İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

SAYILARIN  METAFİZİĞİ

Sayı kavramı bir taraftan belirli bazı somut özellikleri ihtiva ederken, bir taraftan da gizemli, akıl ile açıklanamayan bazı mistik taraflarının mevcut olduğu görülmektedir. Her ne kadar matematik ilmi kesin ve akıl ile tam uyumlu bir bilim olduğu vurgulansa da bunun böyle olmadığı bugün için ispat edilmiştir. Sayıların gösterdiği birçok sonuç ve özelliklerin mistik ve manevi görüşler ile yakından ilgili olduklarını görmek mümkündür. Bu durum binlerce yıl insanları meşgul etmiştir. Sayıların düzeni ile manevi, mistik yapı arasında köprü kurmak için insanlar binlerce yıl çalışmışlardır. Bu konuda birçok sonuçlar ve tahminler açıklanmıştır. Bazıları ise gizli tutulmuştur.

Sayılar arasında belirleyici olanlar pozitif tam sayılar veya tabii sayılar dediğimiz 1, 2, 3 … şeklinde sıraladığımız sayılardır. Bu sayılar 1'in kendisi ile toplanması sonucu elde edilirler. Bu nedenle 1 sayısı bütün sayıları kendi zatında içerir. 0 (sıfır) gerçek bir sayı değildir. Çünkü karşılığında gösterilebilen bir obje yoktur. Bu nedenle negatif sayıları tanımlayabilmek için düşünülen ve gerçek olmayan bir sayıdır. Negatif tam sayılar da -1, -2, -3, … gerçek sayılar değillerdir. Çünkü bunların da tabiatta bir karşılığı yoktur. Ancak zihinsel olarak düşündüğümüz sayılardır.

Tam sayılar ve rasyonel sayılarının kümesinin kuvvetine (büyüklüğüne) sayılabilir sonsuz denmiştir. Bu sayılar belirli bir kurala göre arka arkaya dizilebilir. Böylece bütün tam sayılar ve rasyonel sayılar sayılabilir olmaktadır. Ancak bu sayılar fiziksel olarak sayılarak tüketilemez. Yani sayarak zamanla bitiremeyiz. Çünkü bu dizilişte hangi sayıya varırsanız varın ondan sonra da aynı cinsten sayılar geriye kalır. Hatta geri kalanlar küme olarak önceden sayılanlardan daha büyüktür. Geri kalanlar sayılabilir sonsuz iken, saydıklarımız sonludur. Sonlu olmak sayılabilir sonsuzluğun yanında solda sıfır gibidir. Yani çokluk olarak bir şey ifade etmez.

√2 sayısı bir reel sayı olarak düşünülür. Bu sayı x^2=2 denkleminin köküdür. Yani bu denklemi gerçekler. Çünkü √2'nin karesi 2 olarak düşünülür. √2 sayısını tam sayılarla ifade etmek istersek, tam sayıların sonsuz bir dizilişi ile karşılaşırız: √2=1,41421356237… Bu dizilişteki tam sayıları belirlemek istersek bunu tüketemeyiz. Çünkü işlem sayısı sonlu değildir. Bunu tüketmeye bir insan ömrü yetmediği gibi bütün insanların ömrü de yetmez. Biz ne kadar yeni tam sayı basamakları bulsak, geriye daima sayılabilir sonsuz sayıda tam sayı basamağı kalır. Dolayısıyla fiziksel olarak belirleyebildiklerimiz belirleyemediklerimizin yanında daima solda sıfır kalacaktır. Çünkü belirlediğimiz sayılar sonlu sayıda olacak, geride kalanlar ise sayılabilir sonsuz olacaktır. Burada bir mistik hakikat vardır, o da fiziksel dünyanın verileri ile var olduğuna inandığımız varlıklara bu verilerle tam ulaşmamız mümkün değildir.

Bu düşünceyi tabiattaki her olayda tahkik edebiliriz. Gerçekten biz elimizdeki imkanlarla daima mutlak olarak var olduğuna inandığımız bir olguya tam olarak ulaşmamız imkansızdır. Bu yaratılışın bir gereğidir ve Allah Teâlâ'nın bu yapıyı bu şekilde oluşturmasının da birçok neden ve hikmetleri vardır. Müspet bilimciler akıl ve duygularla mutlak gerçeğe varabileceklerini asırlarca düşündüler ve bununla avundular. Ama bugün artık bunun mümkün olmadığı aşikardır. Çünkü dünya hayatındaki yaratılışların ve insanların verilerinin imkanları ile gerçeğe varmanın mutlak olarak mümkün olamayacağı görülmektedir.

Bu durum bize dünya hayatı ile ahiret hayatının karşılaştırılmasında bir benzetme yapmamızı kolaylaştırmaktadır. Bizim yaşadığımız fiziksel hayat sınırlı ve sonludur. Ama gerçekte sonsuz olan bir ahiret hayatı vardır. Biz sonlu olan bu dünya hayatını yaşayarak her şeye varabileceğimizi ve mutlak gerçeği deneylerle ispat edebileceğimizi düşünüyoruz ve ümit ediyoruz. Fakat gerçek böyle olmuyor. Çünkü insan hayatı sınırlı olmakla beraber evrenin hayatı da sınırlıdır. İnsanın nasıl fiziksel olan bireysel hayatı sona erecekse fiziksel olarak da evrenin ömrü sona erecektir. Çünkü yaratılışta bu durum böyle dizayn edilmiştir. Örneğin güneş enerjisinin bir gün biteceği tespit edilmiştir. Bu gerçek daha önce düşünülmüyordu, herkes sonsuza kadar devam edebilecek sanıyordu. Ama öyle olmadığı çıktı. Bu sonuç bazı fizikçileri hayal kırıklığına uğrattı. Fakat bu Müslümanlar için bir hayal kırıklığı değildir. Çünkü Allah Teâlâ gördüğümüz her şeyin bir eceli olduğunu Kur'an-ı Kerim'de insanlara bildirmiştir.

Gödel yaptığı bir ispatta, matematikteki aksiyom sisteminin doğru olduğunu ispat etmek için, bu sistemin dışından bir bilginin ispata dahil edilmesinin gerektiğini göstermiştir. Yani matematiksel dünya aslında kendi başına bir mutlak bir bütünlük sağlayamamaktadır. Dışarıdan bir bilginin müdahale etmesi gerekiyor. Bu düşünceyi bütün evrene genişletebiliriz. Bütün evrendeki olayları açıklayabilmemiz için aynı şekilde evrenin kendisi tek başına yeterli değildir. Onun anlaşılabilmesi için, evren dışından bir bilginin ona eklenmesi gerekir. İşte bu bilgi Tanrı ve O’nun ilmi ve iradesi bilgisidir. Buna göre Tanrı’nın müdahalesi olmazsa evrendeki olayların tam olarak anlaşılmasına ve yürütülmesine imkan yoktur. Evrenin her an Tanrı’nın müdahalesine ihtiyacı vardır. Bu da bütün müspet bilimcileri hayal kırıklığına uğratacak bir husustur. Fakat gerçek budur. Eğer Allah Teâlâ evrene her an müdahale etmese evren varlığını ve düzenini sürdüremez. Bu Gödel’in matematik düzeninin doğruluğu için gerekli gördüğü şey ile aynıdır. Yani sayıların bu mistik özelliği bütün evren için de geçerlidir. Bu sonuç bütün evrim teoricilerinin ve akıl ile her şeyi çözebileceğini düşünen materyalistlerin artık iflas ettiğinin bir ispatıdır.

Zikir için verilen sayılar manevi kilit hükmünü haizdir. Yani bazı ilahi sırların açılabilmesi için belirli sayıda tespihin, Esma'nın, salavatın, ayet veya duanın okunması gerekir.

( Yayınlanma Tarihi : 05.12.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

VAHDET-İ VÜCÛD

Vahdet-i Vücûd tasavvufta “varlığın birliği” anlamında kullanılan bir terimdir. Bu terim Tanrı, alem ve insan ilişkilerini açıklayan bir düşünce sistemini ifade eder. Bu düşünce sistemi İbn Arabi (ks) tarafından sistemleştirilmiştir. Bu görüşe Vahdet-i Vücûd adı, İbn Arabi'nin üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddin Konevî (ks) tarafından verilmiştir. Vahdet kelimesinin anlamı “birlik” tir. Vücûd kelimesi ise “varlık” anlamında kullanılır. Buna göre Vahdet-i Vücûd terimi “varlıkta birliği” ifade etmektedir.

İbn Arabi'ye göre varlık birdir, o da Hakk’ın varlığıdır. Bu ifade vahdet- vücûd görüşünün en önemli dayanağıdır. Sadreddin Konevi aynı düşünceyi “kendinde hiçbir ihtilaf bulunmayan varlık Hakk’tır” şeklinde ifade eder. Daha sonra gelen yorumcular da aynı ifadeyi farklılıklarla tekrarlarlar. Molla Fenari, Konevi’nin yukarıdaki ifadesini yorumlarken, Hakk'a vücûd (varlık) denilmesinin zorunlu olduğunu ifade eder. Ona göre “vücûd Hakk’tır” ifadesi Tanrının latif ve birleşik olmayışının zorunlu bir sonucudur. Fenari, sufilerin dışında hiç kimsenin mutlak birliği temellendirmediğini ileri sürerek, bu konuda İslam filozofları ve kelamcılarını eleştirir. Bu düşünceler vahdet-i vücûdu bir Tevhid yorumuna dönüştürür.

Vahdet-i vücûdun diğer önemli bir ilkesi de, eşyanın ilahi ilimdeki sabit hakikatinin bulunmasıdır. Böylece vahdet-i vücûd düşüncesi, bir yönden “varlık Hakk’tır” diyerek “Mutlak Varlık” kavramını ortaya atarken, diğer taraftan Tanrı-alem ilişkisini açıklamak için eşyanın ilahi ilimdeki hakikatini ifade eder. Böylece “ayân-ı sabite” diye adlandırılan bir düşünceyi ortaya atmıştır. Böylece birlik (vahdet) ve çokluk (kesret) sorununu çözmeye çalışmıştır.

Hakk için varlık O’nun zatının aynıyken, Hakk’ın dışındaki her şey için varlık onun hakikatine ilave bir durumdur. Her varlığın hakikati ezeli olarak Rabbinin bilgisindeki taayyün nispetidir. “Birden bir çıkar” ifadesinin anlamı varlığının birliği itibarıyla Hakk’tan sadece bir sudur eder. Vahdet-i vücûdçulara  göre söz konusu bir, var olan ve ezeli ilmin var olacağına hükmettiği var olmayanların hakikatlerine feyiz veren genel varlık tecellisidir.

İbn Arabi'nin görüşleri yalnız akıl yoluyla düşünen ancak manevi bir makam ve seviyede bulunmayanlar için anlaşılması zordur. Hatta İbn Arabi bu düşüncelerinin manevi bir olgunluk içinde bulunmayan insanları küfre götürebileceğini söylemiştir. Ancak bu farklılığı anlamak kolaydır. Çünkü İbn Arabi ve Sadreddin Konevi gibi sufiler bu görüşlere manevi keşif yollarıyla varmışlardır. Bu keşif makamları her insana açık olmadığından ifade edilen hususların insanın aklına ters gelebilir. Bununla beraber insanlar bu olaya daha farklı yaklaşmalıdırlar. 

Keşif ehli ve ledün ilmine sahip olan insanların gördükleri hakikatleri ifade etmek için kelimeler yeterli değildir. Kullanılan kelimeler diğer insanlar tarafından günlük anlamda anlaşıldığından farklı düşünceler ortaya çıkar. Bu düşünceler insanı yanıltabilir ve insanın imanını zedeleyebilir. Bu nedenle bu türlü keşif bilgilerini herkesin okumasına gerek yoktur. İbn Arabi bu hususa dikkati çekmiş ve maneviyatla ilgisi olmayanların bunları okumamasını öğütlemiştir.

İbn Arabi insanların bu manevi keşiflere ancak seyr-i sülük yoluyla fena ve beka makamlarına ulaşılarak elde edeceklerini ileri sürer. Bu makamlarda insanların karşılaştığı şeyler hiçbir zaman dünyadaki olgularla mutlak bir benzerliği yoktur. Bu manevi alem bir takım sembol ve kelimelerle kendini açıklar. Bu sembol ve kelimelerin hiçbir zaman dünyadaki karşılıkları anlamında değillerdir. Ancak sufiler gördüklerinin bir kısmını insanlara anlatmaya çalıştığında kelime ve semboller kullanmak zorunda kalmışlardır. Bunların dünyadaki anlamları ile onların keşif ile gördükleri anlamlar birbirleriyle bazen örtüşmemektedir. Bu farklı oluş insanları senelerce süren tartışma içine itmiştir. Bu tartışmalara girmemek daha doğrudur. Çünkü herkesin göremediği bir alemi tam olarak tasvir etmek dünya hayatında mümkün olamamaktadır. Bu durumda sufilerin sözlerindeki bazı çelişkili sözleri ele alarak eleştirmek yerine, yaşadıkları hayatların sünnete uygun olup olmadığına bakılmalıdır.

Bu sufilerin hayatları incelendiğinde onların Peygamberimizin (sav) sünnetini harfiyen yerine getirmiş kişiler oldukları görülür. Dolayısıyla bu kişiler Peygamber yolunu takip ederler. Bu kişilerin manevi keşiflerini herkes görmeyebilir. Ama bu kişilerin sevilmesine mani değildir. Hatta bu ehl-i sünnet yolunda olan tasavvuf alimlerini sevenlerin yarın ahirette onlarla birlikte olacağına dair birçok rivayetler vardır.

Bu durumda İbn Arabi'nin ve vahdet-i vücut alimlerinin sözlerine hüsnüzan ile bakmak gerekir. İnsan cami (toplayan) varlık olarak telakki edilmektedir. İslam’da bu iddianın farklı bir tevilini yapmak mümkündür. Bu tevile göre insan ilahi isimleri kendisinde toplayan (cami) tek varlıktır. Allah isim ve sıfatlarının insanda zuhur ve tecelli etmesini murad etmiştir. Bunun bilincinde olan insan eğer bu hedefi gerçekleştirmek üzere daima mücahede içinde olursa ahlaki bakımdan kemale erer. İşte vahded-i vücut teorisinin anlatmaya çalıştığı budur. Allah’ın isimlerini kendisinde cem etme başarısını gösteren kişinin, insan-ı kamil olması Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmasıdır. Bu ise varılması istenilen bir şeydir.

Sufinin Allah da fani olması tanrılaşması demek değildir. Allah da fani olmak, bütün nefsi ve dünyevi maddi arzularının temizlenmesi ve tamamen Nura dönmesidir. Üstünde dünya hayatının izlerinin kalmaması demektir. Böyle bir insan kendisi dünya varlığından habersiz olur. Gördüğü ve algıladığı sadece Hakk’tır. Tıpkı ruhların ilk yaratılış aleminde olduğu gibi. O alemde de ruhlar hiçbir zaman tanrılık vasfına sahip değillerdi. Ancak üzerlerinde hiçbir maddi özellik bulunmuyordu. Bu nedenle vahdet-i vücuttaki bir olma hususunu böyle anlamak gerekir.

( Yayınlanma Tarihi : 20.11.2022  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız )

İSLAM  GERÇEK  HAYAT  YOLUDUR

İslam dininin belirlediği hayat tarzı gerçek bir hayat yoludur. Çünkü bu yol insanlığın yaşadığı bütün sorunlara cevap vermiştir. İnsanlığı bütün yönleri ile kapsamıştır. İslam dini insanın dünya üzerinde var olmasının amacını bildirmiştir. İnsanın bu evren içindeki yerini açıklamıştır. İnsanın uyması gereken ahlaki prensipleri ve bunlara uyumasının neden gerekli olduğunu anlatmıştır. İslam dini insanların huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri siyasi, ekonomik ve sosyal nizamın ne olması gerektiğini ve bu nizamın hangi esaslara göre yönetilmesi gerektiğini açıklamıştır. Bunlar insanın ihtiyacı olduğu gerçek şeylerdir. Bunların dışındaki her şey insanlığı mutluluğa değil kargaşa ve huzursuzluğa sevk edecektir. Bütün bunlar İslam dininin gerçek hayat yolu olduğunu gösterir.

İslam yalnız vicdanlara hitap eden bir din değildir. İslam insanlığın bütün sorunlarına çözüm üretmesi nedeniyle evrensel bir din karakterindedir. İslamı yalnız vicdanlara sığdırıp, insanları yalnız ibadet etmekle cennete gideceklerini ifade etmez. İslam'ı vicdanlara sıkıştırıp yalnız ibadetlerin yapılmasını yeterli gösteren düşünceler tamamen abesle iştigal etmektedirler. Asırlarca İslam dinini yalnız vicdani bir inanış kalıbına sokmak için çabalar sarf edilmiştir. Bu çabalar bugün de hala devam etmektedir. Bu çabalar İslam'ın gerçek yüzünden korkanların gayretleridir. Çünkü onlar, İslam dinini hayatın gerçeklerinden uzaklaştırmak, insanlığın gerçek gelişmesine yardım etmesine mani olmak çabası içindedirler. İslam'ın bu hedefi onları korkutmaktadır. Kendi iktidarları ve güçlerinin ellerinden nasıl kayacağını hayal bile etmeleri onları rahatsız etmektedir. Ancak bütün bu çabalar onlara bir şey kazandırmayacaktır. İslam dini Allah'ın izniyle tekrar yükselecektir. Bunda kimsenin şüphesi olmasın.

İslam bütün hakikatleri içinde toplamış bir din olarak her kuvvetin ve bütün şer kamplarının gücünün üstündedir. Bünyesi kuvvetli ve kökleri derindedir. İnsanlığın bu büyük yola olan ihtiyacı, nefret edenlerin nefretinden daha büyüktür. Bu nedenle İslam düşmanlarının nefretleri arttıkça kötü sonlarına daha da çabuk yaklaşmaktadırlar. Bu nedenle şaşkın bir şekilde İslam’a olan nefretlerini ifade ederken kendileri için bir çıkış yolu bulamamaktadırlar. Oysa onların da kurtuluşu olan İslam dini can kurtaran simidi olarak yakınlarındadır. Bu cankurtaran simidi, Allah'ın insan hayatının düzenlenmesi için gönderdiği şeriat sistemine tabi olmaktır. Eğer bu İslam nefretçileri Allah'ın çizgisine gelmezlerse birbirlerini boğazlamak için tekrar Dünya Savaşları çıkaracaklardır. Çünkü böyle büyük savaşlar hem onların vicdanlarını tatmin edecek hem de cepleri bol parayla dolacaktır. Öldürücü silah üreten şirketler böyle günleri beklemektedir. Her tarafa silah satarak bol para kazanacaklardır. Fakat insanların çoğunun ölmesi, yaralanması ve perişan olmaları onlar için hiç önemli değildir.

İnsanlar dünya hayatında imtihan için yaratılmışlardır. Bu imtihan için dünyada iyilik ve kötülükleri yan yana görecektir. Daima kendisine iyi şeyler ve kötü şeyler sunulacaktır. İnsan bunlar arasında seçim yapmakta serbesttir. Ama yaptığı seçimin sonucundan sorumludur. Eğer dünyada her şey iyilik olsa ve hiçbir kötülük olmasa insanın imtihan edilmesi bir anlam ifade etmez. Fakat Allah Teâlâ insan ruhunun kâmil bir hale gelmesi için onu, bu dünya hayatı dediğimiz bir berzahtan geçirmektedir. İnsan bu dünya hayatında inandığı ve yaptıklarıyla bir sınav içindedir. Bu sınavdan başarılı olması ancak ve ancak Allah'ın kendisine bildirdiği İslam dininin emir ve yasaklarına uygun olarak yaşamasıyla mümkündür. Eğer Allah Teâlâ'nın bildirdiği şeriata uygun olmadan yaşarsa, bu dünya sınavında başarısız olacağı aşikardır. Ölüm günü geldikten sonra insanın ruhu ahirete intikal eder, orada artık sınav yoktur. Dünyadaki sınavın sonuçları önüne konulur ve bu sonuçlara göre kişi değerlendirilir. İyi sonuç insanı cennete, kötü sonuç ise insanı cehenneme gönderir. Bu Allah'ın insanlara bildirdiği gerçeklerdir. İsteyen kabul eder uygular, isteyen kabul etmez ve uygulamaz. Ancak sınav sonucu kişinin ahiret hayatını kesin olarak belirleyecektir.

İslam dininin karşıtları dini geçmişte kalmış bir şey olduğunu ileri sürmeleri tamamen cahil olmalarının bir göstergesidir. Bazıları da maddi menfaat elde etmek için bunları ileri sürmektedir. Ancak nefisleri madde sevgisine esir olduklarından, aslında onlar da cahildirler. İnsanlar ya Allah'ın koyduğu evrensel sistemi eksiksiz olarak yaşayıp Müslüman olurlar veya insanın kendi aklıyla oluşturduğu diğer sistemlerle yaşayarak cahiliyye hayatı sürerler. Bize göre insanın aklıyla üretilen hayat sistemleri cahiliyye sistemleridir. Çünkü beşeri sistemler insanların hiçbir zaman dünyada huzur ve rahat getirmediği gibi onların ahiret hayatlarına da kurtarmaz. Çünkü insan aklı sınırlıdır ve yaratılışlardaki amacı ve sistemi bütünüyle mutlak olarak kavrayamaz. Bu nedenle de eksiktir ve yanlış tarafları mevcuttur. İnsan aklı insanın manevi yapısını anlayamaz. Nefsin ve şeytanın insanı nasıl etkilediğini algılayamaz. Çünkü aklın kendisi de bir mahluktur ve gücü sınırlıdır. İnsanın maddi ve manevi yapısı tam olarak ancak ilahi bilgilerle anlaşılır. İslam dini de bu bilgileri insanlara duyurmuştur. Bu bilgilere itibar etmeyen ve kendilerini bu bilgilere göre yönlendirmeyen kişiler, bu gerçek bilgilerden mahrum oldukları için cahil kalmaya mahkumdurlar.

( Yayınlanma Tarihi : 13.11.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

TEVHİD  VE  CİHAD

Tevhid ve Cihad kavramları İslam'ın hakiki, gerçek özüne aittir. Her iki kavram da İslam'ın ön plana çıkardığı birçok kavram arasında en önemlileridir. Bu kavramlar zamanla yabancılaştırılmışlardır. Bu kavramlar Müslümanları siyasal eylemlere yönelten kavramlardır. Ancak zamanla bu kavramlar bu özelliklerini terk ederek bugünkü pasif yorumlara indirgenmiştir.

Bugünkü yorumlara göre “Tevhid”e bakış açısı “Allah birdir” olmuş, “Cihad”a bakış açısı “Nefs kontrolü” olarak değerlendirilmiştir. Oysa bu kavramların gerçek anlamları başkadır. Çünkü “Allah birdir” demekle, Hristiyanların Tanrıya “Baba, Oğul ve Ruhü’l Kudüs” dedikleri teslis doktrinden farklı değildir. Böylece Tevhid kavramı gayri siyasi bir kavram şekline sokulmuş olur. Cihad kavramı da aynı şekilde yabancılaştırılmıştır. Özellikle batılı oryantalistler bu kavramı sadece savunma amaçlı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu kavram daha da indirgenerek nefsin kontrol edilmesi olarak algılanmıştır.

“La ilahe illallah” ifadesi “yalnız Allah'a kulluk etme” ilkesini ifade etmektedir. Bu kulluğun nasıl yapılacağı konusunu da “Muhammedun Resulullah” yani “Muhammed Allah'ın Elçisidir” ifadesinden öğreniyoruz. Bu iki temel inanıştan sonra gelen diğer iman ilkeleri ve İslam esasları onların bir gereğidir. İmanın altı esası şubeden oluşu, yani Allah'a, O’nun kitaplarına, meleklerine, resullerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak Kelime-i şehadetin bir gereğidir. Aynı şekilde İslam'ın beş temel esası olan namaz kılma, zekat verme, oruç tutma ve hacca gitmede kelime-i şehadetten sonra gelmektedir. İslam'da belirlenen helal, haram, medeni ilişkiler, yasama, yürütme ile ilgili düzenlemeler sadece Allah'a kulluk etme temeline dayanan ilke ve eylemlerdir. Bu ilkelerin öğrenilmesi ve uygulanması için başvurulacak yegane kaynak Allah'ın elçisidir. Onun Rabbinden alarak bize bildirdiklerinin tamamı Kur'an ve sünnettir. Kelime-i Şehadet şer'i yasalarda, ibadet biçimlerinde temel olduğu gibi itikadi düşünce yapısında da esastır. Çünkü Allah'ın birliğine inanmayan kişi tek olan Allah'ın kulu olamaz. Yasama ve yürütme ile ilgili yasaları Cenab-ı Hakk'ın elçisi aracılığıyla bize sunduğu şeriattan başka bir kaynaktan alan kişi de bir olan Allah'a kulluk etmiş olamaz.

İnsan hayatının temel dayanağı Allah'ın dini ve O’nun insan hayatı için koyduğu yöntemdir. İnsan İslam'ın birinci derecede önemli temeli olan “La İlahe İllallah, Muhammeden Resulullah” (Tevhid) ilkesi sayesinde var olabilir ve üstlendiği işlevi yerine getirebilir. Allah elçisinden alınan, tek olan Allah'a kulluk etme keyfiyeti, bu temel ilke kabul edildikten sonra hiç tereddüt etmeden ve hiç duraksamadan onun dediklerine uyulmadan gerçekleşemez. İnsanların akıl yoluyla, düşünerek oluşturdukları kuramlar ve ideolojiler hiçbir zaman kesin ve mutlak doğru olan bilgiler değildir. Bu bilgiler sürekli değişmektedirler. Bu nedenle de tam güvenirlikleri yoktur. Oysa Allah'ın bildirdiği ilim böyle değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın vahiy ile bildirdikleri kesin bilgilerdir ve mutlak doğrudur. Çünkü her şeyin ilmi bilgileri Allah'a aittir.

Bu nedenle insanların hayatlarını bu bilgilere göre yönlendirmesi en doğru yoldur. İnsanın kendi heveslerine göre düzenledikleri yöntemler bir gün çelişmelere ve yanlış olgulara neden olabilir. Çünkü insan aklıyla elde edeceği bilgiler sınırlı ve tam doğru olmayabilir. Bu durumda insanın görevi gerçek ve mutlak doğru olan Allah'ın ilmine göre kendisini yönlendirmesidir. Bu kendisi için en faydalı olanıdır.

Allah Teâlâ ne yalnız Arapların ne de sadece İslam akidesini benimsemiş insanların Rabbidir. Aksine tüm alemlerin Rabbidir. Kur'an' da yalnız Araplara özel bir mesaj değildir. O bütün insanlara hitap eder. Ancak İslam kendi akide sistemini insanlara zorla kabul ettirmek amacında değildir. İslam insanların üzerindeki siyasi baskıları kaldırarak onların katıksız bir biçimde özgürce kendi akidelerini seçmelerini ister. Kişi seçiminin sonunda sorumlu olacaktır. İşte bu dinin tamamen Allah'a ait olması demektir. Cihad önce insanın kendi nefsine karşı yapması gereken bir husustur. Kendi nefsiyle cihat etmeyen, onu doğru bir çizgiye getirmemiş olan bir insanın diğer İslami cihadı gerçekleştirmesi zordur. Nitekim Peygamberimiz (sav) bir sefer dönüşünde, nefislerle mücadelenin en büyük cihad olduğunu Müslümanlara duyurmuştur.

Günümüzde ortaya çıkan İŞİD, El Kaide gibi örgütler İslami cihad yaptıklarını ilan etmektedirler. Ancak onların bu cihad anlayışları yukarıda anlattığımız cihad anlayışı ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü cihad adı altında insanları haksız yere katletmek, esir etmek, mallarına ve kadınlarına el koymak hiçbir şekilde İslam'la bağdaşılabilir bir şey değildir. Bu terör örgütleri aslında İslam'a değil, İslam'a karşı olan emperyalist güçlere hizmet etmektedirler. Bu terör örgütlerinin eylemleri ile İslam dünya kamuoyu önünde itibarsızlaştırmaya çalışılmaktadır. Bu terör gruplarını emperyalistler oluşturmakta, onların ellerine en modern silahları vermekte ve onları finansal olarak desteklemektedirler.

( Yayınlanma Tarihi : 05.11.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

YOLDAKİ  İŞARETLER

“Yoldaki İşaretler” şehit alim Seyyid Kutub'un kitabıdır. Seyyid Kutub, Müslüman Kardeşler teşkilatının önemli bir şahsiyetidir. 1906'da Mısır'ın Asyut şehrinde doğan Kutub, 1926'da öğretmen ve 1933'te Darü’l-ulûm’dan mezun oldu. 6 yıl süren öğretmenlik hayatından sonra 1948'de Amerika'ya gitti. Buradaki eğitim sistemlerini inceleyen Kutub, Amerika'nın en keskin karşıtlarından biri olarak 1950'de Mısır'a döndü. Şubat 1953'te İhvan-ı Müslimin’e üye oldu. Kutub 15 Ocak 1954'te İhvan-ı Müslimin’in kapatılması üzerine teşkilatın önde gelenleri ile birlikte tutuklandı. Bir ara serbest bırakılan Kutub, Ekim 1954'te tekrar tutuklandığında 15 yıl hapise mahkum oldu. Sağlığı bozulunca 1964'te tahliye edildi. Ancak İhvanını yeniden canlandırma faaliyetlerine katıldığı için 9 Ağustos 1965'te tekrar tutuklandı ve idam cezasına çarptırıldı. 29 Ağustos 1966'da cezası infaz edildi. İslam yolunda şehit olan Seyyid Kutub birçok eser kaleme almıştır. Bunların içinde en meşhur olanları Fî Zılâli’l Kur’an adlı tefsiri ve Yoldaki İşaretler adlı kitabıdır.

Seyyid Kutub hakikat aşığı bir kişidir ve arayışı 40 yıl sürmüş olsa da gerçeği bulduğunda onu tutup kaldırmaya ve gerektiğinde de o yolda canını feda etmeye hazır bir kişiliğe sahiptir. Ona göre, İslam şeriatıyla yönetilmeyen toplumlar cahiliyye toplumlarıdır. Müslümana düşen görev cahiliyyeden bağımsız bir yapı içinde örgütlü mücadele vermektir. Bu yöntem Hz. Muhammed (sav)'in Mekke döneminde uyguladığı yöntemle aynıdır. Bu dönemde en önemli görev, “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) sözünün ne anlama geldiğini açık bir şekilde topluma anlatmaktır. Amaca ulaşırken aceleci olmamalıdır. Çünkü köklü değişikler zaman ister. Bu süreçte cahiliyye sistemine  şirin gözükmeye çalışılmamalı, onda ufak tefek tadilatlar yapmakla yetinilmemelidir. Çünkü aksi halde bu yenilgiyi baştan kabul etmek demektir.

Müslümanlar tebliğin serbestçe yapılabildiği ortamlarda şiddete başvurmamalıdır. Mekke'de cihada izin verilmeyişinin ilkesel gerekçesi de budur. Çünkü bu dönemde akıllara ve kalplere hitap edilmiş ve taktiksel olarak da güç dengesi gözetilmiştir. Müslümanlar gücü ele geçirdiklerinde İslam’ı tebliğ önündeki engelleri kaldırmak için kuvvete başvurabilirler. Çünkü İslam'da Cihad savunma savaşı değildir.

Kutub’a göre günümüzde insanlık tam bir ateş çukurunun kenarındadır. İnsanlığın bu duruma gelmesinin asıl nedeni, sağlıklı bir hayat nizamını koruyan ve geliştiren değerler sisteminin iflas etmesidir. Örneğin batı dünyası tüm insanlığı kuşatan cihan şümul bir hayat nizamı kurmak şöyle dursun, kendi var oluş gayesini kendisine bile kanıtlayamamaktadır. Aynı şey doğu dünyası için de geçerlidir. İnsani bir takım ideolojik ögeler taşıyan Marksist düşünce, kitleleri kendine çekse bile, daha sonraki dönemlerde temel ilkelerde baş gösteren bozulma onu totaliter bir devlet düzenine dönüştürmüştür. Bu türlü beşeri düzenlerin hemen hepsi insanın fıtratına aykırıdır.

Seyyid Kutub'un sık sık bahsettiği davetçi hareketi, o günlerde belki amaca uygun olarak yapılıyordu. Fakat bugün davetçi hareketleri dejenere olmuş durumdadır. Bugün davetçi olarak ortaya çıkan hareketlerin çoğu maalesef tasavvuf düşüncelerini dışlamakta, onlara karşı cephe almaktadır. Oysa tasavvuf İslam'ın bir parçasıdır. Hatta onun son mertebesidir. Çünkü bizim sloganımız, “Üç Güzellik: İman, İlim, Tasavvuf” tur. İslam'ı yıkmak isteyenler tasavvufa karşı cephe almaktadırlar. Bazı sahte sufileri göstererek gerçek tasavvuf karalanmaya çalışılmaktadır. Bugün maalesef davetçi hareketlerinin büyük bir kısmında bu yanlış davranışları görüyoruz. Bunların yine emperyalist sömürgecilerin arzularına göre yapıldığını zannediyoruz. Ancak bunda başarılı olamayacaklardır. Sonunda Allah Teâlâ kendi yoluna tam olarak uyanları uzun vadede de olsa başarıya ulaştıracaktır.

“Allah'a inanıp O’na sımsıkı sarılanları Allah, kendisinden bir rahmet ve lutfa sokacak ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir.” (Nisa, 4/175)

İslami Diriliş ve yeni bir İslam neslinin oluşmasını sağlamak için gerçek bir Mürşide ihtiyaç vardır. Böyle bir mürşit de ancak Allah'ın nasip etmesi ve görevlendirmesi ile olur. Böyle gerçek bir mürşidin ortaya çıkması kolay değildir. Çünkü bunu İslam düşmanları da farkındadır. Bu nedenle gerçek mürşitler bu devirde kapalı bir tarzda çalışmaktadırlar. Ancak Allah'ın emriyle bu gerçek mürşitler ortaya çıkabilirler. Bu ancak Allah'ın izni ve emriyle olur. Böyle bir başlangıcın olacağını ümit ediyoruz. Gerçek İslam’ı insanlara anlatacak ve asr-ı saadet dönemini birebir yaşayacak olan mürşit veya mürşitlerin ortaya çıkmasının yakın olduğunu ümit ediyoruz.

( Yayınlanma Tarihi : 29.10.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

İBN ARABİ (ks)  HAZRETLERİ

İbn Arabi (1165-1239) Endülüsün en görkemli dönemlerinde yaşamış büyük bir velidir. İbn Arabi Mursiye'de varlıklı ve asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İsmi Ebubekir Muhyiddîn Muhammed Bin Ali olup künyesi Ebu Abdullah'tır. İbn Arabi ve Şeyh-i Ekber diye nam salmıştır. Muhyiddîn Arabi küçük yaşlarından itibaren ilim okumaya başlamış, 8 yaşındayken babası ile birlikte bugünkü Seville kenti olan İşbiliyye’ye gitmiştir. Burada birçok alimin sohbetinde bulunmuş, fıkıh, hadis, tarih ve ilahiyat ilimleri konusunda uzman olan hocalardan öğrenim görmüştür. Keskin zekası ve güçlü hafızası ile o zamanlarda dikkat çekmeye başlamıştır. Bulûğ çağındaki bazı bocalamalarından sonra, bir manevi işaretle inzivaya çekilmiş ve kendi iç dünyasını dinlemeye başlamıştır. Bu sırada 16 yaşındadır. Manevi hayatı bu şekilde başlayan Muhyiddîn Arabi, marifet kapılarının bu halvetlerdeki riyazatının neticesinde kendisine yavaş yavaş açılmaya başlandığını söyler.

İbn Arabi'nin babası oğlunun bu aşkın hallerini görünce, onu meşhur filozof İbn Rüşd ile görüştürdü. İbn Rüşd çağının aristocu yaklaşımları ile tanımış bir filozoftu. İbn Arabi önceleri İbn Rüşd ile güzel sohbetler içinde bulunurken, sonraları birbirlerine ters düştüklerini farkına vardı.

İbn Arabi Hazretleri bir gün Hz. Musa (as), Hz. İsa (as) ve Hz. Muhammed (sav) ile mana aleminde görüşür ve bu görüşmede Hazreti Muhammed (sav)  ona “Bana sımsıkı tutun, kurtulursun!” deyince, İbn Arabi derhal tövbede bulunarak Allah'a döndüğünü anlatır. Bu manevi işaretle İbn Arabi, Hz. Muhammed'in hadislerini ilm-i hadis açısından zahiren de tahsil etmeye ve onlara tabi olmaya başlamıştır. 1201 yılında Endülüs'ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus'a geçti. Hacca giderken Mısır'a uğradı. Kudüs üzerinden Mekke'ye giderek Hac farizasını yerine getirdi. Mekke ve Kabe ona aradığı yeri bulduğu duygusu vermişti. En meşhur eseri olan Fütûhât-ı Mekkiyye’nin Mekkede kalbine ilham edildiğini söyler. Birkaç yıl kadar Mekke'de kalıp, sürekli Kabe'yi tavaf etti. Kitap yazmaya burada da hızla devam etti. İlhamlarında artış gözleniyordu. Sonra Medine'ye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.

İbn Arabi 1205-1209 yılları arasında Bağdat, Musul, Cezire ve Malatya'ya yolculuklar yaptı. Şam, Kudüs ve Mekke'ye yaptığı yolculuklardan sonra Kahire üzerinden Konya'ya geldi. Selçuklu sultanı tarafından ikram ve hürmet gördü. Sultanların kendisine verdiği armağanları fakirlere dağıtırdı. Ünlü sufi ve kelam alimlerinden Sadrettin Konevi'nin hocası ve üvey babası oldu. Konya'da bir süre kaldıktan sonra Halep'e gitti. 1215 yılında tekrar Konya'ya döndü. Aynı sene içinde Sivas'a, oradan da Malatya'ya gitti. 1230 yılında Şam'a giderek oraya yerleşti. Ömrünün son 10 yılını orada geçirdi. Şam'dayken bazı çevreler tarafından istenmediğini hissetti. Ancak Şam'ın eşrafından bir aile ve Eyyubi hükümdarı tarafından koruma altına alındı. Artık bu dönemlerinde dış dünya ile ilgisini iyice yitirmişti. Bütün günlerini zikir, ibadet ve kitap yazarak geçiriyordu. İbn Arabi 1240'ta 78 yaşında olduğu halde Şam'da Benû Zekîlerin malikânesinde Hakk’a yürümüştür.

İbn Arabi bazı İslami çevrelerden tepki almasına rağmen yazdığı eserlerde her zaman Kur'an ve Kutsi hadislerden yola çıkmış ve örnekler vermiştir. Şöyle söylemektedir: “Allah'a çok şükürler olsun, söylediklerimin hepsi Allah'ın kalbimize verdiği ilhama dayanmaktadır.” Allah'a ve Muhammed'e karşı duyduğu ilahi aşktan her zaman bahsetmiştir: “Allah'a hamd olsun, ilim konusunda Hazreti Peygamberden başkasını taklit etmedim. Bilgilerimizin hepsi hatadan korunmuştur. Nakle ve rivayete dayanmaz.” İbn Arabi halka söylenmemesi gerektiği düşünülen şeyleri çekinmeden yazmış ve söylemekten uzak durmamıştır. Çünkü o yazdığı eserleri aklına, fikrine dayanarak değil sadece ilham yolu ile kalbine getirdiği nefese dayandırmıştır. Bu konularda İbn Arabi'ye iftiralarda bulunan kişi özellikle İbni Teymiyye olmuştur. İbn Arabi’nin ilk defa ortaya attığı görüş olan Vahdet-i Vücut, Konevî tarafından irfan sözlüğüne girmiştir.

( Yayınlanma Tarihi : 15.10.2022  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

SOSYAL  MEDYADA  SOHBETLER  (4. Bölüm)

Bir süredir sosyal medyada İslam ve Tasavvuf ile ilgili yazılar yayınlamaktayım. Bu yazılarımda insanları bu konularda bilgilendirmeye ve toplumda bu konularda oluşmuş yanlış inanç ve düşünceleri eleştirmeye gayret etmekteyim. Bu yazıları www.ilimvetasavvuf.com adlı web sitemde yayınlamaktayım. Ayrıca bu yazılarımın bazılarını İngilizceye çevirerek www.scienceandsufism.com adlı web sitemde yayınlıyorum.

Bu yazılarımın amacı, insanların tasavvuf ile ilgili merak ettikleri konuları ele almak ve müspet bilim ile tasavvuf arasındaki ilgi ve çelişkileri ortaya koymaktır. Ayrıca İslam inancı ile ilgili bazı konuları ehl-i sünnet itikadı çerçevesinde ele alarak, bunlarla ilgili yorumlarımı dile getiriyorum.

Yayınladığım yazılar aslında sosyal medyada insanlarla bir çeşit sohbet yapmaktır. Artık insanlarla sohbet yapmak için internet ortamı kullanılmaktadır. Bu nedenle web sitelerimde yayınladığım yazıları Facebook, Twitter ve Instagram’da oluşturduğum hesaplarla insanlara ulaştırmaktayım.

Yayınladığım yazıları e - kitaplar halinde de neşretmeyi hedeflemekteyim. Sohbetlerimin 1., 2. ve 3. Bölümlerini yayınladım. 4. Bölümünü bu e – kitap ile yayınlıyorum.

İçindekiler: Önsöz, Özgeçmiş, Peygamber Efendimizin Mucizeleri 1, Peygamber Efendimizin Mucizeleri 2, İslamiyet ve Materyalizm, Kur’an-ı Kerim’in Bilimsel Mucizeleri, Tasavvuf ve Rüya Tabirleri, Laikliğin Tarihçesi, İslamiyet ve Laiklik, Münafıkların İslamiyete Verdikleri Zararlar, İnsanın Şeytanla İmtihanı, Tasavvufta Şeytan Olgusu, Şeytanın Günümüzdeki Tuzakları, İslamiyette Kafirlik Olgusu, İslamiyette Zulüm Olgusu, İyi Amellerin Boşa Çıkması, Allah’ı İnkar Mümkün müdür?, Deizm, Niçin Yaratıldık, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, Osmanlı Devleti ve Sufiler, İslamiyet Tekrar Tasavvufla Yükselecektir, Kaynaklar.

( Yayınlanma Tarihi : 08.10.2022  -  E - Kitabın tamamını okumak için tıklayınız )

ARAP  BAHARI

“Arap Baharı” denilen olaylar ilk defa Tunus'ta ortaya çıkmıştır. Haksızlığa uğrayan bir üniversite öğrencisinin kendisini yakmasıyla 17 Aralık 2010'da Tunus'ta halk ayaklanmıştır. Bu hareketler daha sonra diğer İslam ülkelerine sıçramıştır. Bu olayların bu ülkelere “demokrasi ve özgürlük” getireceğini iddia edenler, bu hareketlere Arap Baharı adını vermişlerdir. Ancak bu olaylar Arap ülkelerine bir bahar getirmemiştir. Bilakis bazı Arap ülkeleri faşizmin ve iç savaşın içine itilmiştir.

Arap ülkelerinde, örgütlenen radikal ve şiddet eğilimli kişiler kullanılarak bu ülkelerde istenildiği zaman karışıklık çıkarmak mümkün olabilmiştir. Bugün adı çok duyulan El Kaide, İŞİD, Nusayri gibi radikal ve şiddet amaçlayan örgütler de, aynı amaçla emperyalist güçler tarafından kurulmuştur. Bu örgütler kendilerine İslamcı süsü vererek mezhepler arası çatışmayı tetiklemişlerdir.  Bu çatışmaya Müslüman Kardeşler teşkilatı da sokulmak istenmiştir. Ancak Müslüman Kardeşlerin temel ideolojilerinde mezhep kavgaları yoktur. Mezhep kavgalarına kuruluşların başından beri karşıdırlar. Ancak emperyalist güçler onların da  içlerine girerek, bir kısmını radikal ve şiddet yanlısı hale getirebilmiştir. Bu nedenle El Kaide, İŞİD gibi terör gruplarının başında İhvan-ı Müslimin teşkilatından gelen kişiler görülebilir. Ancak bu kişiler istihbaratçıların adamı olup gerçek bir İhvan anlayışını temsil etmezler. Bu durum birçok İslam karşıtı insanın İslam dininin aleyhine söz söylemelerine neden olmaktadır. Oysa gerçekte bu türlü örgütlerin nasıl kurulduğu ve nasıl yönetildiği dikkate alındığında, bunların başındaki kişilerin kimler tarafından atandığı ve yönetildiğini anlamak kolaydır. Gerçek İhvan mensupları bu türlü radikal terör örgütleri içinde yer almamaktadır.

Arap baharı bazı Arap ülkelerinde batı destekli ve batının vazgeçtiği bazı iktidarlara karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Bu mücadele nasıl biterse bitsin birilerin hayal ettiği gibi asla Müslüman halkların lehine bitmesine izin verilmeyecektir. Çünkü ispat edilmiş bir kural vardır: İşin içinde batılılar varsa hep batıl kazanır! Batıl ise yok olmaya mahkumdur.

“De ki hak geldi batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsra, 17/81)

Batı her zaman Müslümanların arasında işbirlikçileri buluyor, onları satın alıyor, onlara  birçok yanlış işler yaptırıyor, maddi ve manevi bedelini ödüyor ve işi bitince onları bir kenara atıyor. İran Şahı, Adnan Menderes, Saddam, Mübarek, Bin Ali, Abdullah Salih ve Kaddafi olaylarında olduğu gibi. Hiç kimse ders almadığı için sırada mutlaka başkaları var olacaktır. Ruhlarını şeytana satanların er ya da geç şeytanın kazığını yiyeceği muhakkaktır.

Mezhep tartışmaları Ortadoğu coğrafyası için çok tehlikelidir Örneğin soydaşlık bakımında Türk olan Iraklı Türkmenlerin yarısı şii, diğer yarısı sünnidir. Örneğin soydaşlık bağlamında Türk kökenli olan İranlı Azeriler şiidir. İşte bu nedenle karmaşık mezhepsel ve etnik bir yapıya sahip coğrafyada provokatif söylemlerle kavgaya sürüklenmek çok tehlikelidir. Arap baharı öncesinde Irak'ta ve sonrasında her yerde provoke edilen mezhepsel ayrılıklar için Suudi Arabistan milyarlarca dolar harcadı ve harcıyor. Bugün Arap ve İslam ülkelerinde bu ayrılıkları düşmanlığa çevirmek için özel çaba harcayan çok geniş ve güçlü çevreler var. Tarih boyunca bu kavganın acılarından haz alan iç ve dış güçler asla bu huylarından vazgeçmeyecektir.

( Yayınlama Tarihi : 02.10.2022  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

ARAP  ÜLKELERİNDE  MÜSLÜMAN  KARDEŞLER  HAREKETLERİ

Arap ülkelerindeki  İslami hareketlerin başlaması Mısır'daki Müslüman Kardeşler hareketinin ortaya çıkışı ile olmuştur. Mısır'da okuyan Arap talebeleri kendi ülkelerine döndüklerinde Müslüman Kardeşlerin düşünce ve ideolojilerini kendi ülkelerine taşımışlar ve böylece bu ülkelerde de İslami hareketler başlamıştır. Hasan en-Benna ve arkadaşlarının kurduğu Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) hareketi 1930 yıllarından itibaren Mısır'ın dışında Suriye, Sudan, Ürdün, Kuveyt, Yemen, Pakistan, Kuzey ve Orta Afrika ile Avrupa'nın bazı ülkelerinde şubeler açmıştır. Bu şubelerin etkisiyle bu ülkelerde de İslami hareketlere yönelen örgütler kurulmuştur. Bu örgütler İhvan-ı Müslimin’in görüşlerini esas almakla beraber kendi aralarında uygulama bakımından farklılıklar göstermiştir. Bununla beraber Benna ve arkadaşlarının temel görüşleri hepsi tarafından esas alınmıştır.

İhvan-ı Müslimin, hedeflerine ulaşmak için uyguladığı metodlar zaman içinde değişikliğe uğramıştır. Zamanla radikal eylemlere yönelmiştir. 1954'ten itibaren Cemal Abdulnâsırın rejimi tarafından çeşitli işkencelere maruz kaldıklarından, cihad fikrini daha geniş bir alana yaymışlardır. Ancak 1970'li yıllardan sonra örgüt rejimle uzlaşmacı bir yola girerek radikal eylemlerden uzak durmuştur. Örgüt Arap baharından sonraki yıllarda bir siyasi parti haline gelerek parlamentoya girmiştir.

1930 yıllarında Mısır'da kurulan Müslüman Kardeşler teşkilatı diğer Arap ülkelerine de şubeler kurarak hedefledikleri amaçlarına yönelik faaliyetler yapmıştır. Bu faaliyetler birçok kere kesintiye uğramış ve teşkilat mensupları büyük bir zulüm ve katliamla karşı karşıya kalmıştır. Ortadoğu'daki Arap ülkeleri yıllarca İngiltere'nin işgali ve egemenliği altında yaşamıştır. Bu süreçte İngilizler bu ülkelerde İslam'ı yok etmek için birçok batıl fikirler üreten reformcu görüşler ileri süren kadrolar yetiştirmiştir. Ülkeleri yöneten askeri ve sivil yöneticileri kısmen kendilerine bağlanmış ve bunlar vasıtasıyla bu ülkelerde istedikleri zaman askeri darbeler ve halk ayaklanmaları yapmıştır. Bu darbeler ve ayaklanmalar bahane edilerek gerçek Müslümanların oluşturdukları örgütler yok edilmeye çalışılmıştır. Bu örgütlerin başında da Müslüman Kardeşler Teşkilatı gelmektedir. Müslüman Kardeşlerin görüş ve faaliyetleri emperyalist güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerini korkuttuğundan, bu teşkilat zamanla birçok kayıplar vermiştir. Bu durum Arap baharı denilen olaylar ortaya çıkmasına kadar devam etmiştir. Arap baharı ortaya çıkmasından sonra Ortadoğu'da yeni bir siyasi durum ortaya çıkmıştır.

( Yayınlama Tarihi : 25.09.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

TASAVVUF SOHBETLERİ (Bölüm 1)

Web sitemizde İlim ve Tasavvuf ile ilgili makale ve yorumlar yayınlanırken, tasavvufu daha yakından tanımak için Tasavvuf Sohbetleri adıyla yeni bir yazı serisi yayınlamaya çalışıyoruz. Bu sohbetlerde tasavvufun gerçek yüzünü görmeyi amaçlıyoruz.

Tasavvuf Dilallah’tır. Yani Allah Teâlâ'nın Gönül Bahçesidir. Bu nedenle diğer bütün ilimlerden üstündür. Tasavvufu anlamak ve yaşamak için özel ve zor bir eğitim süreci gerekir. Seyr-i sülûk dediğimiz bu eğitim süreci ancak kâmil bir mürşidin yönetiminde mümkündür. Bu nedenle bugün için gerçek bir tasavvuf eğitimi almak kolaylıkla elde edilebilecek bir şey değildir. Çünkü zamanımızda birçok sahte mürşidler ortalıktadır.

Web sitemizin sloganı: Üç güzellik: İman, İlim, Tasavvuf. Burada tasavvuf üçüncü aşamadır. Kişi önce sağlam bir İslam inancına sahip olması gerekir. Bu inanca sahip olduktan sonra, kendisini İslami ilimler konusunda yetiştirmesi gerekir. İslami ilimler içinde evreni tanımak da vardır. Bu sebeple Allah'ın varlığını ve İslam dininin temellerini inkar etmeyen müsbet bilimler de bu kapsamın içindedir. Ancak Allah'ı ve onun dinini inkar eden bilim anlayışları Müslümanlar için faydasızdır. Bunlar bizim ilim adı altında anladığımız hususlar dışındadır. Sağlam bir iman ve yeterli bir ilim bilgisine sahip olan kişiler artık tasavvufu öğrenmek ve uygulamak için kâmil bir mürşid arayışına başlayabilirler. Eğer kâmil bir mürşid yönetiminde seyr-i sülûklerini tamamlarlarsa gerçek bir tasavvuf ehli, gerçek bir sufi olurlar. Bu sonuç insanı mükemmelleştirir. İnsan böylece kemâle erer ve Allah Teâlâ'nın rızasına kavuşmuş olur. Bu ise bütün dünya ve ahiretteki nimetlerden daha üstündür.

“Allah hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona büyük bir hayır verilmiş demektir. İşte bunu ancak üstün akıl sahibi olan kimseler anlar.” (Bakara, 2/269)

Web sitemizde yayınladığımız Tasavvuf Sohbetlerinin bir kısmını “Tasavvuf Sohbetleri, Bölüm 1” adıyla e-kitap olarak yayınlıyoruz. Bundan sonraki diğer bölümleri de yayınlamaya çalışacağız. Başarı Allah'tandır.

İçindekiler: Önsöz,  Özgeçmiş, Tasavvufla İlgili Güzel Sözler, Hayat ve Ölüm,  Ruh Nedir?, Nefs Nedir?, Kalbin Hikmeti ve Sırları,  Akıl Cevheri,  Sevgi ve Muhabbet,  Besmelenin Sırları, Fatiha'nın Sırları, Tecellilerin Hakikati,  Allah Teâlâ'nın Zat ve Sıfatlarının Tecellileri, Esmâ-i Hüsna,  Nur Tecellileri,  İnsanın Halife Olmasının Hikmeti, Arif Kimdir?, İnsanın Kendisini Bilmesi,  Marifetullah ve Muhabbetullah, Kaynaklar

( Yayınlama Tarihi : 10.09.2022  -  E-kitabın tamamını okumak için tıklayınız )

MÜSLÜMAN  KARDEŞLER  (İhvân-ı Müslimin)

Müslüman Kardeşler hareketi Mısır'da ortaya çıkan bir İslami bilinçlenme ve yapılanma akımıdır. Bu hareketin önderi Hasan el-Benna'dır. El-Benna  görüşlerini çeşitli risalelerinde anlatmıştır. Bu risalelerde El-Benna’nın siyasi düşüncesinin iki esas üzerine bina edildiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki, İslam vatanını her çeşit yabancı işgal ve hakimiyetten kurtarmak ve tam anlamıyla özgürlüğüne kavuşmaktır. İkincisi ise özgürlüğünü elde etmiş, her türlü yabancı nüfusundan kurtulmuş İslam ülkesinde İslam'ı tebliğ etmek ve yayılımını sağlamak amacıyla bir İslam Devleti kurmaktır. Allah'ın Müslümanlar için bir nizam olarak İslam'ı seçtiğini belirten Benna, din ve devlet ayrımı söylemlerini yanlış bulmuştur. İslam bir nizam olarak yeterlidir ve insanları gerçek mutluluk ve toplumsal huzura götürecek tek sistemdir.

El-Benna’ya göre ülkeyi işgal eden İngilizler Müslümanların ahlak ve edebini bozuyorlardı. İngilizlerin, batının seküler hayatlarından yerel halk da etkilenmekte, bunun sonunda halk gerçek İslam'dan uzaklaşmaktaydı. Bu durum Benna ve arkadaşlarını tedirgin ediyordu. Çünkü ülkede İslam yozlaşıyor ve Müslümanlar dini terk ediyordu. Bu gidişatı durdurmak için Benna altı arkadaşı ile birlikte Müslüman Kardeşler teşkilatını kurdu. Bu teşkilatın amacı ülkede gerçek İslam'ın yeniden tesis edilmesi ve İslamı dejenere eden faktörlerin engellenmesiydi. Müslüman Kardeşler 1928-1932 yıllarında sadece İsmailiye'de varlık göstermiştir. 1932'den sonra teşkilatın merkezi Kahire’ye taşındı. Benna öğretmenlik görevini Kahire'de devam etmiş ve burada teşkilatın faaliyetlerini yönetmiştir.

El-Benna  görüşlerini çeşitli risalelerinde anlatmıştır. Bu risalelerde El-Benna’nın siyasi düşüncesinin iki esas üzerine bina edildiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki, İslam vatanını her çeşit yabancı işgal ve hakimiyetten kurtarmak ve tam anlamıyla özgürlüğüne kavuşmaktır. İkincisi ise özgürlüğünü elde etmiş, her türlü yabancı nüfusundan kurtulmuş İslam ülkesinde İslam'ı tebliğ etmek ve yayılımını sağlamak amacıyla bir İslam Devleti kurmaktır. Allah'ın Müslümanlar için bir nizam olarak İslam'ı seçtiğini belirten Benna, din ve devlet ayrımı söylemlerini yanlış bulmuştur. İslam bir nizam olarak yeterlidir ve insanları gerçek mutluluk ve toplumsal huzura götürecek tek sistemdir.

Müslüman kardeşlerin fiili olarak oluşturulmasına 1935 yıllarında yapılan üçüncü genel kurulda kararlaştırılmıştır. Bu oluşum, yani teşkilatın çalışma ve idari yapısı bir kuruluş yasası ve bunu açıklayan bir iç tüzük ile düzenlenmiştir. Teşkilatın idari organları şunlardır: Genel Başkan (El-Mürşidü’l-âm); Genel İrşad Bürosu (Mektebü’l-irşâdi’l-âm), Bu büro en yüksek idari makamdır. Teşkilatın icraatını, siyasetini ve idaresini yönlendirir; Kurucu Heyet (El-Hey’etü’l-te’sisiyye), Bu heyet genel şûra meclisini oluşturur ve aynı zamanda İrşad Bürosunun genel meclisi görevini görür.

Müslüman Kardeşler teşkilatının siyasi faaliyetlere başlaması 1938'den itibaren olmuştur. Hasan El-Benna bunun gerekli olduğunu “Hatıralarım” adlı kitabında şöyle açıklamaktadır: ”İslam salt fert ile Tanrı arasındaki ilişkilerin düzenleyen kurallardan ibaret değildir. İslam’ın aynı zamanda sosyal ve siyasal boyutu da vardır. Namaz kılmak kadar cihat ve adalet sağlamak da önemli bir görevdir.”

Müslüman Kardeşler Filistin meselesi ile yakından ilgilendiler. Siyasi tehlikeyi halkına anlattılar. 15 Mayıs 1948'de İsrail devletinin kurulması ile başlayan Arap-İsrail savaşına teşkilat mensupları fiilen görev aldılar. Bu davranışları batılı ülkeleri korkuttu. Batılı ülkeler Mısır hükümetine baskı yaparak Müslüman Kardeşler teşkilatının dağıtılmasını istediler. Mısır hükümeti batılı emperyalistlerin bu isteklerine uyarak Müslüman Kardeşler teşkilatının, devlete karşı ayaklanma hazırlığı içinde olduklarını bahane ederek, dağıtılmasına karar verdi ve bütün mallarına el koydu. 8 Aralık 1948 bu karara teşkilat sert bir tepki verdi. Teşkilatın dağıtılmasından 20 gün sonra Başbakan Nutrâşî Paşa teşkilat mensubu biri tarafından öldürüldü. Bunun bir intikamı olarak, 12 Şubat 1949'da Hasan El-Benna hükümetin düzenlediği bir suikastle şehit edildi. Daha sonra İhvan-ı Müslimin çok acımasız baskı ve işkenceye maruz kaldı. Altı ay içerisinde 4000 üyesi tutuklandı.

1990 yıllarında İhvan-ı Müslimin teşkilatı batılı emperyalistlerin ve onların işbirlikçisi olan rejimi endişelendirici seviyeye ulaştı. Bu nedenle 1995'te teröristlerle bağlantıları var diye teşkilatın liderleri tutuklandı ve büroları kapatıldı. 1995 seçimlerine katılmaları engellendi. Bütün bunlar Müslüman Kardeşler teşkilatını zayıflatmadı, bilakis güçlendirdi. 2005 yılı parlamenter seçimlerinde Müslüman Kardeşler yasaklı olmasına rağmen, bağımsız aday olarak seçime girdiler ve 88 sandalye kazandılar. Böylece Müslüman Kardeşler resmi olan ilk İslamcı Mısır muhalefeti haline geldi. 2011'de Müslüman Kardeşlerin siyasi parti organı olan Hürriyet ve Adalet Partisi kuruldu. Mısır'ın ilk demokratik seçimi olan Mayıs 2012 seçimlerinde bu parti en güçlü durumdaydı. Müslüman kardeşlerin adayı Mursî idi. Müslüman Kardeşler %51,73 oy oranı ile seçimlerin galibi olmuştu. Mursi iktidarları döneminde demokratik ilkeleri tatbik edileceğini, Kadın haklarına duyarlı olacağına, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne önem vereceğini, serbest piyasa ekonomisine özen göstereceklerini beyan etmişti. Ancak bu hususlar batılı emperyalistlerin ve onun işbirlikçilerin rahatsız ettiği için Mursi'ye karşı cephe alınmıştı. Mursi yönetimindeki iktidar zamanında, batılı emperyalistler ve içerideki işbirlikçileri ile batı yanlısı Körfez ülkeleri Mursi'nin çalışmaması için elinden gelenleri yapmıştır. Sonunda Mısır ekonomik ve sosyal olarak çalkantılar içine girmiştir. Bunun üzerine bir askeri darbe ile Mursi devrilmiş ve onun yerine General Sisi iktidara gelmiştir. Mursi ve arkadaşları tutuklanmış ve mahkemelerde süründürülmüştür. Bu mahkemeler esnasında Mursi'nin sağlığı bozulmuş ve bir celsede kalp krizi geçirerek şehit olmuştur.

( Yayınlama Tarihi : 04.09.2022  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

BATININ  İSLAMCILIK  ANLAYIŞI

Batılılar, İslamcılık teriminin kapsamından bütün taahhütlerini çıkarıp sadece şiddet içerenleri dahil etmekle İslam'a karşı yanlış ve haksız olan bir davranış içine girmişlerdir. Onlara göre sanki, İslam'ın doktrinleri özellikle ve doğası gereği ölümcülmüş gibi. Böyle dar bir nitelendirme hem anlamsız hem de geleceği olmayan bir şeydir. Çünkü İslami gündemleri seçimlerle gerçekleştirmeye çalışan Müslüman siyasi partilerini barışçıl biçimde destekleyen milyonlarca Müslüman bulunmaktadır. Bugün İslamcılık teriminin güncel kullanımının altında yatan varsayım, belli Müslümanların şiddet yanlısı davranışlarının batılı hedeflere yönelik olduğudur.

Batılı emperyalistler hedeflerini engelleyecek tek faktörün gerçek İslam olduğunu biliyorlar. Bu nedenle İslam’ı dejenere etmek için birçok kuruluşlar oluşturmuşlar ve bunlara finansal kaynaklar aktarıyorlar. Bu bağlamda gizli CIA operasyonları ve açık bir şekilde fonlanan medya ve düşünce kuruluşları projeleri ile siyasi mücadele kampanyalarına anormal yatırım yapmaktadırlar. Bu yatırımların amacı İslam'da reform çalışmalarını, Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalogları geliştirmektir. Böylece gerçek İslam ortadan kaldırılacak veya Müslümanlar gerçek İslam'dan uzaklaştırılacaktır.

Batının bu propagandaları sonunda İslamcılık batılı insan hayalinde ve söyleminde şu anlama bürünmüştür: İslamcılık, batıya karşı katı bir karşıtlığı, muhafazakar ve patriyalkal toplumsal yönelimleri, gayrimüslimlere karşı tahammülsüzlüğü ve belki de dışarıdan birisi için en korkutucu olarak da İslam hukukunu yani şeriatı tesis etmeye yönelik siyasi hırsları çağrıştırmaktadır.

ABD başkanı George Bush terörle savaş konusunu Haçlı Seferi diye adlandırmıştır. Tarihteki Haçlı Seferlerini hatırlarsak, bu Haçlı Seferleri aslında dini olmaktan çok ekonomik nedenlerle yapılmaktadır. Çünkü doğunun zenginliği ve gelişmesi batıyı korkutuyordu. Bush’un Haçlı seferi de İslam'a karşı olan korkunun bir sonucudur. Bu nedenle oluşturdukları ve finanse ettikleri dünya çapındaki terör örgütleriyle, İslam'ın şiddet ve terör diye algılanmasına çalışılmaktadır. Suriye ve Irak'taki İŞİD militanlarının altındaki binlerce son model Toyota araçları kimler temin etti? Bu araçları İŞİD militanlarının elde etmesine imkan yoktur. Madem İŞİD gibi terör grupları düşmanınız, neden onlara bu araçları ve üzerindeki silahları verdiniz? PKK terör örgütüne geçen yıllarda binlerce tır silah veren ABD değil miydi? Mademki teröre karşılar, neden bu silahlarla bir terör ordusu kurdular? ABD’nin bu konudaki ikiyüzlülüğü artık bütün dünya kamuoyu tarafından bilinmektedir.

Bütün terör örgütlerini oluşturan ve destekleyen batılı emperyalist güçlerdir. Çünkü bu güçlerle elde etmek istediklerini kolayca ele geçirebilmişlerdir. Dünya kamuoyuna da İslamcılık diye Müslümanları hedef göstermişlerdir. İslamcılık üzerine yürütülen tartışma temelde amaçlarını ulaşmak üzere şiddete başvuran güncel İslami hareketleri tarif etmek için teknik anlamda en iyi terimi bulmaya çalışan batılı oryantalistlerin arasında dönen tartışmalara dayanmaktadır. Amaçları kendi kültürlerinin dilini kullanarak başka bir kültürdeki sorunları açıklayabilecek uygun ifadeler bulmaktır.

Bazı oryantalistler İslami terör ya da İslami şiddetten bahsederek İslamcılık hakkında yazarken, onu terör ya da şiddetle bağdaştırıyor; bazıları da tarafsız davranıp şiddet ve terör fenomenlerinin yalnızca İslam'da değil her kültürde bulunduğunu farkına vararak konuşuyorlar. Yine de ideolojik arka plan bir imparatorluk ve halifelik arzusu olarak İslami yayma güdüsüne verilen oryantalist referanslar gibi istemsizce kendini belli ediyor. Peki ya Ortadoğu ve Irak'ta yayılan Amerikan etkisi ve şiddetine ne demeli? Bu durumda Başkan Bush'un Usame bin Ladin'den bir farkı kalır mı?

Oryantalizm sömürgeciliği destekledi fakat başlangıçta geniş bir propaganda çeşitliliği telaffuz etmedi. Çünkü bu söylem mahdut bir elit kitleye aitti. Neo- kolonyalist yayılma sonradan kitlesel ve radikal bir sözlü silah geliştirdi: kitle iletişim araçları. Yönlendirilmiş kamuoyu ve seçim tabanı her yöne çekilebilir ve etkilenebilir hale geldi. Kamuoyu araştırmaları insanların nabzını ölçmek üzere iş başındaydı.

İslamcılık teriminin doğru bir şekilde anlaşılması ve bunun üzerine tartışmak ancak klişelerin ötesine geçmekle mümkündür. Bu terim İslam ile batı arasında bir medeniyet çatışması var saymak yerine, temelinde ekonomik eşitsizliklerin yattığı kuzey-güney ayrımı ile ilişkilendirilmelidir.

Batılılar şiddet, terör ve katliamın en büyüklerini yapmalarına rağmen, İslam’ı karalamak ve yok etmek için Müslümanları terörist ve şiddet yanlısı ilan ediyorlar. Bu haksızlığın sebepleri açıktır. Kendi emperyalist hareketlerini meşrulaştırmak için dünya kamuoyunu aldatmaya çalışmaktadırlar. Fakat bu amaçları uzun vadede sonuçsuz kalacaktır. Tıpkı orta çağdaki asırlarca süren Haçlı seferlerin başarısız olduğu gibi. Müslümanlar her Haçlı seferinden sonra daha güçlü olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu sefer de aynı şey olacaktır. İslam kırk yıl içinde bütün bu saldırıları yenecek ve tekrar dünyada adalet tesis edilecektir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 48/28)

“Ümmetimden bir taife, Allah'ın emri gelinceye kadar (yani kıyamet kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır.” (Hadis)

( Yayınlama Tarihi : 27.08.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Ana Sayfa

Amacımız

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce