İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

BARNABAS  İNCİLİ

İncillerin yazılmasında, Kur'an-ı Kerim'in değişmemiş olmasında gösterilen büyük hassasiyet gösterilmemiştir. Hakiki bilgilere birçok yanlış düşünceler, efsaneler ve hurafeler eklenmiştir. Bununla beraber hakiki İncil’e çok yakın olan İncillerin de mevcudiyeti bugün biliniyor. Bunlardan en önemlisi Barnabas İncilidir.

Barnabas Kıbrıs'ta doğmuş bir Yahudi olup asıl ismi Josef idi. Kendisi İsa (as)’a inananların başında gelmekte ve havarilerin arasında mühim bir mevkide bulunmaktadır. Kendisine verilen Barnabas lakabı nasihat verici, iyiliğe teşvik edici manasına gelmektedir. Hristiyanlık alemi Barnabas’ı  Pavlos  ile birlikte, Hıristiyanlığı yaymaya giden büyük bir Aziz olarak tanımakta ve her senenin 11. Haziranında onun yortusunu yapmaktadırlar.

Barnabas, İsa (as)'dan duyduğu ve öğrendiği hususları hiçbir değiştirme yapmadan kayıt etmiştir. Bu İncil Hristiyanlığın ilk 300 senesinde diğer İncillerle beraber elden ele dolaşmış ve okunmuştur. 325 senesinde İznik Ruhani Meclisi İbranice yazılmış olan bütün İncillerin ortadan kaldırılmasına karar verince, Barnabas İncili de yok edilmiştir. Çünkü 4 İncilin dışında İncil okuyan ve bulunduranların öldürüleceğine dair emir çıkarılmıştı. Diğer  4 İncil  Latinceye tercüme edilmiş, fakat Barnabas İncili birdenbire ortadan kaybolmuştur. Ancak 383 senesinde Papa Damasus, tesadüfen eline geçen Barnabas İncilinden arta kalan bir nüshayı Papalık kütüphanesinde saklamıştır. 1585 senesine kadar burada kalan Barnabas İncilini Papa Sextusun dostu olan Fra Morino (Fra, İtalyanca erkek kardeş ve rahip manasına gelir) kütüphanede bulmuş ve onunla çok ilgilenmiştir. Fra Morino Barnabas İncilini İtalyancaya çevirmiş, daha sonra bu İncil Prens Öjen’e hediye edilmiş. Prens Öjen  öldükten sonra Barnabas İncili onun özel kütüphanesi ile birlikte 1738'de Viyana'daki Kraliyet kütüphanesine nakledilmiştir.

İlk defa olarak bu kütüphanede Barnabas İncilinin  İtalyanca tercümesini bulan iki İngiliz bay ve bayan Rago bunu İngilizceye çevirmişler ve bu İngilizce tercüme 1907 tarihinde Oxford’da basılmıştır Ancak bu tercüme de esrarlı bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Bu tercümeden yalnız bir tanesi British Museum ve bir tanesi de Washington’da Amerikan Kongresi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Pakistan Kur'an-ı Kerim Cemiyeti büyük bir himmetle İngilizce nüshasını 1973 yılında tekrar basmaya muvaffak olmuştur. Bu İngilizce nüsha Türkçeye çevrilmiş ve ülkemizde de basılmıştır.

Barnabas İncilinin genel teması şudur : Önceki kutsal yazılar tahrif edildiği için hakikati tekrar vazetmek üzere Tanrı İsa’yı görevlendirmiştir. İsa'nın vazedeceği hakikat ise Mesih’in İsmail’in neslinden geleceğidir. Hz.İsa ne Tanrı ne de Mesih’tir. O Mesih olarak gelecek olan Hz. Muhammed'in müjdecisidir. Barnabas İncili bir giriş ile doğumundan semaya urucuna kadar Hz.İsa'nın hayatının anlatıldığı asıl bölümden (222 bab) oluşmaktadır.

Barnabas İncili özellikle teslisi ve Hz.İsa'nın uluhiyetini reddedip onun sadece gerçek Mesihi müjdeleyen bir peygamber olduğunu belirtmesi açısından kanonik İncillerden ayrılmakta ve bu sebeple de Hıristiyanlar tarafından uydurma (apokrif) kabul edilmektedir. Hıristiyan araştırmacılar bu İncil'in XVII. yüzyılda kaleme alındığını , hatta Müslüman olmuş bir Hıristiyan tarafından yazılıp Barnabas’a nispet edildiğini ileri sürmekte, bunu ispat edebilmek için de çeşitli tenkitler yapmaktadırlar. Barnabas İnciline yöneltilen bu tenkitlerin bir kısmı makul olduğu halde çoğu peşin hükümle yola çıkıldığını göstermektedir.

V. yüzyıla ait ve Papa Gelase tarafından neşredilen genelge Barnabas İncilinin apokrif olduğunu belirtmekte ve okunması yasak kitaplar arasında zikretmektedir. VII. yüzyıldan önce kaleme alınan Grekçe Catalogue des soixante livres canoniques adlı belgede apokrif yirmi beş kitap arasında Barnabas İncili de zikredilmektedir. Şu halde V. yüzyılda Barnabas’a nispet edilen bir İncil mevcuttu. Bu İncil'in bugün elde bulunan İtalyanca nüsha ile ilgisinin olmadığı şeklindeki tenkit ise indidir. V. yüzyıldan XVII. yüzyıla kadar bu İncil'den hiç bahsedilmemesine, dolayısıyla söz konusu İncil'in XVII. yüzyılda ortaya atılmış uydurma bir İncil olduğu iddiasına gelince bunun izahı kolaydır. Tecsid (bedenleşme) ve teslisi reddeden Musevi-Hıristiyan geleneğinin yazıları nasıl yasaklanmışsa aynı çizgideki Barnabas İncili de kilise tarafından mahkum edilip yasaklanmış, bu sebeple kilisenin mutlak baskı ve otoritesi sebebiyle ortaya çıkarılamamıştır.

Barnabas İncilinin ana temasını teşkil eden ve Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu değil bir peygamber olduğu fikrini benimseyip teslisi reddeden inanç, İslam’dan çok önce ilk Hıristiyanlar arasında, Hz. İsa’nın kardeşi Yakub'un liderliğini yaptığı Musevi-Hıristiyan cemaatinde de mevcuttu. Buna göre Barnabas İncili, Pavlus tarafından sahte diye nitelendirilen. fakat taraftarlarınca tam aksi iddia edilen gerçek İncil'i, Hz. İsa'nın vazettiği hakiki mesajını ihtiva etmektedir.

Barnabas İncili, teslis inancını devam ettiren ve Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu inancını temel bir itikat kuralı olarak kabul eden Hristiyanlık Dünyası için bir korkulu rüya haline gelmiştir Bu nedenle Hristiyanlığın dini otoriteleri Barnabas İncilinin yayınlanmasını ve tartışılmasını engellemek için ellerinden geleni asırlarca uygulamışlardır. Fakat bunda başarılı olamamışlardır. Çünkü bugün Barnabas İncilinin tercümeleri her yerde yayınlanmaktadır. Herkes bu tercümeleri kolaylıkla sahip olabilmekte ve okuyabilmektedir.

Biz Müslümanlar için önemli olan, bu tarihi gerçekleri bilmemiz ve Kur'an'ın bildirdiği hususların tam gerçeği yansıttığına inanmamızdır. Bu gerçek bugün Hristiyanlık aleminin her tarafında insanların dikkatini çekmekte ve bu nedenle her gün yüzlerce Hristiyan Müslüman olmaktadır. Hristiyan din adamları ve onlarla işbirliği halinde olan devlet adamları, ne kadar gayret etseler de bu gidişi durduramayacaklardır. Bize bildirilen keşif bilgilerine göre 2060 yılında dünyada tekrar İslam dini tamamen hakim olacaktır. Bunu engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

(Yayınlanma Tarihi : 12.07.2024  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

 

 

AZİZ  MAHMUD  HÜDAÎ (ks) HAZRETLERİNİN  MENKİBELERİ  VE  ŞİİRLERİ

Aziz Mahmud Hüdai (ks) Hazretleri, Osmanlı Devleti’nde 16. ve 17. yüzyılda yaşamış en meşhur ve en önemli mutasavvıflardan biridir.  Hüdai Hazretleri halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir halkası meydana getirmiştir. Devrin padişahlarıyla yakın ilgi kurmayı başarmış, lll. Murad, I. Ahmed ve ll. Osman gibi padişahlara mektuplar yazmış, öğütler vermiş, IV. Murad'a saltanat kılıcını kuşatmış, Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi'ne katılmıştır. Zaman zaman padişahların davetlisi olarak saraya gitmiş ve onlarla sohbetlerde bulunmuştur.

Evliya Çelebi, "yedi padişahın Hüdayi'nin elini öptüğünü, 170.000 müride icazet (el) verdiğini" belirtir. Aziz Mahmud Hüdayi'nin dergahı her zümreden insanlarla dolup taşmıştır. Devlet ricalinden Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilaver Paşa, ilmiyeden Hoca Sadeddin Efendi, Sun'ullah Efendi, Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi, Okçuzade Mehmed Şâhî Efendi, Sarı Abdullah Efendi, Nev'izâde Atâî, meşhur süfi Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi ve benzerleri onun dergahının müntesip veya müdavimleri arasındaydı. Vefat ettiğinde altmışa yakın halifesi bulunduğu rivayet edilen Aziz Mahmud Hüdayî, halifeleri ve yazdığı otuz kadar eseriyle Anadolu ve Balkanlar'daki dini-tasavvufî hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş ve bu şekilde şöhreti günümüze kadar ulaşmıştır. Tekkesi, İstanbul 'un en önemli tasavvuf ve kültür merkezi olarak hizmet görmüş, bu dergahtan pek çok ilim ve fikir adamı , şeyh ve müsikişinas yetişmiştir.

Bu yazımızda Hüdai Hazretlerinin bazı menkibelerini ve şiirlerini ele alacağız. Bu yazımızda Osman Nuri Topbaş’ın “Âbide Şahsiyetleri Müesseseleriyle Osmanlı” adlı kitabı ve Hasan Kâmil Yılmaz’ın  “Aziz Mahmud Hüdâyi, Hayatı ve Menkıbeleri” adlı kitabı kaynak olarak kullanılmıştır.

Hüdâyî Hazretleri’nin pek meşhur olan kerâmetlerinden biri de, Sultanahmet camiindeki vaazını yapabilmek için, gâyet fırtınalı bir havada hiçbir kayıkçının denize açılamadığı bir zamanda kendi kayığına binerek birkaç müridiyle Üsküdar’dan sâlim bir şekilde karşıya geçmesidir. Allah Teâlâ’nın izniyle kayığın takip ettiği yol, âdeta süt-liman olmuş ve dört bir yanda şaha kalkmış dalgalar bu Allah dostunun kayığına hiçbir zarar vermemişti.

Hâlen Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdâyî Yolu” denir. Bilen kayıkçılar, şiddetli fırtınalarda bu yolu takip ederler. Bu durum, Hüdâyî Hazretleri’nin günümüze kadar uzanan bâriz bir kerâmetidir.

Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar Boğaz’da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar’dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî  dergâhına, Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz’dan geçerken de Hazret-i Yûşâ  tarafına doğru yönelerek “Fâtiha”ya dâvet ederlerdi.

İstanbul’da çok şiddetli bir tâun (veba) hastalığı zuhûr etmişti. Her gün binlerce kişi bu hastalıktan ölüp gitmekteydi. Elinden bir şey gelmeyen halk, çaresiz bir hâlde Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne koştu. Gözyaşlarıyla duâ taleb etti. O da şöyle buyurdu: “Bu türlü işlere karışmak bizim meşrebimize uygun değildir. Ancak mâdem ki hastalığın şiddeti dolayısıyla ısrâr ediyorsunuz, öyleyse Karacaahmed kabristanına gidiniz. Orada bir servi ağacının altında bir hasıra sarılıp yatan ve “Hasır-pûş Dede” denilen bir zât vardır. Ona başvurun! Eğer kabul etmeyecek olursa, selâmımızı söyleyin!..”

Bunun üzerine halk, doğruca denilen şahsa gitti. Fakat meczup meşrepli bu zât, halkın merâmını dinleyince büyük bir öfke ile bağırıp çağırarak herkesi kovdu ve hasırına bürünerek yattı. Çekine çekine tekrar yanına geldiler ve bu defa Hazret-i Pîr’in selâmını ilettiler. Selâmı alır almaz ayağa fırlayan meczup Hasır-pûş Dede, hemen kendisinden istenilen duâya başladı. Duâdan sonra da şöyle dedi: “Bugün bir kimsenin daha cenâzesi kaldırıldıktan sonra bu hastalık da kalksın!”

Ardından Hüdâyî Hazretleri’nin başka bir emri olup olmadığını sordu ve tekrar hasırına büründü. Gerçekten o gün tâundan bir kişi daha vefat ettikten sonra hastalık tamamıyla ortadan kalktı.

Sultan Ahmed’in kendisine büyük bir muhabbetle bağlı bulunduğu Hüdâyî, saraya davetli olduğu bir günde abdest tazelemek mürâd etmişti. Hüdâyî abdestini tazelerken suyunu bizzat Sultan dökmüş, havlusunu da pâdişahın annesi (vâlide sultan) tutmuştu. Vâlide Sultan havluyu verirken gönlünden “Hz. Şeyh’in bir kerâmetini görseydim” diye geçirmişti. Hz. Hüdâyî de keşfen duruma muttali olunca:

“Hayret, ba’zı kimseler bizden keramet isterler. Cihan pâdişahı elimize su döküyor, vâlideleri havlu tutuyor, bundan daha büyük keramet mi olur?” buyurmuştu.

İrşad ve mânevî terbiyesini şiirleriyle de devam ettiren Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, bu sahada da gönülleri nurlandıran pek tesirli eserler vermiştir. Bugün dahî büyük bir gönül hazzı içinde söylenmekte olan pek çok bestelenmiş şiiri vardır. Hüdayî Hazretlerinin Divanı, Divan-ı İlahiyyat olarak da bilinmektedir. Bu eserde Hüdayî Hazretlerinin 255 kadar ilahisinden başka rubai ve kıtalar da vardır.

Hüdâyî Hazretleri, bir gün mürîdleriyle birlikte kayıkla Boğaz’ı geçerken şiddetli bir fırtına çıkmış, şu şiirle Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmiştir:

Allâhümme yâ Hâdî / Âsân eyle yolumuz!
Sehhil ubûra’l vâdî / Tiz geçir tut elimiz!

Yâ Rab fazl u cûd ile / Kemâl-i şuhûd ile
Hakkânî vücûd ile / Islâh eyle hâlimiz!

(Yayınlanma Tarihi : 03.07.2024  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

MİSYONERLİK (2. Bölüm)

Misyonerlik, sadece dinsel bir faaliyet değil kültürel, siyasal ve ekonomik boyutları olan bir emperyalizmdir. Misyonerliğin kültürel boyutu, ulusal dilin ve dolayısıyla kültürlerin eğitim öğretim yaşamından çıkarılarak yerine küresel dil safsatası ile yabancı dilin konulmasıdır. Nitekim ülkemizde devlet, Türkçe yerine İngilizce eğitim yapan Anadolu liselerini açmıştır. Bu okulları Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu misyoner okulları olarak tanımlamaktadır.

Misyonerliğin siyasal boyutu ise, Ulus devletlerin ortadan kaldırılarak küresel dünya imparatorluğunun kurulmasıdır. Nitekim çok uluslu şirketler, İstanbul başkent olmak üzere bir dünya devleti kurma projesi üzerinde çalışmaktadırlar.

Misyonerliğin ekonomik boyutu olan Küreselleşme ise, kapitalizmin yeni ve vahşi bir versiyonudur. Kapitalizmin temeli de Protestanlıktır. Çünkü Protestanlıktaki rasyonel olma, tutumlu olma ve dünyevi işe dini ve ahlaki değer verme gibi prensipler günlük sosyal ve ekonomik hayata uygulanınca kapitalizm doğmuştur. Bu bağlamda ulusal ekonomilerin zenginlikleri özelleştirme adı altında elden çıkarılarak, çok uluslu şirketlere satıldıkları görülmektedir. Bu ise kapitalizmin gereği çok uluslu şirketlerin dünyanın kaynaklarına el koymaya başladıklarını göstermektedir.

Kasıtlı olarak veya bilmeyerek Türk halkının inancına saldıranlar, farkında olmasalar da misyonerliğe hizmet etmiş olmaktadırlar. Çünkü Türk halkının inancında meydana gelebilecek bir inanç boşluğunu doldurulmasını Hıristiyan misyonerleri sabırsızlıkla beklemektedirler. Çünkü din inancı, toplum için doğal bir ihtiyaçtır. Bu sebeple Eski Sovyetlerde din yasaklandığı için Rus köylülerinden bazıları putlara tapmaya başlamıştır.

Hıristiyan misyonerleri, ülkede yaratılan manevi boşluktan yararlanarak faaliyetlerini yoğun bir şekilde yürüterek büyük başarılar sağlamışlardır. Bazıları “ne olacak sanki bir grup insan da varsın Hıristiyan olsun, kime ne zararı var” diye düşünebilirler ve bu düşünce, görünüşte hepimize akla uygun da gelebilir. Fakat bir süre sonra Hıristiyan olanların sayıları milyonlarla ifade edilmeye başladığında Batılılar, Türkiye’de Müslüman-Hıristiyan çatışmasını başlatabilirler. Çünkü onlar hâlâ Türklerin Anadolu ve İstanbul’u almasını hazmedememişlerdir.

Bir çeşit sömürgecilik olan misyonerliğin bu kadar yol almasında hiç şüphesiz AB’ye uyum yasalarının büyük rolü olmuştur. Ulus devletini tasfiye etmek amacı taşıyan Batı, bu yasaları Türkiye’ye karşı bir psikolojik savaş aracı olarak kullanmaktadır. Bazı ilahiyatçılar Kur’an’da açık olmayan ayetler olduğunu ileri sürerken, bazıları Kur’an’ın Hz. Peygamber (sav)’in ağzından çıkan sözler olduklarını ileri sürmektedirler. Medyada birbiri ile çelişen birçok ilahiyatçı açıklamaları ile Müslümanların kafalarını karıştırılmaya çalışılmaktadır. Bu bir misyonerlik taktiğidir. Müslümanların bu türlü oyunlara karşı daima uyanık olmalıdır. Bunların bir kısmının İslam’ın temel kaynaklarından ikincisi olan hadisleri inkar ettikleri görülmektedir. Ayrıca “Horozdan kurban kesilmesi, cinsel ilişki ile oruç bozulması” gibi akla, mantığa ve bugüne kadar İslam anlayışına uygun olmayan düşünceleri dile getirmekte ve medya bunu, toplumun inancını rencide etmek bağlamında zevkle ve alaycı bir tavırla ele almaktadır. Ayrıca medyatik ilahiyatçılardan birisi Moon tarikatı ile ilişkisi olduğunu bir programda itiraf etti.

Türkiye'nin coğrafi konumu, Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan bir alanda yer alması, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olması, dünyanın değişik medeniyet ve kültürlerine beşiklik yapmış bir bölgesinde bulunması, yüzyıllardan beri çeşitli tehditlere maruz kalmasına vesile teşkil etmektedir. Bir başka deyişle jeopolitik ve jeostratejik açıdan önemi yüzünden bölgede menfaati olan ve dolayısıyla Türkiye'nin güçlenmesini istemeyen çevreler tarafından her yol denenerek ülkemize yönelik örtülü ve sinsice yürütülen pek çok faaliyetin sürdürüldüğü bilinmektedir. Bu tehlikelerden biri de Türkiye'de yüzyıllardır yürütülen misyonerlik faaliyetleridir. Önceleri dini gayelerle başlayan bu faaliyetler, daha sonra ait oldukları ülkelerin emperyalist gayelerini gerçekleştirmek için siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik nüfuz sağlamanın yollarından biri olarak kullanıldı. Söz konusu amaçlarını gerçekleştirebilmek için gittikleri toplumları kendi dinlerinden, dillerinden ve kültürlerinden koparmanın yollarını deneyen misyonerler takip ettikleri metotlarla kültürsüzleştirdikleri toplum üzerinde etkili olmaya çalışırlar. Böylece kültür emperyalizminin öncülüğünü yapan misyonerler ortaya çıkan boşluktan yararlanarak kendi din, dil ve kültürlerini yerleştirmek için çaba sarfederler. Bunun için en fazla eğitim ve öğretim kurumları ile sağlık kuruluşlarını kullanmışlardır. Açtıkları bu kurumlarda yürüttükleri çalışmalarla Osmanlı toplumundaki etnik ve dini bakımdan farklılıklar gösteren unsurların bağımsızlık hareketlerine zemin hazırladılar. Eskiden olduğu gibi günümüz Türkiye’sinde de gerek anılan kurumlarda verilen eğitim yoluyla gerekse yasal olmayan yollardan ülkeye soktukları yayınlarla misyonerlik faaliyetlerine gizli, açık ya da örtülü olarak devam edildiği görülmektedir. Bu tür etkilerden kurtulabilmek için toplumun her kesiminin gerek eğitim ve öğretim kurumları vasıtasıyla gerekse kitle iletişim araçları yoluyla gerekli bilgilerle aydınlatılması ve söz konusu faaliyetlerin kontrol altında tutulmasında yarar vardır. (Prof. Dr. Ayten Sezer)

Tehlike büyüktür. Toplum olarak kültürümüzü ve dini inançlarımızı Batı emperyalizmin musallat olmasından korumalıyız. 1000 yıldır toplumumuzun birliğini ve bütünlüğünü, bağlı bulunduğumuz İslam dininin temel ilkeleri ile sağladık. Bu yüzden her devirde bağımsızlığımızı elde edebildik. Bu yolda nice zaferler elde eden ülkemiz bundan sonra da aynı inanç ve ilkelerle yoluna devam ederek, Batı misyonerliğinin ülkemizde hezimete uğramasına çalışmalıyız.

Ümit ve dua ediyoruz ki, Allah Teâlâ bu topraklar üzerinde İslam dinini ve Türk Milletini kıyamete kadar devamlı payidar kılacaktır. Bu topraklar üzerinde, İslam’ın ve Milletimizin gücü, İslam’a ve Türklüğe düşman olanlara karşı daima muzaffer olacaktır. Bu konuyla ilgili bütün münafık, sahtekar ve düzenbazlar bertaraf edilecektir. Ülkemiz bütün insanlık için, daha önce olduğu gibi, huzur ve barış yuvası olacaktır.

(Yayınlanma Tarihi : 25.06.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

MİSYONERLİK  (1. Bölüm)

Misyonerlik, evrensel dinler ve özellikle Hristiyanlık bağlamında dinin yayılması amacıyla yapılan faaliyetlerdir. “Misyoner” terimi yaygın olarak Hristiyanlığı yaymayı amaç edinen görevliler için kullanılmaktadır. Hristiyanlık tarihinin ilk misyoneri olan Pavlus gibi, pek çok din adamı misyonerlik faaliyetinde bulunmuştur. Misyoner deyimi özellikle 1660'lardan itibaren özel bir görev alan Hristiyan din adamı anlamında kullanılmıştır. Yine kilise tarafından "Kitab-ı Mukaddes'i vaaz eden kişi" anlamında kullanılmıştır. XVI. yüzyılda İspanyol Katolik din adamı Ignatius Loyola (1491-1556) tarafından, Hristiyan milletlerin kolonilere kilise görevlileri göndermesini ifade eden misyon ve misyonerlik sömürge bölgelerinin Hristiyanlaştırılması bağlamında kullanılmıştır.

Misyonerliğin başlangıcı oldukça eskiye gider. İlk misyonerler havarilerdir. Zira, Hz. İsa etrafına topladığı havarilerine, "Gidiniz ve yeryüzündeki her yaratığa İncil'i anlatınız" diyerek onları vaaz etmek üzere görevlendirmiştir. Bu anlamda Hıristiyanlığı yaymak için gayret gösteren kişilere “Misyoner”, Hıristiyan olmayan ülkelerde bu dini yaymak için kurdukları örgüte de “misyon” denilmektedir.

Pavlus ilk misyonerlerden bir olarak kabul edilir. Pavlus Hıristiyanlığı yaymak amacıyla Anadolu, Makedonya ve Yunanistan'da pek çok kilise kurmuş ve bu kiliseleri teşkilatlandırmıştır. Havariler ve yardımcıları sayesinde Hıristiyanlık zamanla bütün Roma dünyasına yayılmıştır. Bu yoğun faaliyetler sonucunda 9. yüzyılda Almanlar, 10. yüzyılda ise İskandinavlar Hıristiyanlığı benimsemişlerdir

Başlangıçta kişisel gayretlerle başlayan misyonerlik faaliyetleri zamanla güçlenmiş ve emperyalizmin öncülük görevini üstlenen bir teşkilat haline gelmiştir. Sloganları "dünyanın Hıristiyanlaştırılması” olmuştur. Bu amaç için etkili bir faaliyet içerisine giren misyonerler, kurdukları dernek ve teşkilatlar sayesinde, bugün de sistemli bir şekilde hedeflerini gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Hz. İsa’ya peygamberliği sırasında on iki kişi inanmıştı. Bunlara havariler denilmiştir. Hıristiyanlığı Hz. İsa’dan sonra bunlar tebliğ etmişlerdir. Bu sebeple bunlara ilk misyonerler gözü ile bakılabilir. Havarilerin Hıristiyanlığı yaymaları Hıristiyanlık Filistin’de doğduğu için Filistin sahası ile sınırlı kalmıştır. Bizans İmparatoru I. Kostantin’in (306- 337) Hıristiyanlığı kabul etmesiyle misyonerlik yeni bir hız kazanmıştır. Hıristiyanlık kısa bir süre içinde İran ve Arabistan içlerine kadar yayılmıştır. Haçlı seferleri, İslâm Dininin yayılmasını geçici olarak durdurmuş ise de, bu yolla Müslümanların Hıristiyanlaştırması mümkün olmamıştır.

Misyoner faaliyetlerinin görünen amacı dinidir. Yani, kendi ifadeleriyle, dinsiz dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bu amaçla bilmeyenlere İncil'i öğretmek, Hıristiyan olmayanları bu dine davet etmek veya kendi mezheplerine insan kazandırmak için çalışmışlardır. Onların hedefi yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan topluluğun oluşmasıdır. Görünen bu dini gayelerinin yanında, misyonerliğin zamanla siyasi, ekonomik, sosyal ve idari pek çok amacı da bünyesinde taşıdığı görülmektedir. Özellikle sömürgecilik çağı ile beraber bağlı bulundukları ülkelerin emperyalist politikalarına hizmette bulunmaktadırlar. Onlardan istenen şey gidecekleri ülkenin dilini, dinini ve kültürlerini öğrenip inceleyerek boşlukları belirlemek ve ona göre yeni stratejiler oluşturmaktır. Bu yüzden misyoner bazan bir doktor, bazan bir öğretmen, bazan da bir Barış Gönüllüsü veya din adamı olarak faaliyetini sürdüren bir insan olarak görünür.

Misyonerlerin amaçlarına ulaşmak için kullandıkları metotlardan biri de, mahalli kültürü yok edecek çalışmalarda bulunmaktır. Bu maksatla, kitap, gazete, dergi ve broşür gibi yayınlarla etkili olmaya çalışırlar. İncil' i tanıtıcı kurslar açma, radyo televizyon gibi yayın araçlarında programlar düzenleme, seminer, konferans vb toplantılar tertip etme; izci teşkilatları oluşturma ve çeşitli sportif faaliyetlerle etkili olma yollarını denemektedirler. Kısacası, okul, kolej, yabancı dil kursları, hastane, dispanser, yayınevleri, kızılhaç vb kurumlar kullanılan araçlar arasındadır.

Bugün Hıristiyan misyonerlerinin gayesinin, yeni Hıristiyanlar kazanmak, en azından kendi mensuplarını birlik içinde ayakta tutabilmek olarak görülse de, asıl hedeflerinin Batı Emperyalizminin ve kültürünün nüfuz alanını genişletmek olduğu açıktır. Çünkü günümüzde Batı’da dini inanışlar zayıflamıştır. Onun yerine maddi amaçlar yer almıştır. Zengin olmak, maddesel yaşamın tadını çıkarmak Batılı seküler ve laik insanın asıl amacı olmuştur. Ancak Batının zenginliği diğer geri kalmış insanların doğal zenginliklerini sömürmekle mümkündür. Bunun için de insanların inançlarını bozacak faaliyetler yapılmaktadır. Bunların başında da Misyonerlik faaliyetleri gelmektedir. Misyonerler aynı zamanda sömürgeciliğin de ajanlarıydılar. Sömürgeciliğin ajanları olarak, milliyetçilik ideallerini yaydılar. İslam’a olan düşmanlıkları çerçevesinde, İslami doktrinleri baltalamaya çalıştılar. “Meet the Arab” adlı kitabında Van Ess, “bazı tarihçilerin teyit ettiği gibi, eğer Muhammed bir peygamber olsaydı…” türünden ifadelere yer verir.

Kilise modern dönemlere gelindiğinde artık eskiden yürüttüğü misyon faaliyetlerinin başarısız olmaya başladığını gördü. Çünkü bir yandan batıda birçok insan kiliseden uzaklaşmış diğer yandan da İslâm hızla yayılma sürecine girmiştir. Ayrıca Avrupa’nın birçok yerinde Müslümanlarla Hıristiyanlar iç içe yaşamaya başladılar. Bu nedenlerle kilise artık yeni birtakım metotlarla misyonerlik yapmanın gerektiğine inandılar. Bunun en açık göstergesi 1958-1962 yılları arasında yapılan İkinci Vatikan Konsilidir. Bu konsilin ana teması diğer din mensupları ile iyi geçinmeye çalışmak, diyalog gibi yeni yöntemler adı altında misyon faaliyetine devam etmektir. Son dönemlerde görülen bu farklılıklar diyalog, evangelizm, mahalli kiliselere verilen misyon izni, inkültürasyon (İki yüzlülük) metodu gibi yöntemlerle devam etmektedir.

(Yayınlanma Tarihi : 15.06.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

ORYANTALİZM  (3. Bölüm)

Oryantalizm İslam medeniyetini yok sayıp, tarihi köklerinden kendilerine yeniden bir medeniyet kurma hayali, bağımsızlığını kazanan hemen hemen tüm İslam ülkelerinde yaşatılan ve sonradan üretilmiş bir ideolojidir! Oryantalistler Müslümanların ruhundaki manevi direnme gücünü kırmak için İslami eserleri incelemişlerdir. Sonunda Arap ülkelerinde, zamanla izleri silinmiş, Arapların Müslüman olmalarıyla adı sanı unutulmuş tarihi ırkçılığı körüklüyorlar. Mısır'da firavuncuğu, Suriye Lübnan ve Filistin'de Fenike'ciliği, Irak'ta Asuriliği canlandırmaya çalışıyorlar. Mısır'da firavunculuk, Suriye'de ve Irak'ta Asurculuk, Kuzey Afrika'da Berberilik, Suriye ve Lübnan'da Fenikecilik, Türkiye'de Şamancılık'ın diriltilmesini teşvik etmişlerdir.

Oryantalistlerin eserlerinde en göze çarpan husus, yazdıklarının kendi şahsi görüşleri olmayıp, bir tabiat kanunu gibi, kimsenin soru sormaya cesaret edemeyeceği, itiraz edemeyeceği mutlak hakikatler gibi sunulmasıdır. Küstahlık ve gururda o kadar ileri gitmişlerdir ki, Müslümanlara dinlerini nasıl reforme etmeleri gerektiğini emretme hakkını kendilerinde görürler. Hatta kendilerini o kadar bu işe kaptırmışlardır ki, artık dinimizi bile onlar bize öğretmeye kalkmaktadırlar.

Emperyalizm, bedenden önce ruhların köleleştirilmesi programıdır. Kolonyal toplulukların öncelikle zihin dünyalarının ele geçirilmesi gerekirdi. Bunun içinde kapsamlı ve disiplinli eğitim programları düzenlenmeli, kolonilerdeki geri kalmış insanlar (!) eğitilmelidir. Batının Yahudi-Hıristiyan ve seküler medeniyeti, Avrupa ile sınırlı kalmayacak kadar büyük ve önemli bir hazinedir. Gerektiğinde zorla kabul ettirilmelidir. Sömürgecilik, modern Avrupa'nın kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu bir kaynaktır. Sömürgeleştirilmiş öteki üzerinden kurulan hayali kimlikler, Avrupalı aydınların kendilerini daha iyi ve daha üstün hissetmelerine de katkı sağlıyordu. Avrupalı milletlerin kendi aralarında gözetmek durumunda oldukları eşitlik ilkesi, batılı olmayan toplumlar için geçerli değildi.

Batı oryantalizminin gerçek amacı, Müslüman Doğu ülkelerinin dilini, dinini, tarihini, kültürünü mükemmel bir şekilde öğrenip bu ülkelerin ele geçirilerek yeniden kurulmasında, yönetilmesinde ve sömürgeleştirilmesinde kullanmaktır. Oryantalizm, misyonerlik ve sömürgecilik gücüne dayanarak günümüze kadar gelebilmiştir. Oryantalizm ruhbanların ve misyonerlerin omuzlarında ayağa kalkmıştır. Kilise, Müslümanlığı karalama ve onu Avrupalı mensuplarına çirkin bir imaj ile sunmak için oryantalistleri görevlendirmiştir. Bunların çoğu aynı zamanda Hıristiyan din adamıydılar. Müslüman toplumların birçoğunda, sömürgeciliğin izleri kalmıştır. Batıcılık, Müslümanlar arasında tehlikeli bir alçaklık kompleksi hissi oluşturan bir dünya görüşünü temsil eder. “Gelin batıyı her yönüyle benimseyelim” gibi sloganlar ürettiler. Taklit ve aşağılık kompleksi ile bazı genç yazarlar eskiye karşı savaş açma konusunda cesaretlendirilmiştir. O günden beri, eskinin adı gericilik ve ilkellik olurken, yeninin adı da ilericilik ve uygarlık olmuştur. Müslüman doğuda reform, batı düşüncesini kötü bir şekilde taklit etmekten ibarettir. Oryantalistlere bağlanıp onlara hizmetçi olan, kendisini batılı değerlere teslim edenler, kültürel, ruhi ve psikolojik şahsiyetini kaybederler ve zamanla da kendini tam bir yabancı gibi hissederler. Batılılaşmış Müslüman gençlik, oryantalistlerin güç sahibi olduklarına inanan ve kuvvetin sadece Allah'a ait olduğunu bilmeyen kimselerdir.

Batı güdümüne giren toplumlar her zaman dağılmış, parçalanmış ve özüne yabancılaşmıştır. Beyaz efendilerine teslim olmuş sömürge aydını, kendini batı kültürünün bir parçası olarak görür. Bu kültür alanının dışına çıktığında kimliksiz, kişiliksiz, önemsiz bir varlık olduğunu düşünür. Oryantalist A. J. Toynbee (1889,1975)’nin sözünü tekrar hatırlayalım: “Türkiye'yi küçük görmekte haklıyız. Çünkü bizi taklit edene niçin saygı duyalım. Ben ancak medeniyetime katkıda bulunabilecek olana saygı duyarım.” İşte batılı olmaya çalışmanın karşılığı. Bu utanç verici sözlere muhatap olmamak için ülkemiz insanları asırlarca yaşadığı ve içine sindirdiği kültürünün, ahlak ve din anlayışının gerçeklerini yeniden ele alıp öğrenmeye ve yaşamaya çalışmak zorundadır. Toplum olarak bunu yapmaya mecburuz. Aksi halde Oryantalizmin darbeleri ile parçalanıp dağılmak zorunda kalacağız. 

Şimdi, Müslüman akademisyenlere düşen görev, oryantalistlere verilen cevapları akademik bir disiplin dahilinde ele alıp sistemli bir şekilde bir araya getirmek olmalıdır. Sorun büyüktür ama çözüm bu kadar da basittir. Bir gün gelecek, evlatlarımız ve torunlarımız, batılıların koyduğu tenkit ölçüleriyle, onların ilimlerini, itikatlarını eleştirecekler ve bir de bakacaklar ki, bugün bize yakıştırdıkları çelişki ve karışıklıkların çok daha fazlası kendilerinde mevcut! O zaman geldiğinde, batılı yazar ve siyasilerinin faziletin kırıntısını dahi taşımadıkları, üstelikte ahlaksız ve vicdansız oldukları ortaya çıkmayacak mı?” İlimlerimizin ve tarihimizin kaynaklarını öğrenmek üzere -ellerinde Müslümanların yazdıkları eserlerden başka kaynak olmadığını bile bile- batılılara başvurma devri artık geçmiştir. Artık, ilmi hazinelerimizin üzerindeki tozları silkeleyip, sağduyu ve hür şahsiyet şuuruyla, manevi değerlerimizi, bütün ihtişamıyla gün ışığına çıkarmanın tam zamanıdır.

Oryantalizm ve misyonerliğin kalıntılarından Müslümanlar kendilerini temizlenmeye çalışmalıdır. Maalesef  Müslümanlar misyonerlik ve oryantalizme karşı koyma gereğini bile doğru dürüst anlamamaktadırlar. Oryantalistlerin İslam aleyhine yaptıkları konuşmaları cevaplandıracak birimlerinin oluşturulması gerekir. Oryantalizmin söylediklerine bir çoklarımız, "boş sözler" der, geçeriz. Ama bunlar, bizimle savaşırken düşmanlarımızın kullandığı silah ve ateştir. Demir ve ateşe ancak demir ve ateşle karşılık verilir. Bilim alanında demir ve ateş ise çalışmak, sürekli çok çalışmaktır.

(Yayınlanma Tarihi : 04.06.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

ORYANTALİZM  (2. Bölüm)

Oryantalizm kendisini Batı’daki aydınlanma dönemindeki üretilen fikir ve düşüncelere dayandırmak çabası içindedir. Bunu çeşitli propagandalarla doğu insanına inandırmaya çalışmıştır. Buna bazı insanlar inanmış ve oryantalizmin ortaya koyduğu düşünceleri batılılaşma olarak benimsemiştir. Bunların yanlış olduğu, oryantalizmin asıl amacının insanları sömürmek olduğu birçok yazar tarafından anlatılmıştır. Bu konuda birçok kitap yayınlanmıştır.

Batılı ruh kendi olumsuzluklarını ötekinin üzerine yıkarak, günahlarından arınmayı düşünmüştür. Yunan’da yabancıyı barbar olarak gören düşünce, bütün batı tarihi boyunca değişmeden devam etmiştir. Avrupa bireyi, her şeyi kendisi için isteyen, maddeye ancak ona sahip olmak ya da egemen olmak için yaklaşan bir bencilliğe sahiptir. Oryantalizm, batılı emperyalist efendilerin Doğuyu işgal etmelerini meşrulaştırmış ve altyapısını hazırlamıştır.

Bazıları oryantalizmin bilimsel bir faaliyet olduğunu iler sürmektedirler. Onlara göre Oryantalizm bilimsel merak kaynaklı olup, bilinmeyen olarak nitelendirilen ve gizemini koruyan Doğu’nun dillerini, kültürlerini araştıran bir disiplindir. Bu kesim, araştırmalarını objektif bir metotla yürüttüklerini savunsalar da, yaptıkları çalışmalarda Batı’nın Doğu üzerindeki maddi/manevi sömürgecilik faaliyetlerini görmezden gelmişlerdir. Oryantalistlerin araştırmaları bilimsel havaya bürünmüş bir şekilde saklanan emperyalist hedeflerdir. 

Batının Doğu incelemelerinde akademik bir gayeye rastlamak neredeyse imkansızdır. Tercüme veya fihrist çalışmaları, görünürde ilmi çalışma gibi gözükse de gerçek hedefleri, Allah'ın kitabı hakkında insanları şüpheye düşürmek amacı taşımaktadır. Amaçları ilmi araştırma değil, fikir propagandası ile  İslam dinini yıkmaktır. Müslüman geçinen yarı aydınlar, oryantalistlerin tesiri altında kalmışlardır. Batı kültürünün tesiri altında kalan bu aydınlar, oryantalistlerin gözüyle İslam'ı ve Müslümanları değerlendirmeye başlamışlardır. Onlar oryantalistlerin gerçek olandan başka söz söylemeyeceğini, onların son derece hassas ilmi metotlara uygun hareket ettiklerini zannetmişlerdir. Bunun sonucunda aydın kesim hem kendi kültürlerinden habersiz kalmışlar hem de gerçeğin tek ölçüsünün Batı'da olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Oysa bu yanlışlarını geç te olsa anlayacaklardır. Onların asıl yanılmalarının sebebi   eski metinleri okuyup anlamadaki zorluğu göze alamamalarıdır

Aydın sınıf, batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş ve aşırı derecede batı hayranlığına müptela olmuştur. Batı karşısında toplumun her alanında ve her kesiminde içselleştirilmiş bir eziklik taşımaktadırlar. Oryantalistlerin takipçileri, batıyı kendilerine kıble ve hayatlarının rehberi yaptılar. Bunun sonucunda aydın kesim hem kendi kültürlerinden habersiz kalmış hem de gerçeğin tek ölçüsünün Batı'da olduğunu kabul etmiştir. Bu durumumuz yabancıları bile şaşırtmakta ve zihinsel ve entelektüel köleliği anlayamadıklarını söylemektedirler. Bir yanı ile Müslüman, bir yanıyla Batılı fakat kendini ne İslam medeniyetine ne de batıya ait hisseden insanlar bu ikili ruh halinin ağır baskısı altında sürekli krizlere maruz kalacakları muhakkaktır.

Avrupa sömürgecilik hareketini modernleştirme/medenileştirme söylemiyle yapar. Avrupa kendini evrensel değerlere sahip takdim eder. Oryantalizm, merkezi Avrupa olmak üzere, dünyanın her yerinde kolonicilik ve emperyalizmle hem eş anlamlı hem de eş amaçlıdır. Batılı kendisini şöyle savunuyor: “İslam Orta Çağa sıkışıp kalmıştır. Batı tarafından çıkarılması gerekmektedir, bu siyasi işgali ya da ekonomik işgal şeklinde olabilir. O halde batılı bireylerin, İslam coğrafyasında yaptıkları için vicdan azabı çekmesine gerek yoktur. Çünkü Batı, medeniyete kavuşturmak için işgal etmektedir. Doğu, Batı tarafından zorla geliştirilmelidir.” Bunun sömürgeciliği meşru kılan yapısı oldukça açıktır. Sömürgecilik, evrimci ve ilerlemeci tarih anlayışı, ilkel toplumların ancak dışarıdan radikal müdahalelerle dönüşebileceği kabulünü de insanlara dayatmakta idi.

Oryantalizmin doğu ülkelerini sömürme ve insanları düşünce yönünden etkisiz hale getirme çabaları bugün de aralıksız devam etmektedir. Özellikle İslam’ın gerçek anlamını insanların kafalarından silmek için birçok yönden saldırılmaktadır. Ilımlı İslam, Dinlerarası Diyalog ve sahte tarikatlar bunlarla ilgili bazı örneklerdir. İnsanlarda batı hayranlığı oluşturularak zihinlerin doğru çalışması dumura uğratılmıştır. Bu propagandaların etkisinde kalan insanlar kendi eski kültür ve inançlarını terk ederek, kendilerini tamamen sömürme amacıyla oluşturulan batı kültür ve inançlarını benimsemektedirler. Bu doğu toplumlarının intihar etmesi demektir.

Bugün de bu olumsuzluklar devam etmektedir. Ancak bunun böyle ebediyen devam etmesine imkân yoktur. Çünkü insan eliyle üretilen bütün sistemler ve yönelişler muhakkak çelişkilere sahiptir. Bu çelişkiler zamanla artacak ve dünya bir kaos ortamına dönüşecektir. Bu 3. Dünya Harbi demektir. Bunun göstergeleri günümüzde mevcuttur. Ancak bu tehlikeleri güç ve kudret sahibi ülkeler umursamamaktadırlar. Kendilerinin güçlü oluşları, onların daima üstün ve galip olacakları inancını yaratmıştır. Fakat bunun böyle olmadığına tarih şahitlik etmektedir. Tarihte birçok güçlü devletler sonunda harplerle, istilalarla ve hastalıklarla çökmüşlerdir. Bugün de aynı şeylerin vuku bulması yakındır.

(Yayınlanma Tarihi : 01.06.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

AZİZ  MAHMUD  HÜDAÎ (ks) HAZRETLERİ

Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri Anadolu’da yetişen en büyük Allah dostlarından biridir. Asıl adı Mahmud olup “Hüdâyismi ve “Azîz” sıfatı kendisine sonradan verilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin neslinden olup, “seyyid”dir.

Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri bir asra yakın ömür sürmüş ve yedi Osmanlı Sultanın devrini idrâk etmiş bir gönül ehlidir. İlim, tasavvuf ve edebiyat sahalarında parlak bir hüviyete sahip bulunan Hüdâyî Hazretleri, mâneviyat rehberleri arasında müstesnâ bir mevkii hâizdir. Allah rızâsı istikâmetinde ihlâs, samîmiyet ve gayret üzere hareket eden Hüdâyî Hazretleri, sahip olduğu zâhirî ve bâtınî ilimler sebebiyle hem sultanların hem de bütün halkın sevdiği bir Hakk dostu olmuştur.

Hüdâyî Hazretleri Osmanlı Devletinin yavaş yavaş duraklamaya başladığı bir dönemde yaşamıştır. Kendisi bir yandan sultanların âdil, gayretli ve mâneviyat bakımından güçlü ve zinde olmaları için büyük himmetler sarf etmiş, bir yandan da birtakım kargaşadan bunalan devlet ricâlinin ve halkın gönül yaralarını usta bir hekim gibi sarmasını bilmiştir. Bundan dolayı hemen herkes, onun sohbet, irşad ve hizmet sofrasına koşmuş ve ferahlamıştır. Dergâhı, gönüllerin huzur ve saâdete kavuştuğu bir mekân olmuştur.

Aziz Mahmud Hüdaî 948'de (1541) Şereflikoçhisar'da doğdu. Çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'da ilk tahsiline başladı. Daha sonra İstanbul'a giderek Küçükayasofya Medresesi'ne girdi. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nazırzade Ramazan Efendi'nin yardımcısı oldu. Talebelik ve yardımcılık  yıllarında bir yandan da Halvetiyye tarikatına mensup Küçükayasofya Camii Şeyhi Nüreddinzade Muslihuddin Efendi'nin sohbetlerine devam etti.

1573'te Mısır'dan dönüşünde Bursa Perhadiye Medresesi'ne müderris ve Cami-i Atik Mahkemesi'ne naib tayin edildi. Hocası Nazırzade ise Bursa Mevleviyetine getirildi. Bursa'ya gelişinin üçüncü yılında hocası vefat etti. Talebelik ve yardımcı öğretmenlik yıllarından beri tasavvuf çevresiyle yakın teması bulunan Hüdayî, hocasının ölümünün üzerinde bıraktığı derin tesir sebebiyle resmi görevlerinden ayrılarak daha önce vaaz ve sohbetlerine katıldığı Muhyiddin Üftade'ye intisap etti. Üç yıl gibi kısa bir zamanda seyrü sülûkunu tamamladı.

Üsküdar'da Hüdayî Dergah'nın bulunduğu yeri 1589 yılında satın aldı. Dergahın inşaatıyla daha yakından ilgilenmek için ikametgahını Rum Mehmed Paşa Camii civarına nakletti. 1595'te dergahın inşaatı tamamlandı.  1599 yılında Fatih Camii vaizliğini bırakarak Üsküdar Mihrimah Sultan (iskele) Camii'nde perşembe günleri vaaz vermeye başladı. Sultan Ahmed Camii'nin açılışında (1616) ilk hutbeyi Aziz Mahmud Hüdayî okudu ve her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabul etti. Üsküdar'da bulunduğu yıllarda Bulgurluda da bir çilehane ile bir hamam yaptırdı. Çilehanenin bulunduğu yerdeki Bulgurlu köyü, llısuluk tarlaları ve Gaziler tepesinin bir kısmı I. Ahmed tarafından ferman-ı hümayunla Aziz Mahmud Hüdayi adına tescil edildi.

Celvetiyye Tarikati, Bayramiyye tarikatının Aziz Mahmud Hüdayî tarafından kurulan bir koludur.  Tasavvufta ilk dönemlerde bir meşrep ve makam adı olan “halvet” ve “celvet”, daha sonra birer tarikat adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hüdayi de, "Bizim tarikimiz hem Halveti hem Celveti'dir" diyerek tarikatının Halvetiyye ile iç içe olduğuna işaret eder. Öte yandan Celvetiyye'nin Bayramiyye ile doğrudan ilgisi vardır.

Hüdayî Hazretleri, halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir halkası meydana getirmiştir. Devrin padişahlarıyla yakın ilgi kurmayı başarmıştır. lll. Murad, I. Ahmed ve ll. Osman gibi padişahlara mektuplar yazmış, öğütler vermiştir. IV. Murad'a saltanat kılıcını kuşatmıştır. Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi'ne katılmıştır.

Tekkesi, İstanbul'un en önemli tasavvuf ve kültür merkezi olarak hizmet görmüş, bu dergahtan pek çok ilim ve fikir adamı, şeyh ve müsikişinas yetişmiştir. Hüdayî Dergahı’na bağlı müelliflerin en meşhuru, şüphesiz , Ruh’u-l  Beyân sahibi  Bursalı İsmail Hakkı'dır.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin Sultan I. Ahmed Han’ın talebi üzerine yaptığı şu duâsı ne kadar mânâlı ve güzeldir: “Yâ Rabbî! Kıyamete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip ruhumuza Fâtiha okuyanlar bizimdir… Bize mensub olanlar, denizde boğulmasınlar; âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler; imanlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!..” Bütün ulemâ ve evliyâ, bu duanın kabul olduğunu, bu yola mensub olanların denizde boğulmadıklarını ve pek çok kimsenin vefat günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirmişlerdir.

(Yayınlanma Tarihi : 23.05.2024  -  Sohbetin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

 

ORYANTALİZM (1. Bölüm)

Oryantalizm, İslam’ın yorumlanmasına yönelik disiplin yaratmak için tasarlanmış  bir sömürgeci stratejisidir. Eğer, bu strateji sayesinde Müslümanların kafalarında şüpheler yaratıp çelişkiler arttırılabilseydi, insanların İslam’a olan bağlılığı zayıflatılacak böylece ve sömürgeciler, İslam ülkelerini hakimiyetleri altına almaya  güç yitirebilir hale geleceklerdi. Oryantalizm ile uğraşanlara “oryantalist” denir, Arapçası “müsteşrik”tir. Oryantalist (müsteşrik) yakın, orta ve uzak doğuyu dili, edebiyatı, uygarlığı ve dinleri ile incelemeye çalışan batılı bilim adamları için kullanılan bir terimdir. Oryantalizmle Doğu, Batılı gözle yeniden tanımlanır. Batı karşıtı olarak gösterilen Doğu, rahat bir vicdanla sömürülebilmek için ötekileştirilmiştir.

Oryantalizm, özellikle Müslüman doğu medeniyetinin (din, edebiyat, dil ve kültürü dahil) bütün unsurlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan bir akımdır. Bu aynı zamanda oryantalizmi “Bir sömürge doktrini” haline de getirmektedir. Oryantalizm, temel çıkış noktası olan Hz. Muhammed (sav)’in asla peygamber olmadığı iddiasını değiştirmiş değildir. Ön yargı değişmemiştir. 19. yüzyılda, çoğu oryantalist misyoner olan yazarların olumsuz peygamber imajı aynen devam eder. Hz. Peygambere ait ortaçağdaki imajla, günümüzdeki modern ortaçağ imajı arasında alabildiğine benzerlik vardır ve bu imaj tarih boyunca tekrar edile gelmiştir.

Oryantalistler tüm araştırmalarında sonucu önceden kararlaştırmışlardır. Onlar İslam'ı, kendi anlayış ve düşünce değerlerine göre değerlendirir ve mahkum ederler. Oryantalistler önce bir konuda kendi kesin yargılarını verdikten sonra, bu yargıyı haklı çıkarmak için veri toplamaya çalışmaktadırlar. Oryantalizm, Haçlı Seferlerinin yenilgilerinin bir neticesidir. İslami araştırmaları, Haçlı Savaşları'ndaki hezimetlerin intikamını alma arzusundan ileri gelmektedir. Oryantalistler İslam'ın yayılmasını iki nedene bağlamışlardır: Şiddet ve cinsellik. Oryantalist söylem ve metinler incelendiğinde, onlardan tehlikeli bir cinsellik anlayışının sızdığı anlaşılacaktır. Bolidor Vercil, "İslam Kılıç zoru ile ve kadın anlayışındaki her şeyi mübah görmesi sebebiyle yayılmıştır." derken, cehaletinden değil kininden konuşmakta idi. Louise Colet, "Doğu kadını bir makineden başka bir şey değildir. Erkekler arasında hiçbir ayrım yapmaz." der. Edward W. Lane, Doğuya dönük tasvirlerinde, “Doğulular aşırı bir cinsellik serbestisi ile ahlakı tehdit ediyor.” diyordu.

Oryantalistler, ilmi gibi gözüken çalışmalarını çoğu zaman İslami bir konuyu çürütme gayesi ile yapmakta, dini inancı ve İslam şeriatını zayıflatma amacını gütmektedirler. Oryantalistler, İslami konularda araştırmaya, zihinlerinde peşin fikirle başlarlar ve o peşin fikre delil aramaya çalışırlar. Kullandıkları delinin sağlamlığı, taşıdıkları peşin fikirleri desteklemesi ile doğru orantılıdır. Bu nedenle, çok kere kişisel olaylardan, genel kurallar çıkarırlar. Böyle olunca da birçok çelişkilere düşerler. Oryantalistlerin gerçekleştirmeye çalıştıkları tek şey, Müslümanların İslam hukukuna sarılmamaları için İslami kaynakların otantikliği konusunda şüpheler uyandırmaktı. 

Oryantalizmin doğunun incelemesi ile elde edilen verileri batının siyasi ve iktisadi amaçları için kullanılmıştır. İngiliz antropolog Jack Goody, “Tarih Hırsızlığı” adlı kitabında, Avrupa’nın ilerlemesini sömürgeciliğe ve merkantalist ekonomiye borçlu olduğunu söyler. Batılıların Doğunun zenginliğine ve kültürel mirasına duyduğu ihtiyaç tarih boyunca sürmüştür. Bugün de hala sürmektedir. Avrupa medeniyeti, Doğunun zenginliklerini hem ticaret hem yağma yolu ile tarih boyunca elde etmiştir. Oryantalistler direkt olarak sömürge dairelerine bağlıdırlar. Oryantalizmin teçhizatları ile kendini geliştiren Batı, oryantalizmi kullanarak Doğuyu sömürmektedir. Emperyalizm için oryantalizm, kesinlikle bir ihtiyaçtır.

Oryantalistlerin hepsi, ya Musevi ya Hıristiyan'dı. Kendi peygamberlerini kabul ederler ama Hazreti Muhammed'in peygamberliğini kabul etmezler. Bu durum, çoğunluğu ruhban, papaz veya misyoner olan bu insanların benliklerine işlemiş dini taassuptan kaynaklanan inadî inkardan başka bir şey değildir. Oryantalistler, Kur’an'ın Allah tarafından indirildiğini de kabul etmezler. İslam'ın da ilahi bir din olduğunu inkâr ederler. Buna delil olarak, İslam dini ile Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki bazı benzer noktalara dayanan kuru iddialar ileri sürerler.

Sömürgeciliğin düşünüş ve görüşü Batının kurumlarında çok güçlü bir şekilde yerleşmiştir. Sömürgeci düşünüş ve görüşlerini devam ettirmek amacıyla ders kitapları ve çocukların hikaye kitapları gençlerin zihinlerini İslam aleyhine düşüncelerle doldurmak için kullanılmaktadır.

(Yayınlanma Tarihi : 18.05.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

 

HIRİSTİYANLARIN  PEYGAMBERİMİZ (SAV)’E  İFTİRALARINA  REDDİYELER (2. Bölüm)

Hıristiyanlık Hazreti İsa’nın getirdiği İsevilik dininin saptırılmasıyla, Hazreti İsa’dan yüz sene sonra ortaya çıkmıştır. Hristiyanlığın başını çeken ruhbanlar aslında bu saptırılmayı çok iyi biliyorlardı. Fakat bu yeni dinle dünyada bir iktidar ve güç elde ettiklerini gördüklerinden, insanları kandırma yoluna devam etmişlerdir. Dini metinleri insanların kolayca anlamalarına mani olmak için karıştırmışlar ve uzun ve karmaşık cümleler, ifadeler eklemişlerdir. Böylece insanların gözünde, bu metinleri anlayan ve yorumlayan kişiler olarak, manevi bir üstünlüğe sahip olarak gözükmüşlerdir. Bu din onlar için gerçekten insanlara hükmeden büyük bir güç idi.

Fakat yedinci asırda İslam dini ortaya çıkınca, papazlar Hıristiyanlığın batıl bir dini olduğunu anlaşılacağı için paniğe kapılmışlardır. İktidarlarının ve güçlerinin devamını sağlamak için, İslam’a ve onun Peygamberine iftiralarla saldırma ihtiyacı duymuşlardır. Bu iftiraları asırlarca sürdürmüşlerdir. Bugün de bu saldırılar devam etmektedir.

Bu makalemizin 1. ve 2. Bölümlerinde İslam alimlerinin bu iftiralara verdikleri cevaplar ve yapılan reddiyeler anlatılmıştır.  Bu cevapların ve reddiyelerin haklı ve doğru oldukları, artık Hıristiyanlar tarafından da anlaşılmaya başlamıştır. Bu nedenle birçok Hıristiyan araştırmacı, atılan iftiraların yanlış ve haksız olduğunu ifade etmişler ve Peygamberimize gerçek kişiliğini teslim etmişlerdir.

Asrımızda iletişimin yüksek seviyede olması, dünya çapında bilgi alışverişini kolaylaştırmıştır. Bu nedenle özellikle Batı’daki insanlar İslam dini ve Peygamberi hakkında doğru bilgiler edinmişler ve atılan iftiraların yanlış olduğunu görmüşlerdir. Artık Batı toplumlarında papaz sınıfının manevi üstünlüğü reddedilmektedir. Bunun sonunda Hıristiyanlar İslam dinine ilgi duymakta ve gerçek Müslümanlığın ne olduğunu öğrenmektedirler. Bu gidişin sonunda dünyadaki insanların artık papazların uydurduğu dini mesajlara inanmayacakları aşikardır. Bu da Hristiyanlığın din olarak çözüleceğine işarettir.

Bugünlerde birçok Hıristiyan İslam dinine geçmektedirler. Bu gelişmeye bakarak 21. yüzyılın ikinci yarısında İslam dininin tekrar dünyaya hakim olacağını tahmin edebiliriz. Bu durum insanlık için çok hayırlıdır. Çünkü İslam dininin hakim olduğu dünyada sömürü, zulüm ve haksızlık olmaz. Çünkü İslam dini bunları reddeder. Dünyada İslam dini hakim olunca, dünyaya huzur ve adaletin geleceği aşikardır. Bu da insanların hem dünyevi hem de uhrevi menfaatleri için istenilen bir şeydir. Ancak bu gerçeği bugünkü Hıristiyanlığın ruhban liderleri ve onlarla ortak çalışan küresel güçler de bilmektedir. Bu nedenle sahip oldukları gücü ve iktidarı kolay kolay teslim etmeyecekler ve bunun için de savaşacaklardır. Bu güçler iktidarı ellerinde tutmak için her türlü yola başvuracakları aşikardır. Çünkü aksi halde varlıkları sona erecektir.

Bu bağlamda bu işin sonunun 3. Dünya harbine götüreceği beklenebilir. Sonunun yok olma olduğunu gören bu günkü küresel ve dini güçler her hâlükârda savaş çıkaracaktır. Bu da insanlığın, masum insanların perişan ve yok olmaları demektir. Ancak başka bir çıkış yolu da yoktur. Kimse sahip olduğu iktidarı tamamen mağlup olmadan teslim etmez. Bu durum insanların, doğu ve batı, büyük bir dünya harbinin içine itileceğini işaret etmektedir. Bunun göstergeleri ortadadır. Ukranya-Rusya savaşı, İsrail-Filistin savaşı 3. Dünya Harbinin geleceğini haber vermektedir.

Ülkeler arası menfaat ilişkileri keskinleşmekte, her ülke kendi varlığının devamı için bu keskinleşmeyi daha da artırmaktadır. Nükleer silahlara sahip ülkelerin ellerindeki silahları en son aşamada, başka çareleri kalmayınca  kullanacağı muhakkaktır. Bu ise dünyanın cehenneme döneceği anlamına gelmektedir. Bu cehennemi harbin sonunda dünyadaki güç dengeleri alt üst olacaktır. Bugünkü güç sahiplerinin, örneğin Siyonistler, güçlerini  devam ettirebilecekleri şüphelidir. Bu, harpten sonra dünyada yepyeni bir güç dengesinin oluşacağını gösterir.

Ümit ve arzu ederiz ki, harbin sonunda gerçek Müslümanlarının güç kazanarak İslam devletlerini kursunlar. Bu bütün dünyanın menfaatına uygundur. Çünkü İslam adalet, huzur ve refah dinidir. Böyle bir dünyada herkes için, Müslüman olsun veya olmasın, mutlu bir yaşam söz konusudur. Müslümanlar geçmiş yüzyıllar boyunca bunun böyle olduğunu ispat etmişlerdir.

Allah Teâlâ’dan bunu diliyor ve dua ediyoruz. Çünkü O izin vermeden hiçbir şey tahakkuk etmez kainatta. İnanıyoruz ki Allah Teâlâ Müslümanları iktidara getirecek ve İslam şeriatını dünyaya hakim kılacaktır. Sufi abilerimizin bize bildikleri keşif bilgilerinden dolayı böyle bir beklentimiz vardır. Doğrusunu Allah bilir.

(Yayınlanma Tarihi : 11.05.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

HIRİSTİYANLARIN  PEYGAMBERİMİZ (SAV)’E  İFTİRALARINA  REDDİYELER (1. Bölüm)

Hıristiyanlık, Hazreti İsa (as)’ın getirdiği İsevilik dininin saptırılması ile ortaya çıkan bir din anlayışıdır. Hristiyanlıkta dini liderler, papazlar ve ruhaniler, halkın dini ifadeleri kolaylıkla anlamalarına mani olmak için Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahid gibi dini metinleri çok karmaşık ve sadelikten uzak olan ifadeler ve açıklamalarla doldurmuşlardır. Bu karmaşık ifadeleri sıradan bir insanın anlaması zor olunca, kilisenin adamları kendilerini manevi olarak üstün gösterip halkın gözünde birer aziz olarak değerlendirilmişlerdir. Bunu fırsat bilen papazlar, bu dini üstünlükleri ile dindaşlarını sömürmüşlerdir. Günah affetmek, cennette yerler satmak gibi tamamen batıl olan davranışlarla büyük bir ekonomik ve siyasi güç kazanmışlardır.

Papazların bu saltanatı İslam dini ortaya çıkınca sallanmaya başlamıştır. Çünkü İslam, papazların uydurdukları din anlayışını reddetmektedir. Papazlar böyle bir tehlikeyi bertaraf etmek için İslam dinine ve onun peygamberi Hazreti Muhammed (sav)’e karşı cephe almışlardır. Ellerinden geldikçe iftira ve saldırılarla İslam’ı ve Hazreti Muhammed’i karalamaya ve kötülemeye başlamışlardır. İslam’ın ilerlemesi ve birçok ülkede egemen olması, Hıristiyan din adamlarını çileden çıkarmış, bu nedenle Hıristiyanları asırlarca Müslümanlara karşı savaşmaya sevk etmişlerdir. 

Onların asırlarca gösterdikleri gayretin amacı, İslam’ın bir vahiy dini olmadığını ispat etmektir. Ancak bunu başaramayınca onun Peygamberine birçok aşırı iftira ve karalamalarla kendi insanlarının gözünde küçük düşürmeye ve değersizleştirmeye çalışmışlardır. Hazreti Muhammed’in peygamber olmadığını, bir sahtekar olduğunu, Kur’an’ı kendisinin yazdığını, böylece dünya makam ve saltanatının peşinde olduğunu yaymışlardır. Aslında papazlar kendilerinin içinde bulunduğu durumu çok iyi bildiklerinden, kendilerini kurtarmak için kendi özelliklerini Peygamberimize yamamaya çalışmışlardır.

Bu kavga asırlarca sürmüş ve bugün de devam etmektedir. Kendi maddi saltanatları için Hazreti Muhammed’i karalamak ve değersizleştirmek çabaları bugün de devam etmektedir. Bugün hâlâ Hazreti Peygamberin bir şeytani varlık, İslam’ın da bir terör dini olduğu propagandası yapılmaktadır. Fakat asırlarca yapılan bu propagandaya artık batıda da, kendi insanları arasından eleştiriler gelmektedir. Bu nedenle de İslam dinini öğrenmeye çalışan insanların sayısı artmaktadır. Bu durum papazları telaşa düşürmekte, kendi dindaşlarını kaybetme korkusu yaşamaktadırlar. Bunun için zaman zaman kendilerini yenilediklerini insanlara duyurma ihtiyacı duymaktadırlar.

Bu çabalar boşunadır. Artık insanlar Hazreti İsa’nın tanrı olmadığını, sadece bir peygamber olduğunu, teslis inancının batıl olduğunu, papazların günah affedemeyeceğini anlıyorlar. Bu nedenle de birçok Hıristiyan Müslüman olmaktadır. Papazlar bu gidişin önüne geçemeyeceklerdir. Bize göre 40 yıl içinde bütün dünyada İslam dini hakim olacaktır. Böylece papazların dünya saltanatı son bulacaktır. Zafer İslam’ındır.

İncillerin tahrif edilmiş olduğunu söyleyen ve teslisi reddeden Hazreti Muhammed’in, Hıristiyanlar tarafından hakikatin düşmanı olarak ilan edilmesi ve şeytani olduğunun iddia edilmesi gayet tabiidir. Çünkü Hıristiyanlar İncillerde hakikatin ifade edildiğine inanmaktadırlar. Oysa gerçek böyle değildir. Bugün insanların büyük bir kısmı, İncil’in tahrif edildiğini ve teslis inancının batıl olduğunu kabul etmektedir. Ancak Hıristiyan papazlar kendi maddi çıkarları için buna itiraz etmektedirler. Kendilerine haklı çıkarmak için Peygamberimize birçok aşırı iftiralarda bulunmaktadır. Aslında Peygamberimiz İncillerin tahrif edildiğini ve teslis inancının batıl olduğunu söyleyerek hakikatin yanında olduğunu göstermektedir. Hakikatleri dile getiren bir insan şeytani olamaz. Çünkü şeytan daima insana hakikat dışı şeyleri empoze eder. Fakat bu gerçek Hristiyanları ürküttüğü için Peygamberimize iftiralarla saldırmaktadırlar.

Bunlara rağmen Hazreti Muhammed’in kişiliği konusunda bazı batılı oryantalistler gerçeği ifade etmişler ve ona hakkını vermişlerdir. Bunlara aşağıdaki örnekleri verebiliriz:

Montgomory Watt; “Hz Muhammed inancında, tamamıyla kusursuz bir samimiyete sahiptir. Hz. Muhammed aleyhindeki yaygın temelsiz iddialardan biri onun, tutkularını ve şehvetini tatmin edebilmek için kendisinin de sahte olduğunu bildiği dini öğretileri savunan bir sahtekâr olduğudur. Bu din bir hilekârın ya da yaşlı bir şehvet düşkünü işi değildir. Samimiyetsizlik ve sahtekârlık suçlaması…Hala zaman zaman bu tür suçlamalar yapılmaktadır.”

Armstrong: “Arabistan'daki en güçlü adam haline geldiğinde bile lüksten nefret ediyordu. Asla bir takımdan fazla giyeceği olmamıştı. Kendisine hediyeler verildiğinde hepsini yoksullara dağıtırdı.” 

(Yayınlanma Tarihi : 02.05.2024  -  Makalenin  tamamını okumak için tıklayınız)

 

 

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 2                              Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Vahdet-i Vücûd ve

Vahdet-i Şuhûd                   Oku

Hakikat Arzı                         Oku

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî   Oku

Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) 

Oku

Yunus Emre (ks)                 Oku

Şeyh Galib ve İnsanın Değeri  Oku

Hüsn ü Aşk                          Oku

Su Hayatın Sırrıdır              Oku

Su Kasidesi                           Oku

İsmail Hakkı Bursevî (ks)   Oku

Hacı Bayram-ı Velî (ks)       Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Şiirleri                                    Oku

Hacı Bayramı Velî’nin

Tasavvuf Eğitimi                   Oku

Aziz Mahmud Hüdaî (ks)    Oku

Aziz Mahmud Hüdaî (ks)

Hazretlerinin Menkibe ve

Şiirleri                                     Oku  

Ana Sayfa

Hakkımızda

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce