biz Müslümanlar olarak daima doğru olanın yanındayız. Kim tarafından yapılırsa yapılsın haksızlık ve zulme karşıyız. Bu karşı olmak Müslümanın bir görevidir. Çünkü İslam'a göre zalimlerle beraber olanlar da zalimdirler.

(Yayınlanma Tarihi : 29.05.2023  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

İLLUMİNATİ  (1.Bölüm)

İlluminati tarihin en gizemli cemiyetlerinden biridir. Uzun yıllar çok sayıda komple teorisinin merkezindedir. İlluminati tarihte büyük devrimlerden suikastlara kadar birçok olayın arkasında bulunduğu, son amacının dünyayı ele geçirmek olan gizli ve çok güçlü bir yapı olduğu düşünülmektedir. İlluminati  Alman hukukçu ve akademisyen olan Adam Weishaupt (1748,1830)  tarafından kurulmuştur. Weishaupt erken yaşlarda Cizvitlerden eğitim almıştır. Bu eğitim kendisinde tarikatlara karşı büyük bir nefret uyandırdığından, büyük bir hevesle Fransız felsefecilerinin yıkıcı öğretileri ve Hristiyanlık karşıtı görüşlerine yönelmiştir. Ayrıca kendisine Mısır okültizmi fikri Kölmer adındaki bir tüccar tarafından aşılanmıştır.

Adam Weishaupt, beş yıllık bir meditasyonla eski felsefi sistemleri inceledikten sonra İlluminati (Aydınlanmış olanlar) adını verdiği gizli topluluğu 1 Mayıs 1776'da Bavyera’da kurdu. Bu kuruluşun amacı Dünya Devrimi (İhtilali) planını uygulamaktı. Bu nedenle Weishaupt  gelmiş geçmiş en bilge komplocu olarak vasıflandırılmıştır.

İlluminati Tarikatı Hristiyanlık dinini inkar edip zevk ve keyifleri desteklemiştir. Localarda, ölüm sonsuz bir uyku olarak ilan edilmiş; vatanseverliğin ve sadakatin dar görüşlü ön yargılar olduğu, evrensel iyilikle boy ölçüşemeyeceği bildirilmiştir. Ayrıca, bütün prensleri gaspçı ve birer zorba, bütün ayrıcalıklı sınıflarını ise suç ortağı olarak saymışlardır… Uzun soluklu ve başarılı endüstri ile çoğalan mülkleri koruma altına alan yasaları ortadan kaldırmak; ve gelecekte gerçekleşebilecek bu gibi bir çoğalımın önüne geçmek amacındaydılar. Evrensel özgürlük ve eşitliği, insanlığın daimi haklarını oluşturmak niyetindeydiler… Ve bütün bunlar için yapılması gereken elzem hazırlıklar olarak, bütün dinleri ve sıradan ahlak anlayışını kökünden söküp atmayı ve hatta evlilik yeminleri adına duyulan o derin saygıyı yerle bir edip çocukların eğitimlerini ailelerin elinden alarak aile hayatı bağlarını koparmayı hedefliyordu. Bu maddeler uygarlık tarihinde şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş bir planın ana hatlarıydı. Şimdiye kadar hiç kimse medeniyeti oluşturan kavramların bu kadar ciddi bir şekilde yok etme niyetinde olmadı.

Fransa ihtilalinde Fransız monarşisine indirilen ilk darbeler Almanya İlluminati’sinin konseylerinde tasarlanmıştı. İhtilalin ilk safhalarında düzenlenen gerginliklerin en öne çıkan örneği tarihte “Büyük Korku” olarak bilinen ve aynı gün, 22 Temmuz 1789 ve neredeyse aynı saatte, Fransa'nın bütün kasaba ve köylerinde başlamıştı. İlluminizm ihtilalin ilk iki senesi boyunca kendisini halk ayaklanmaları kisvesiyle perdeledi. Ancak Jakoben Kulüpleri’nin Fransa genelinde oluşum göstermesiyle hakimiyet kurma planı daha da açık olarak ortaya çıktı. Eylül'den önceki günlerde yapılan rahip katliamları ile açılışı yapılmış, dine karşı yürütülen kampanyalar Kasım 1793'te bütün Fransa'ya yayıldı. Eğitime karşı yürütülen kampanyalar, uygarlığın yok edilmesi planının dahi ileriki safhalarını oluştururken, Fransa'nın üretim yapan kasabalarının tahrip edilmesi ve tüccarlarının bellerinin bükülmesi  İlluminati’nin amacına yönelikti.

İngilizler Mısır’ı işgal ederek burayı sömürge haline getirdiler.  Cemalettin Afgani (1838, 1897) İngilizlerin Mısır'daki düzeni yıkmak için kullandıkları bir adamdı. Onun okült etkisi bütün Orta Doğu’ya yayılmıştı. Kırk yıl İngiliz istihbarat elemanı olarak çalışan Afgani’nin şefleri, İslam ve mezhepler uzmanı olan İngiliz  Wilfrid Scawen Blunt ve Edward G. Browne idi.

Cemalettin Afgani'nin kökenleri hakkında elimizde çok az bilgi bulunmaktadır. Afgan olarak bilinmesine rağmen, bazı raporlar onun Yahudi olduğunu belirtir. Bazı araştırmacılar ise onun Afgan değil, İranlı bir Şii olduğunu belirtirler. Ortodoks İslam'da reform yapma iddiası ile yola çıkan Afgani’nin aslında bir “Bahai” olduğu da iddia edilmektedir. “Bahailik” Oxford hareketinin bir projesiydi ve İlluminati'nin “Tek Dünya Dini” planında önemli bir yer tutuyordu.

Arap Yarımadası'nda ortaya çıkan Vehhabilik akımının elemanları İlluminati ajanlarıdır. Vehhabilikle Araplar Osmanlılar karşı kışkırtılmıştı. Bu hareket İngilizlerin “böl ve yönet” politikalarına uygun olarak yapılmıştı. Hareket İslam dinini çarptırmak ve Müslümanların gerçek İslam inanışlarından döndürmek amacını taşıyordu. Vehhabiliğin ortaya çıkması ve yayılması için İngilizlerin kullandığı yöntem İlluminati ideolojisine tamamen uygundu. Bunu İngiliz casusu Hempher’in “Bir Casusun Hatıraları” adlı kitabında yazdıklarından anlıyoruz. Bu kitapta, Ortadoğu'da huzursuzluk, sefalet, cehalet ve hatta salgın hastalıkların yayılması için uzun vadeli planlar yapılmış olduğu anlatılmaktadır. Bunlarla Osmanlı Devleti'nin yıkılması amaçlanmaktadır.

(Yayınlanma Tarihi : 22.05.2023  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

AGARTA  EFSANESİ

Agarta Efsanesi Hint, Tibet ve Mogol kültürü ve geleneğine göre yerin altlarında saklı olan ve dünyanın bazı yerlerinden gizli giriş tünelleri bulunan bir Agarta Devleti’nin mevcut olduğunun ifadesidir. Bu efsaneye göre Agarta Devleti’nin reisi “Dünya Kralı” olup dünyayı din ve bilim dışı (okült, manevi) yönetimini elinde tutmaktadır. Bu kişi hem kudret ve hem de bilgeliği ile dünyanın okült yönetimini idare etmektedir. Bu yönetim insanların yakınında olmasına rağmen onun tanınması kolay değildir.

Bu bir efsanedir ve bir inanıştır. Ancak bu inanışa bugün de katılan ve bu gücü elde etmek ve yanına almak için peşinde koşan insanlar vardır. Böyle insanlar son iki asır boyunca mevcut olmuştur. Bunlara örnek olarak Alman Nazilerin lideri Adolf Hitler’i verebiliriz. Ancak bugün de Agarta Devleti’nin gücünü ele geçirmek ve bu gücün kendilerine hizmet etmesini sağlamak için insanlar büyük bir çaba içindedirler.

Agarte Efsanesi hakkında farklı görüşler de ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre Agarta kavramı daha çok sembolik bir anlama sahiptir. Çeşitli mitolojilerde adı geçen “ulaşılmayan yer”, “yeraltı uygarlığı” gibi kavramlarda da buna değiniliyor. Yani mitolojik hikayelerde oraya ulaşabilenler, hep kalbi temiz olanlar, kendini tanıyanlar olurdu. Aslında bakarsanız “yeraltına inmek” kavramı sembolik olarak “insanın kendi içine inmesi, kendini bulması anlamındadır”. Şimdi gelelim örgüt olup olmadığına. Daha çok yakın zamanlarda batıda yaşamış olan ve çeşitli Mason ve Gül-Haç grupları ile bağlantılı olan mistik düşünürler Agarta kavramını örgüt gibi kullanmaya başlamıştır. Ama milattan öncesine dayanan mitolojik Agarta kavramı, eskiden örgüt olarak hiçbir zaman geçmemiştir.

Agarta Efsanesinin son asırlarda dile getirilen büyük bir kısmı Yahudi kökenlidir. Dünya hakimi olma idealizmi Yahudileri yakından ilgilendirmektedir. İlluminati teşkilatının faaliyetleri, masonik hareketler bu ideali açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle Agarta Efsanesi Yahudileri yakından ilgilendirmektedir. Bugün de bu ilgi bütün şiddetiyle devam etmektedir.

İslam dini Agarta Efsanesi'ni muhakkak ki kabul etmez. Çünkü alemde hakim olan ve onu yöneten tek güç Yüce Allah'tır. Yüce Allah daima her yerdedir. Tünellerde, dağın altında bulunur diye bir iddia anlamsızdır. Bu nedenle Agarta Efsanesi'nin doğruluğuna inananlar İslam inancının dışına çıkmış olurlar.

Agarta Efsanesi genellikle dünya hakimiyetini ele geçirmeye çalışan insanların bir anlayışı olmuştur. Bu insanların dünyayı ele geçirmek için eski mitolojik ve tahrif edilmiş Tevrat ve İncil'deki hikayeleri ele alarak, kendilerine bir yol çizmeye çalışmışlardır. Eski zamanlarda ortaya çıkan fakat asıl nedenleri bilinmeyen bazı mistik olayları kendi çıkarlarına uygun olarak yorumlamışlardır. Buradaki amaç kendilerine ve etrafındakilere Agarta Efsanesine inandırmak ve böylece güçlenmektir. Fakat bütün bir gayretleri boşunadır. Şimdiye kadar bu efsaneyi kullanarak kimse dünya gücünü ele geçirmiş değildir.

Agarta Efsanesi niçin 19. asırdan itibaren ortaya atılmıştır? Bunun nedeni basittir. Yahudiler asırlarca dünyada anti-semitik davranışlarla ezilmişler ve hor görülmüşlerdir. Devamlı sürülmüşler ve kalıcı bir devlet kuramamışlardır. Ancak bu süre içinde ticaret ve özellikle faizcilikle çok zengin olmuşlardır. Bu durumda birleşerek, artık bu ezilmişlikten kurtulmak için 1776'da kurulan İlluminati örgütüne sarılmışlardır. Amaçları bu örgütle dünyaya hakim olmak ve eski zulme uğradıkları günlerin intikamını almaktır. Bu amaçlara hizmet edecek her türlü fırsatı değerlendirmek istemişlerdir. Bunlar arasında tahrif edilmiş Tevrat'ta zikredilen güçleri ele geçirmeyi hedef yapmışlardır.

Dünyanın her bölgesinde olan olağanüstü her olayı Agarta Devleti’ne bağlayarak Hz. Hızır'ın rolünün bu işe uygun olacağını benimsediler. Çünkü Hz. Hızır gerçekten dünyanın her yerinde olabilir. Fizik kurallarına tabi olmayan, ayağının bastığı yerlere hayat veren ve kıyamete kadar yaşayacak olan bir kişidir. Böylece Yahudilik Hz. Hızır ile daima temasta olmak için iki asırdır gayret içindedir. Bu nedenle de İstanbul'daki Yahya Efendi Türbesi civarınıda gerek diri olarak gerekse ölü olarak bekleme içindedirler. Hz. Hızır’la Yahya Efendi'nin her hafta buluştukları bilinmektedir. Yahudiler o türbeye yakın olarak Hızır Aleyhisselam ile yakından temas halinde olmayı amaçlamaktadırlar. Bu amaçları bugün de devam etmektedir.

Agarta Efsanesi’nde dile getirilen olağanüstü olaylar ve iddialar İslam dini tarafından kabul edilemez. Çünkü bu anlatılanlar Yüce Allah'ın tek ilah oluşuna aykırıdır. O’nun gücünün ve kuvvetinin dışında başka bir ilahi güç yoktur. Dolayısıyla Agarta Kralı olarak ifade edilen ilahi güç yanlıştır. Böyle bir kral ve güç yoktur.

(Yayınlanma Tarihi : 15.05.2023  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

ŞEB-İ  ARUS  (DÜĞÜN  GECESİ)

Şeb-i Arus, Türkçe: Düğün Gecesi, (Farsça şeb: gece, Arapça arus: düğün), Mevlevilikte Mevlânâ Celâleddin-i Rumi’nin öldüğü gecedir. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi, bu geceyi Rabb’ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğü “Düğün Gecesi” olarak adlandırır. Rumi’nin ölüm yıl dönümlerinde 17 Aralık tarihlerine denk gelen haftalarda yapılan ve Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri olarak isimlendirilmeye başlanılan törenler, halk arasında “Şeb-i Arus” olarak da anılmaktadır.

Mevlânâ'nın sandukasının ayak cephesinin beyzî kısmının kenar kuşağında Mevlânâ'nın bir gazelinden şu beş mısra konulmuştur: “Canı Sen aldığın için ölmek, şeker gibi tatlıdır. Seninle beraber olunca ölüm, tatlı candan daha tatlıdır. Bu mukayeseyi, bu benzetişi bırak, çünkü ölüm, ateş bile olsa, Hakk’ın Halil’ine bağdır, bahçedir, âb-ı hayattır. Dünyayı bırakıp gitmek, bu cihanda ölüm görünür, fakat o yanda öteki âlemde doğumdur.”

Tasavvufî düşüncede ölüm, sadece bedenin ölümüdür. Ruhun ölümü diye bir şey yoktur. Ölüm, Allah Teâlâ’dan gelen ruhun tekrar ona dönmesi, karanlıklardan kurtulup aydınlığa kavuşması, gerçek ve sonsuz bir hayata başlamasıdır. Ölüm, dosta giden geminin demir aldığı bir limandır. Zira ölümle yeni bir yolculuk, yeni bir hayat başlar. Hz. Peygamber vefat etmeden önce son söz olarak “Allahümme’r-refike’l-al┠(Yüce Dost’a), yani “Hak Dost”a buyurmuştur.

Sâlih kula ölüm bir vuslattır, “En Yüce Dost”a kavuşma vesîlesidir. Mevlânâ Hazretleri’nin ifadesiyle “şeb-i arûs”tur, yani bir “düğün gecesi”dir. Dolayısıyla Hak âşıkları nazarında ölüm, dünya gurbetinden sılaya dönüş sevincidir. İşte hazırlığından gafil kalanlara soğuk ürpertiler getiren ölüm; sarsılmaz bir îman, ihlâslı bir kulluk hayatı ve aşk-ı ilâhî ile yoğrulan gönüller için güzelleşir, âdeta sevdiklerine vuslat heyecanına dönüşür. Bu ise kuru bir muhabbet iddiâsıyla olmaz.  Gerçek mânâda seven biri, sevdiğine kavuşmaktan haz duyar. Sahte bir sevgi dâvâsı güdenler ise, Cenâb-ı Hakk’a vuslattan fersah fersah kaçarlar.

Tasavvufî düşüncede ölüm olgusuna gereken değer verilmiş, “ölmeden önce ölmek” sırrına eren Allah dostları onu düğün gecesi olarak telakki etmişlerdir. Onlara göre ölüm, ikinci ve ebedî bir hayatın başlangıcıdır. Bu sebeple, mutasavvıflar iradî ölüm dedikleri, insanın tabiî istek ve arzularının disipline edilmesi şeklinde tanımlanan ölüme ehemmiyet vermişlerdir. Dolayısıyla, yaptıkları bütün faaliyetlerde nefislerini değil bütün insanlığın yararını düşünmek gibi bir erdemin sahibi olmuşlardır. Tasavvuf ehlince tefekkür-i mevt, seyr-i süluke girecek salik için vazgeçilmez bir araç olarak görülmüştür. Böylece “ölmeden evvel ölmek” hedefine ulaşmak için tefekkür-i mevt’te bulunan kişi her nefesini son nefesi bilecek, ölüme her an hazırlıklı olmaya çalışacaktır.

Hayat ve ölüm iç içedir ve insanoğlunun nihaî mutluluk yolunun köşe taşlarıdır. Ölümü iyi düşünüp sırlarını idrak etmek, ölümün, öldürülenlerin, ölmeden evvel ölenlerin huzurunu insanoğluna sağlayabilir. Hayat pınarların her dem kurumaya devam ettiği, yoktan gelenin yoka gittiği ve bu kuralın hiç değişmediği ortadayken, yeniden dirilmek ve yeniden doğmak için ölüm, tefekkür edilip, idrak edilmelidir.

Ölüm, Allah’ın yaratmış olduğu sayısız kelimelerden sadece birisidir. Günümüze kadar, ölümden korkarak uzaklaşmaya, onu unutmaya çalışanlar olmuştur. Bununla beraber bir realite olarak kabul edip anlamlandırmaya çalışanlar da olmuştur. Ancak seküler kültürün hiçbir zaman düşünmek istemediği bir şeydir ölüm.

Ölüm, yok olma korkusunun baş kaynağıdır. Ölüm korkusu sürekli bir korku değildir. İnsan, ölüme sebep olabilecek olaylarla karşılaşınca bu korku insanı sarar, kaybolduğunda bu korku da gider.  Ölüm korkusunu, iyi işlerin ortaya çıkmasına vesile oluşturacak şekilde kanalize etmesini bilmeli. Aslında ölüm de doğum kadar normal ve bu hayatın gerçeklerindendir. Ölümü kabullenmemekten ve ölüm korkusundan bazı ruh hastalıkları ve davranış bozuklukları ortaya çıkar. Ölüm korkusu aslında bir denge unsurudur. Ölüm korkusu olmasaydı, sosyal düzeni sağlamak, kötü niyetlilerin kötülüklerine engel olmak mümkün olmazdı.

Ölüm, fânî âlemden ebedî âleme bir geçiştir. Mümin için en çok arzu edilen an Allah ile karşılaşmaktır. Bu nedenle mümin, ölümü ve ahireti düşünerek dinî hayata, yani Allah’a yönelir. Böylece ölüm, vücud tarafından hapsedilen ruhun hürriyetine kavuşmasıdır. Mutasavvıflar ölümü dünya hayatından ahiret hayatına bir geçiş olarak değerlendirmişdir. Bu sebeple ölümü korkulan bir olgu değil, aksine özlenen dosta kavuşma, aslî vatanına ulaşma, nefsin, şeytanın ve masiva muhabbetinden kurtulmanın bir aracı olarak algılamışlardır.

(Yayınlanma Tarihi : 03.05.2023  -  Tasavvuf Sohbetinin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

AYET  VE  HADİSLERDE  YAHUDİLİK  (2. Bölüm)

Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğulları ve Yahudilerle ilgili birçok ayet vardır. Bu ayetler incelendiğinde İsrailoğullarının 3.500 yıllık tarihinin her safhası için bilgiler verildiği görülmektedir. Biz de bu yazımızda bu bilgileri açıklamaya çalıştık.

Yahudilik, Hz. Musa (as)’a verilen Tevrat ile şeriatı belirlenmiş olan bir semavi dindir. Ancak Tevrat'taki bazı hükümler, o günkü Yahudilerin bazılarının hoşuna gitmediğinden isyan etmişler ve Hz. Musa'nın emirlerini dinlememişlerdir. Daha sonra gelen peygamberler ve Yahudi din adamları onları ne kadar uyarsalar da, bir kısım Yahudiler kabul etmemekte ısrar etmişlerdir. Bu isyanlarının sonunda Tevrat'ı tahrif etmişler ve daha da ileri giderek bazı peygamberleri ve nasihat eden din adamlarını öldürmüşlerdir. Bu tutumları Yüce Allah'ın ve bazı peygamberlerin Yahudileri lanet etmesine neden olmuştur.

Bunun sonunda Yahudiler çeşitli toplu katliamlara uğramış ve dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardır. Böyle bir ortamda Yahudiler bir devlet kuramamışlar ve diğer toplumların çeşitli eziyet ve sürgünlerine maruz kalmışlardır. Yahudiler, II. Dünya Harbinden sonra Filistin'de İsrail devletini kurmuşlardır. Ancak bu devletin Filistin halkına haksızlık, tecavüz ve katliam yaptıkları için devamlı olmasına imkanı yoktur. Çünkü Allah'ın sünneti budur. Sonunda bu devlet yıkılacak ve bu bölgedeki Yahudiler katledilerek sürülecektir. Bunu teyit eden Peygamberimizin (sav) sahih hadisleri mevcuttur.

Yazımızda anlattığımız hususlar bütün Yahudiler için değildir. Bugün Yahudiler de kendi aralarında birlik değildir. Bazı Yahudiler yapılan haksızlık ve zulmün karşısında durmaktadır. Bu nedenle de Yahudiler arasındaki çekişmeler ve kavgalar yıllarca devam etmiştir. İslam dini muhakkak ki doğru olanın yanında, yanlış yapanın da karşısındadır.

Yüce Allah'ın dünya hayatı için koyduğu şeriatı kesindir. Bu şeriata yalnız Yahudiler değil, bütün insanlar tabidirler. Haksızlık ve zulüm yapanlar muhakkak başka bir kavim tarafından yok edilecektir. Bu gerçek tarih boyunca teyit edilmiştir. İnsanlar, kendi elleriyle kazandıklarının karşılığı olarak birçok felaketlerle karşılaşacaklardır. Bu Yüce Allah'ın bir takdiridir. Buna karşı koymaya kimsenin gücü yetmez. Kur'an ayetleri ve Peygamberimizin bu konudaki hadisleri kesin hükümler içerir. Bu hükümler bütün insanlar için uygulanır. İnsanların yaptıklarının nihai hesabı yarın ahiret hayatında görülecektir. Herkes hakkını orada alacaktır. İlahi adaletin gereği budur.

Biz Müslümanlar olarak bu ilahi adalete inandığımızdan, daima haksızlık yapmaktan geri dururuz. Allah'ın emir ve yasaklarını dünya hayatında uygulamaya çalışırız. Bu emir ve yasaklarda birisi de insanlara bu gerçekleri tebliğ etmektir. Yazılarımızın amacı da “Emir bi’l-Ma’rûf Nehiy ani’l-Münker” prensibini uygulamaktır. Bu nedenle İsrailoğulları ve Yahudiler ile ilgili yazdıklarımız bu bağlamda anlaşılmalıdır. Yoksa amacımız anti-semitizm değildir. Tarihte Yahudilere karşı, özellikle Alman nazilerinin uyguladığı soykırımı Müslümanlar da kınamış ve lanetlemiştir.

Daha önce gönderilen semavi dinlerin bugün için geçerliliği kalmamıştır. Bugün İslam dininin şeriatı geçerlidir ve kıyamete kadar da baki kalacaktır. Bu nedenle Yahudi ve Hristiyanlar’ın İslam dini ve Peygamberimizin aleyhine tutum sergilemeleri tamamen yanlıştır. Aslında gerçek Tevrat ve gerçek İncil incelendiğinde bu hakikat hemen görülür. Hem Tevrat'ta hem de İncil'de son peygamberin kim olduğu açıkça bütün özellikleri ile yazılıdır. Ancak tahrif edilmiş Tevrat ve İncil'de bunlar görülmez. Bu hakikati Yahudi ve Hristiyan alimleri de bilmektedirler. Fakat ellerindeki dünya hakimiyetini kaybetmemek için gerçekleri değiştirerek insanlara anlatmaktadırlar. Bu asırlarca böyle yapılmıştır.

Ancak bu davranışları gerçeği ve geleceği değiştirmeyecektir. Yüce Allah'ın çizdiği kader çizgisi O’nun takdir ve iradesi ile kıyamete kadar devam edecektir. Kıyametten sonra insanlar yaptıklarının hesabını ilahi adalet önünde verecektir. Biz yazılarımızla insanlara bu gerçeği duyurmayı amaçlıyoruz. Bu bizim İslami bir görevimizdir. Bu yazdıklarımızdan ders alacak olanlar kendi nefisleri için ders alacaktır. Biz bütün insanların İslam çizgisinde buluşarak, yarın ahirette İlahi Adalet karşısında mutlu ve hayırlı bir sonuçla karşılaşmalarını diliyoruz.

(Yayınlanma Tarihi : 23.04.2023  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

AYET  VE  HADİSLERDE  YAHUDİLİK (1. Bölüm)

Yahudilik, Yahudi milletinin kollektif inancını, kültürünü, hukuki kurallarını ve medeniyetini içeren etnik bir dindir. İlk İbrahim'i din olmasının yanı sıra, insanlık tarihindeki en eski dinler arasında da yer alır. Yahudilik monoteizm (tek tanrılı) temelli dinlerin ilk örneğidir.

Yahudi adı İsrailoğullarının Yahuda kavminden gelmektedir. İsrailoğulları önceleri Hz. Musa'ya verilen Tevrat'a inanırken, sonradan Tevrat'ı tahrif etmişler ve vahiyle gelmeyen başka bir inanış sistemi kurmuşlardır. Ancak bu sistem gerçek Tevrat'ın temel ilkeleri ile çelişmektedir.

Yahudiler Hz. İsa (as)’ın ve Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini kabul etmezler. Bu nedenle hem Hristiyanlığa hem de İslam'a karşıdırlar. Çünkü onlar Hz. İsa’nın getirdiği hükümlerden memnun olmadılar. Ayrıca onlar gelecek son peygamberin kendi ırklarından olacağına inanmışlardı. Yahudilerin bu düşünce ve davranışları birçok Kur'an ayetlerinde dile getirilmiştir. Biz bu yazımızda, İsrailoğulları ve Yahudiler hakkında Kur'an-ı Kerim'de anlatılanları ele alıyoruz. Ancak Kur'an ayetlerinde, İsrailoğulları ve Yahudilerle ilgili yapılan açıklamalar bütün Yahudiler için geçerli değildir. Bazı Yahudiler doğru yolu takip etmektedir. Bu durum  Kur'an ayetlerinde de belirtilmektedir.

Yüce Allah İsrail oğullarından söz almış ve onların kulluk görevlerini yapmalarını istemiştir ve bunun karşılığı olarak cennetle müjdelenmişlerdi. Ancak bundan sonra kim inkar ederse, doğru yoldan sapmış olduğu bildirilmişti. Fakat Yahudiler verdikleri bu sözü çiğnemişler ve peygamberleri yalanlamışlardır. Tevrat'ı arkalarını atmışlar ve kendilerinin arzularına göre hareket etmeyen peygamberleri öldürmüşlerdir.

Yüce Allah onların sözlerini bozmasına karşılık, onlara lanet ederek rahmetinden uzaklaştırmıştır. Sonradan kalpleri katılaşmış ve böylece Yahudilerin hiçbir korkutmadan etkilenmeyecek şekilde, kalpleri hissiz ve kaskatı kesilmiştir. Bu katı ve hissiz kalplerle Tevrat'ta tahrifat yapmışlar, Allah'a iftirada bulunmuşlar, Peygamberimizin sıfatını değiştirmişlerdir.

Yüce Allah, Tevrat inzal olunca Yahudilerden şu hususlarda kesin söz almıştı: Birbirlerinin kanını dökmeyecekler, birbirlerini yurtlardan çıkarmayacaklar. Bu hususlara onlar şahit olmuşlar ve kabul etmişlerdi. Oysa Yahudiler bu şahitliklerinde ve sözlerinde durmamışlardı.  Yaptıkları Yüce Allah'tan habersiz değildi. Bu nedenle onlar hem dünyada hem de ahirette cezalandırılacaktır. Çünkü Yüce Allah bu yanlış eylemleri yapanların cezasını dünya hayatında rezil olarak, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılacağını haber vermektedir.

Yahudiler yaptıkları zulüm ve kötülükleri dünya çıkarı için yapmışlardır. Bu nedenle ahireti verip dünya hayatını satın almışlardır. Bu durumda onların azabı hafifletilmeyecek ve yardım da görmeyeceklerdir. Yahudiler bu özelliklerine bugün de devam etmektedirler. Sahip oldukları küresel sermaye ile insanları sömürmekte, onlara zulüm yapmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerle ortak dünya çıkarları olduğundan, onlara dayanarak Filistinlileri katletmektedir ve onları yurtlarından sürmektedirler. Evlerine ve arazilerine el koyarak Mescid-i Aksa'da ibadet etmelerine mani olmaktadır. Ancak yukarıdaki ayetlerde de ifade edildiği gibi, bunun cezası hem dünyada hem de ahirette kendilerine verilecektir. Aslında bunu Yahudiler de biliyorlar, fakat nefislerinin istediklerini uğruna yollarına bile bile devam etmektedirler.

Peygamberimizin İslam'ı tebliğine karşı kalplerinin perdelenmiş olduğunu söyleyerek, İslam'ın anlam ve inceliğini anlayamadıklarını ileri sürmüşlerdir. Ancak bu Yahudilerin bu bahanesidir. Allah Teâlâ reddediyor ve onları inkar etmelerinden dolayı lanetliyor. İçlerinden çok azının iman ettiği bildiriliyor.

Yahudiler son peygamberin kendilerinden gelmesini bekliyorlardı. Ancak bu istekleri olmayınca İslam'ı inkar ettiler. Oysa Tevrat'ta İslam ve Hazreti Peygamberin vasıfları anlatılıyordu. Onlar Tevrat'ı tahrif ederek bu gerçekleri sakladılar. Bunun üzerine de Allah'ın lanetini üzerlerine çektiler. Yahudilere ceza verilmesinin bir nedeni de, Hazreti İsa'yı inkar etmeleri ve Hazreti Meryem validemize zina isnadında bulunmalarıdır.

Hz. Davud (as) Yahudilerin Cumartesi yasağını çiğnedikleri zaman şöyle beddua etti: “Ey Allah'ım! Onlara lanetini yağdır ve onları diğer yaratıklarının diline dola! Bir ibret göstergesi yap!”  Bunun üzerine Yüce Allah onları maymun haline getirdi. Hz. İsa (as), Yüce Allah'ın gönderdiği ilahi sofradan yiyip iman etmemeleri üzerine Yahudilere şöyle beddua etti: “Allah'ım! Tıpkı Cumartesi yasağını çiğneyenlere yaptığın gibi bunları da lanetle! Onları bir ibret göstergesi yap!” Bunun üzerine Yüce Allah onları domuz haline getirdi. İşte bu lanetlenme ve onların iğrenç bir şekilde insanlıktan çıkarılıp maymun ve domuz haline getirilmelerinin nedeni, Allah'a isyan etmeleri ve O’nun koyduğu yasakları çiğnemeleriydi. Onları bu yanlış eylemleri yaparken birbirlerini menetmiyorlardı. Bu ne kötü bir şeydi. Sonları da o nispette kötü oldu.

(Yayınlanma Tarihi : 19.04.2023  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

İSRAİL  TERÖRÜ

Her sene olduğu gibi bu sene de Ramazan ayında İsrail Devleti Filistinli Müslümanların hayatlarına ve ibadetlerine tecavüz etti. İsrail askerleri Mescid-i Aksa Camii'nde ibadet eden Müslümanlara saldırdı, namaz kılanları darp etti, kurşun sıktı, göz yaşartıcı gaz bombaları attı. Burada hızını alamayan İsrail Gazze’ye ve Lübnan'a da saldırdı. İsrail bu davranışlarını her Ramazan ayında tekrarlayarak Müslümanları aşağılamaya ve onlara zarar vermeye çalışmaktadır. Şunu dünyaya ispat etmek istiyor ki, bir avuç Yahudi 2 milyar Müslümandan daha güçlüdür. Böylece Müslümanları, ileride Yahudilere karşı bir harekete girişmemeleri için korkutmaktadır.

İsrail, dünyadaki küresel sermayenin %80'ine sahip olan Yahudi patronların koruması altındadır. Bu küresel sermaye, özellikle geri kalmış ülkeleri parasıyla destekleyerek onların yönetimlerinde söz sahibidir. Bu nedenle, geri kalmış Müslüman ülkelerin yöneticilerinin İsrail'e karşı hiçbir eylemleri söz konusu olamaz. Ayrıca küresel sermaye gelişmiş ülkelerdeki ekonomik ve sosyal yapının temel taşlarını ellerinde tutmaktadır. Böylece bu ülkelerdeki yönetici, entelektüel ve bilim insanları İsrail'i desteklemektedir.

Bu durum tabii ki dünya hayatına seküler kültürle bakanları memnun etmekte ve kendi düşüncelerinin haklı olduğunu zannetmektedirler. Fakat gerçek böyle değildir. Allah'ın adaleti bir gün tecelli eder ve insanların maddi güçleri bir işe yaramaz. Tarihte birçok ülkenin nasıl Allah tarafından yok edildiklerini biliyoruz. Bu ülkeler zulüm ve bozgunculukta ileri gittikleri için yok olma ile cezalandırılmışlardır. İsrail’in başına da böyle bir cezanın gelmeyeceğini kimse garanti edemez.

İsrail Devletinin Mason teşkilatı ile tüm dünya devletleri üzerinde ciddi bir hakimiyeti vardır. Yahudi kaynaklı küresel sermaye, dünya ekonomisini istediği gibi yönlendirebilmektedir. Bu nedenle İsrail, başta ABD olmak üzere diğer batılı gelişmiş ülkeler tarafından her bakımdan desteklenmektedir. Bu desteğe güvenerek İsrail bugüne kadar Filistinliler arazilerine, evlerine el koymuş ve bu yerleri Yahudilere tahsis etmiştir. Filistinliler özellikle Kudüs çevresinden sürülmeye çalışılmıştır. Bu faaliyetlerde birçok çatışma ortaya çıkmış ve binlerce Filistinli bu çatışmalarda İsrail tarafından öldürülmüştür.

1917 yılında İngiltere Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulması sözü verince, bu bölgeye birçok Yahudi’nin getirilmesine başlandı. Bu Yahudi göçü Arap toplumlarında öfke ve isyana sebep oldu. Araplarla Siyonistler arasındaki düşmanlık Ağustos 1929'da kanlı çatışmalara dönüştü. Bu çatışmalar günümüze kadar devam etti.

Küresel sermaye ile olan çıkar ilişkileri nedeniyle, gelişmiş ülkeler daima İsrail’i korumuş ve diğer güçsüz olanların katledilmesine göz yummuştur. Bu tespit yalnız kapitalist ülkeler için değildir. Rusya ve Çin gibi sosyalist, komünist ülkeler için de geçerlidir. Çünkü insanların hedefi yalnız maddi çıkardır. İnsanlık, adalet gibi kavramların seküler dünya için hiçbir zaman anlamı yoktur. İşte bu anlayış insanları daima birbirleriyle savaştırmıştır. Bunun sonunda milyonlarca masum insan ölmüş, fakat perde arkasındakiler kârlarını arttırmıştır. Bu maalesef insanın yaratılıştan gelen bir özelliğidir. Çünkü Kur'an'da bildirildiğine göre, insanlar birbirine düşman olarak Cennetten dünya hayatına indirilmişlerdir (Bakara, 2/36).

Bazı İslam alimlerine göre, Yahudileri bitiren savaş Türklerle Yahudiler arasında bugünkü Amik Ovası civarında olacaktır. Bu savaşta Yahudiler yenilecek ve yok edileceklerdir. Bu rivayeti bilen Yahudiler, bu nedenle Türk düşmanı olmuşlardır. Nitekim ülkemizdeki en son depremin çok yıkıcı olmasını, İsrail'deki baş haham memnuniyetle karşılamış, “intikamımızı aldık” diye konuşmuştur. Ancak onları bu kinleri de kurtaramayacaktır. Takdir edilen sonları er geç yakalarına yapışacaktır.

Türklerin bir savaşta Yahudileri yok edeceği rivayeti onları çok etkilemiştir. Bu nedenle Türk kanı dökmek için, Gazze’ye insani yardım götüren Marmara gemisine uluslararası sularda saldırarak 10 türkü şehit etmişlerdir. Bu kin bugün de devam etmektedir. Bu nedenle ülkemizi karıştırmak için birçok entrikalar Yahudiler tarafından düzenlenmektedir. Fakat başarılı olup, ülkemizi Suriye, Irak gibi bir iç harbine sürüklemeleri mümkün olamamıştır. İnşallah bundan sonrada mümkün olmayacaktır. PKK'yı besleyip başımıza dert eden küresel sermaye emperyalizminin başrolünde oynayan İsrail'dir. Ancak bunda da başarılı olamamaktadır. Bu da İsrail’i gerçekten şaşırtmaktadır. Ülkemiz Allah Teâlâ'nın koruması altındadır. Burayı Siyonistlerin ve onun işbirlikçileri hiçbir zaman işgal edip dağıtamayacaklardır.

Muhakkak ki dünyada Yahudilerin hepsi İsrail'i desteklemiyorlar. Bazı Yahudiler gerçekten İsrail’in bu soykırım ve terör eylemlerinden rahatsızdırlar. Bunlarla Siyonist İsrail arasında bir mücadele vardır. Ülkemizde 2001 yılında katledilen Yahudi iş adamı Üzeyir Garih’in Mossad tarafından öldürülmesini de bu bağlamda düşünülmelidir. Bu iki grup kendi içinde çatışmaktadır. Hangi güç hakim olursa, İsrail'in durumu ona göre şekillenecektir. Bu iki grup salih Yahudiler ve katil Siyonistlerdir. İsrail'in geleceğini ya salih Yahudiler veya peygamber ve çocuk katili Siyonistlerin belirleyeceği hususu, İsra suresinin 7. ayetinde Yahudilere hitaben, bu konudaki tercihlerinin kendilerinin akıbetini belirleyeceğini haber vermektedir.

(Yayınlanma Tarihi : 10.04.2023  -  Yorumun  tamamını okumak için tıklayınız)

 

İSLAM  DİNİ  VE  AFETLER

İnsanlık tarihi boyunca toplumlar deprem, salgın hastalıklar, kıtlıklar ve savaşlar gibi pek çok musibete uğramışlardır. Günümüzde yaşanan salgın hastalıklar, savaşlar ve depremler ne modern toplumlara özgü musibetlerdir ne de insanlar yaşadıkları sürece son bulacaklardır. Bu musibetlerden bazıları Allah'ın fiziksel kanunları diğerleri ise toplumsal kanunları olup her zaman ve her toplumda geçerlidir. Sünnetullah olarak adlandırılan bu yasalar hükmünü icra etmeye kıyamete kadar devam edecektir.

Yeryüzündeki afetlerin oluş nedenleri insanlar tarafından incelenip yorumlanmaktadır. Özellikle günümüzde bilim adamları bu afetler hakkında yorumlar yapmakta, afetlerin neden ortaya çıktığına dair teoriler ortaya atmaktadırlar. Ancak bu teoriler mutlak gerçeği yansıtması bakımından her zaman eksik kalmaktadır. Bilim adamlarının büyük bir kısmı, doğadaki olayların sebeplerini ararken tamamen maddeci bir zihniyet taşımaktadırlar. Ancak bazı olaylar karşısında söyleyecek sözleri kalmıyor ve açıklamakta çaresiz kalmaktadırlar. Genellikle seküler zihniyete sahip bilim adamları, her şeyin sebebinin başka bir maddesel olay olduğunu düşünmektedirler. Bu yaklaşımlarını doğadaki afetler konusunda da yapmaktadırlar. Ancak bu konuda başarılı olduklarını söylemek çok zordur. Çünkü bu kişiler Allah'ın gücünü bilememekte ve kader olgusunu tanımamaktadırlar.

İslam dini afetlere çok farklı bakmaktadır. Bu konudaki görüşler Kur'an ayetleri ve Peygamberimizin (sav) hadislerine dayandırılmaktadır. Bu yaklaşım gerçek ilim anlayışıdır ve mutlak hakikati ifade etmektedir. İslam inancına göre evrendeki her varlık Yüce Allah tarafından belli bir düzene, gaye ve hikmete dayalı olarak yaratılmıştır. Doğadaki her olgu belli bir ölçü ile Allah Teâlâ tarafından takdir edilmiştir. Bu ilahi sistem içerisinde insan özel bir yapıda yaratılmıştır. Ona akıl gibi birçok yetenek verilmiştir. Manevi yollardan (vahiy, ilham vb. gibi) kendisine bilgiler aktarılmış ve doğadaki olguları nasıl algılaması gerektiği açıklanmıştır. Allah Teâlâ doğada ve insanlarda kurduğu sistemi ayetlerle açıklamış ve insanların bu esaslara göre hareket etmesini istemiştir. Aksi halde nelerle karşılaşacağını kendilerine anlatılmıştır.

İnsan önce niçin yaratıldığını, yeryüzündeki en temel görevlerinin ne olduğunu bilmelidir ve buna göre hayatını yönlendirmelidir. Eğer bunu yapmazsa başına birçok afet ve felaketin geleceğini bilmelidir. Çünkü insan yaptıklarından sorumludur. İnsan sahip olduğu akıl ve iradesi ile davranışlarını bu sorumluluk bilinci ile düzenlemezse başına birçok afetin gelebileceğini beklemelidir.

İslam'a göre, insanların başlarına gelenler kendi elleriyle yaptıklarının sonucudur. Fakat bu bilince sahip olmayan insanlar toplumda çoğunluktadır. Dolayısıyla toplumlar zaman zaman Allah tarafından afetlerle cezalandırılmaktadır. Bu afetler görünüşte maddi hataların sonucu olarak gözükse de, gerçekte Allah'ın o insanlar hakkındaki takdir ettiği hususlardır. Bu ince fark iyice okunmalı ve değerlendirilmelidir. Gerçek ilim budur.

İslam’a  göre, bütün afetler daha önce belirlenmiş ve bir kitapta yazılmıştır. Sonradan bu afetler tahakkuk ettirilmektedir. Buna kader-i ilahi diyoruz. Yani Hakk’ın hakkımızda daha önceden belirlediği hususlar, zamanı gelince yaratılacak ve uygulanacaktır. Buradaki yazılma olayına kader, tahakkuk etmesine de kaza diyoruz.

Allah'ın emir ve yasaklarına uymayan insanların akıbeti daima kötü olmuştur ve bundan sonra da kötü olacaktır. Bugünkü afetleri de bu bağlamda ele almakta fayda vardır. Hakk Teâlâ'nın sünneti şaşmaz. İnsanların ne ekerlerse, onu biçeceklerdir. Bugün yaşanılan afetlerin ve sıkıntıların da sebepleri aynıdır. Ancak insanların bunlardan ders almadıklarını görüyoruz. Bu demektir ki, insanlar bundan sonra da afetlerle sık sık muhatap olacaklardır. Bu kıyamete kadar gittikçe artacaktır. Kıyametten sonra kurulacak ilâhi mahkemede herkes yaptıklarının hesabını verecektir. Çünkü Allah'ın adaleti şaşmaz ve O sözünden dönmez.

(Yayınlanma Tarihi : 02.04.2023  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

 

 

MEVLÂN  CELÂLEDDÎN-İ  RÛMÎ (ks)

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, 13. yüzyılda Anadolu'da yaşamış bir Fars tasavvufçu, ilahiyatçı ve sufi bir mistik şairdir. Mevlânâ'nın etkisi ulusal sınırları ve etnik ayrımları aşar. İranlılar, Türkler, Yunanlılar ve diğer Orta Asya Müslümanları ve Hint yarımadasındaki Müslümanlar son 800 yıl boyunca onun manevi mirasını büyük ölçüde takdir etmişlerdir. Şiirleri ve görüşleri dünya dillerinin çoğuna çevrilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde en popüler ve en çok satan şair olarak bilinmektedir.

Mevlânâ bugün Afganistan toprakları içerisinde yer alan Belh şehrinde 1207 yılında doğmuştur. Belh’den ailesi ile birlikte göç ettikten sonra yirmi bir yaşına geldiğinde, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olan Konya'ya yerleşmiş ve hayatının geri kalanını burada geçirmiştir. 17 Aralık 1273 tarihinde Konya'da vefat etmiştir.

Mevlânâ'nın babası, “Alimlerin Sultanı” olarak bilinen Bahaeddin Veled’dir. Bahaeddin Veled bir ilahiyatçı, hukukçu ve sufi olup Hz. Ebubekir'in soyundandır. Bahaeddin Veled, Konya'da Altınapa Medresesinde iki yıl müderrislik yaptıktan sonra 23 Şubat 1231 tarihinde vefat eder. Bu sırada yirmi dört  yaşında olan Mevlânâ babasının yerine geçip müderrislik yapmaya başlar. Ertesi yıl Mevlânâ'nın çocukluğu sırasında terbiyesiyle meşgul olan ve babasının müridlerinden olan  Seyyid Burhânettin  şeyhini ziyaret etmek için Konya'ya geldi.  Seyyid Burhâneddin'e rüyasında Bahâeddin Veled’in kendisine oğlunu irşad etmesini söylediği için Konya'ya geldiği de kaydedilmektedir. Bunun üzerine Mevlânâ Seyyid Burhâneddin’in mürid olup 9 yıl ona hizmet etmiştir.

Sultan Veled, babasının Seyyid Burhâneddin'e 9 yıl hizmet ettiğini, mana aleminde gönüllerinin birleştiğinden dolayı sözde, özde ve sırda bir olduklarını, Burhâneddin'in bu dünyadan göçmesi ile Mevlânâ'nın tek başına kaldığını söylemektedir. Babasının, Allah'a yönelip yanıp yakılarak, dertlere düşerek beş yıl riyâzet sürdüğünü, sayısız kerametlerinin zuhur ettiğini, bu arada irşad faaliyetinden geri durmayıp halka vaiz vermeyi, çoğu ulema ve yönetici kesimlerinden olan müritleriyle sohbet etmeyi sürdürdüğünü anlatır.

Şems-i Tebrizî, menfaat ve gösteriş peşinde koşan şeylerden daima uzak kalmış, ömrü boyunca Mevlânâ'yı görüp tanışıncaya kadar herhangi bir şeyhe bağlanıp kalmamıştır.  Şems-i Tebrizî Hazretleri Mevlânâ Celâleddin Hazretlerini tanıyınca, ondaki hakikati görünce, “Ben aradığımı, Hüdavendigârım, Mevlânâ'da gördüm” demiş ve Konya'da kalmıştır.

Eğer insanlar, Mevlânâ ile Şems gibi, birbirlerinde bulunanı, birbirlerinin hakikatini görebilselerdi, dünya cennet olurdu. İnsanlar daimi bir barış halinde yaşarlardı. Harpler ortadan kalkar, insanlar birbirlerini öldürmezlerdi. Bütün dünyada silah fabrikaları gereksiz oldukları için kapanırdı. Afrika'da, açlık çeken insanlar bulunmazdı. Dünya refah içinde yaşardı. Hazreti Mevlânâ: “Şu dünyada gördüğümüz tenlerimiz, vücutlarımız, bizim gölgelerimizdir. Biz aslında bu gölgelerin üstesinde yaşıyoruz.” diye buyurmaktadır. Mevlânâ ve Şems kendilerinin maddi varlıkların ötesinde bulunanı gördüler. Onu sevdiler.

(Yayınlanma Tarihi : 21.03.2023  -  Sohbetin  tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

NECMEDDÎN-İ DÂYE’NİN  DİLİNDEN  SİYASET

İslam siyaset düşüncesi, İslam düşünce ve ilim geleneğindeki çeşitli disiplinleri ilgilendirmiştir. Kelam ve fıkıh gibi İslam ilimlerinin yanında, tasavvuf tarafından da inceleme konusu yapılan siyaset, Siyasetnâme ve Nasihatnâme gibi eserlerin merkezinde yer almaktadır. Tasavvuf ilminde, siyaset düşüncesi açısından önemli ve zengin açılımları içeren değerlendirmelere sahip olan eserler ortaya konulmuştur. Buna örnek olarak Kübreviyye tarikatının şeyh ve mutasavvıflarından Necmeddîn-i Dâye’nin Mirsâdü’l-ibâd adlı eserini verebiliriz. Bu kitap tercüme edilerek günümüzde “Tasavvuf Yolu” adıyla yayınlanmıştır. Bu kitabın beşinci bölümünde çeşitli grupların seyri sülûkü açıklanmaktadır. Bu bölüm İslami siyaset düşüncesi açısından değerlendirilmeye elverişlidir. Çünkü bu bölümde padişah/sultan, vezir, alim, tüccar, çiftçi ve zanaatkarlar gibi insanların bir arada yaşayan farklı kesimlerin birbirleriyle uyum içinde yaşamalarını sağlayacak bazı ilkeler belirlenmeye çalışılmıştır. Bu kitap Selçuklu Devleti zamanında yazılmıştır. Bu eser Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde en çok okunan tasavvuf metinleri arasında yer almıştır.

Necmeddîn-i Dâye’nin kitabındaki siyaset ile ilgili tespitler bugün için de aynen geçerlidir. Sultan, padişah, vezir, nâip vs. kelimeleri yerine bugün devleti yönetenlerin ünvanlarını gösteren kelimeler kullanılırsa, Dâye’nin yorumlarının aynen geçerli olacağı kolaylıkla görülür. Demek ki asırlarda geçse, insanlar fazla değişmiyor. Kılık, kıyafet, oturulan evler, arabalar değişiyor fakat insanın nefsine ve şeytana uyması aynen devam ediyor. Bu durum, tasavvuf ehlinin insan yapısını en iyi yorumlayan kimseler olduğunu göstermektedir.

Dâye kitabının giriş bölümünde eserini, öğrencilerin ve müritlerin kendisinden tasavvuf ilminin temel konularını özlü bir şekilde açıklayan kitap yazmalarını istemeleri üzerine kaleme aldığını ifade etmektedir. Ancak o dönemdeki kargaşa dolu ortamın kendisini uzun süre bu kitabı yazmasına fırsat vermediğini ifade eden yazar, eserini Selçuklu idaresi altındaki Kayseri'de  618 (1221) yılı Ramazan ayında yazmaya başlamış ve 620 (1223) yılı Recep ayında Sivas'ta tamamlamıştır. Dâye kitabını bu tarihte Sultan Alaaddin Keykubat'a sunmuştur. Dâye bu eserin beşinci bölümünde toplumu oluşturan kısımların birbirleriyle ve Allah ile ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine dair düşüncelerini anlatmaktadır. Bu nedenle bu bölüm bir Siyasetnâme karakterindedir. Toplumu oluşturan halk  kesimlerin Allah'a yakınlaşma, kemale erme yolunda seyri sülûkta dikkate almaları gereken ilkeler ele alınarak, ideal bir toplumun nasıl olması gerektiğine dair yorumlar yapılmaktadır. Dâye bu yorumların her bir insan grubu için neler olduğunu 8 bölümde ele almaktadır. Buradaki neden Allah Teâlâ'nın “Sekiz çift (Enam, 6/143)” sözüdür.

Bu sekiz bölümün başlıkları şunlardır: Sultanlar ve ferman erbabı; Sultanların durumu, halka karşı davranışı ve şefkati; Vezirler, kalem sahipleri ve nâipler; Alimler, müftüler, vaizler ve kadılar; Zenginler ve mal sahipleri; Köylüler, reisler, ve çiftçiler; Ticaret ehli; Sanat ve zanaat ehli.

(Yayınlanma Tarihi : 13.03.2023  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

İMAM  GAZÂLΒDEN  YÖNETİM  SIRLARI

İmam Gazâlî sultanlara nasihat amacıyla “Nasihat’il-Mülûk” adlı bir kitap yazmıştır. Bu kitap dilimize “İmam Gazâlî'den Yönetim Sırları” adı ile tercüme edilerek yayınlanmıştır. Bu yazımızda İmam Gazâlî'nin bu kitabında sultanlara/devlet yöneticilerine ne gibi nasihatlerde bulunduğunu dile getirmek istiyoruz. Gazâlî bu kitabını Selçuklu Sultanı Melikşah için yazmıştır. Kitabında Gazâlî Sultan Melikşah'a hitaben şunları söylemektedir:

“Ey Melik, bilmiş ol ki, İslami yönetim ağacının on adet temel esası olduğu gibi, on adet de dalları bulunmaktadır. Temelini kalp ile inanç ve dallarını da yapılan amel oluşturmaktadır. “

İmam Gazâlî  kalp ve inanç temelini meydana getiren on adet itikat esaslarını kitabında şu maddeler halinde sultana anlatmaktadır:  Allah'ın Varlığı, Yaratıcının Tenzihi, Allah'ın Kudreti, Allah'ın İlmi, Allah Duyan ve Görendir, Allah'ın Kelamı, Allah'ın Fiilleri, Ahiret İnancı, Resulullah (sav).

İmam Gazâlî Sultan Melikşah’a, adalet ve insafla nasıl hareket edileceğinin on temel esasını kitabında şöyle anlatmaktadır: Saltanat ve İdare, Alimlere Yakın Olmak, İdarecinin Adil Olması, İdarecinin Öfkesi, İdarecinin Şefkati, İdarecinin İhtiyaç Sahipleri İle İlgilenmesi, İdarecinin Nefsine Hakim Olması, Şefkatli Ve Anlayışlı Olmak, Öven Kimselere Aldanmamak, Allah'ın Rızasını Gözetmek.

Gazâlî bu husus ile ilgili hadisleri şöyle sıralamaktadır:

“Sultanın bir günlük adaleti Yüce Allah'ın (c.c.) nezdinde yetmiş senelik (nafile)  ibadete bedeldir.” (Hadis)

“İnsanlar arasında Allah'ın en çok sevdiği ve O’na yakın olan kişi adaletle hükmeden sultandır. Yüce Allah'ın en çok sevmediği ve ondan en çok uzak olan kişi ise zulüm yapan sultandır.” (Hadis)

“Bir gün gelecek ki, siz doğu ve batıyı fethedip hükmedeceksiniz. Bu işte yetkili her kim var ise ateştedir. Ancak Allah'a karşı takva anlayışı ile davranıp doğru yolu izler ve böylece emaneti yerine getirenler müstesna.” (Hadis)

“Her bir kul ki, Yüce Allah kendisine, halka amirlik yetkisini verir de onlara haksızlık yapar ve iyilikleri için iyi davranış sergilemez ve onlara karşı şefkatli olmazsa, kesinlikle Yüce Allah onun için cenneti haram kılar.” (Hadis)

“Benim ümmetimden iki kişi şefaatimden mahrum kalacaktır. Zalim melik ve yenilikçi olup dinin sınırlarını aşan yetkili kimse.” (Hadis)

“Ey Allah'ım, halkına karşı iyi muamele sergileyen bir valiyi, sen de onu lütfunla karşıla, halkına öfkeyle yaklaşan bir valiye sen de ona öfkeli bir muamele ile yaklaş.” (Hadis)

“Valilik ve amirlik, hakkını veren kimseler için birer hayırlı iş derecesindedir. Onların hakkında yetersiz kalanlar için de birer kötülük vesilesidirler.” (Hadis)

 (Yayınlanma Tarihi : 05.03.2023  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

   

        

 

     

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Vahdet-i Vücûd ve

Vahdet-i Şuhûd                   Oku

Hakikat Arzı                         Oku

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî   Oku

Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) 

Oku

Yunus Emre (ks)                 Oku

Ana Sayfa

Amacımız

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce