İlim ve Tasavvuf

Yeni Yayınlanmış 

Makaleler, Yorumlar ve Sohbetler

İlim ve Tasavvuf

Üç Güzellik:

İman, İlim, Tasavvuf

 

SİYASETNÂME

Siyasetnâme padişahlara ve büyük devlet adamlarına, devlet işlerinde düzgün iş yapmaları ve halka davranışlarında adil olmaları için ifade edilen öğütlerin yazılı hale getirilmesidir. Siyasetnameler nasihat edebiyatı olarak da değerlendirilebilir. Siyasetnameler, Orta Çağ İslam dünyasında erken dönemlerden itibaren, devlet idarecileri, bürokratlar, filozoflar, tarihçi ve hukukçulardan olan bazı yazarlar tarafından Arapça, Farsça ve Türkçe dillerinde yazılmışlardır.

Siyasetnamelerde nasihatın amacı yöneticileri doğruya yönlendirmektir.  Nasihatta, herhangi bir sorun ve bunun düzeltilmesi için takip edilmesi gereken yol anlatılmaktadır. Geçmişte yaşanan olaylar örnek gösterilmekte, onlardan hareketle ne yapılması gerektiği konusunda yol gösterilmektedir. Yani olup biten olaylardan yola çıkarak, olması gereken olgulara ulaşmak amaçlanmaktadır.

İslam alimleri nasihatın usul ve adabı ile ilgili olarak bazı ilkeler koymuşlardır. Onlara göre herhangi bir tepkiyle karşılaşmamak için yalnız kabul etmeye yatkın kişilere nasihatta bulunmalıdır. Bu şekilde uygun olarak yapılacak nasihatin insanlar arasında sevgi, saygı ve dostluğu geliştireceği ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendireceği düşünülmüştür. Bu nedenle nasihat “aklın süsü” olarak nitelendirilmiştir. “Sözün iyisi az ve öz olanıdır” ve “Sözün etkili olup usandırıcı olmamalı” gibi ilkeler nasihatlarda esas alınmıştır.

Nasihatta kullanılan üslupta, yöneticinin yanlışı söylenirken doğrudan yüzüne vurulmaz. Çeşitli örneklerle yöneticinin kendi yanlışını görmesi sağlanmalıdır. Hitap tarzı hünerli ve tatlı sözlerle olmalıdır. Öğüt almak istemeyen kişiye nasihat verilmemelidir. Nasihat kalabalık içinde değil, kişi yönetici ile yalnızken yapılmalıdır. Nasihatta, nasihat eden kişinin arzu ve hevesleri karışmamalıdır.

Bu yöntemi uygulamak kolay bir iş değildir. Bu nedenle nasihat vermek bilgelik, dürüstlük, doğruluk ve cesaret isteyen bir iştir. Bu kişiler Allah'tan korkmalı ve din ehli olmalıdır. Dostluklarından ve sevgilerinden şüphe edilmemelidir. Bu durum İslam alimleri tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Erdem bakımından önde olan ve bilgide derinleşen bilginlerin tavsiye ve öğütlerine başvurulmalıdır.”

Bununla beraber alimler, nasihatleri ile yönetici üzerinde bir yaptırım gücüne sahip değillerdir. Alim sadece nasihat etmekle sorumludur. Asıl olan görevi yöneticiye itaat etmesidir. Nasihatın amacına ulaşması tamamen yöneticinin kabulüne bağlıdır.

İslam alimlerine göre nasihat farz-ı kifayedir. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarından biri de, yüzüne karşı nasihatte bulunması veya gıyabında onun iyiliğini istemesidir.” Buna göre nasihat farzdır. Kişi eğer nasihatına uyulacağını tahmin ediyor ve kendisine bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorsa bu görevi yerine getirmelidir.

Eskiden yazılan nasihatnamelerde bugünün devlet yöneticilerinin de alacağı bir çok dersler vardır. Çünkü günümüzün toplumlarındaki sorunların büyük bir kısmı halk ile yöneticiler arasındaki uyumsuzluklar ve sürtüşmelerdir. Bunların nasıl giderileceği ve çözüme kavuşturulacağı eski siyasetnamelerde anlatılmaktadır. Tarih tekerrürden ibarettir. İnsanların eskiden yaşananları, eskilerin masalları olarak değil, birer ibret vesikası olarak görmeleri ve onlardan ders çıkarmaları her bakımdan insanlık için büyük faydalar getirecektir.

( Yayınlanma Tarihi : 29.01.2023  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

İSLÂM  DEVLETİNİN  TEMEL  İLKELERİ  2

Adalet : İslam devletinden bahsedilince ilk önce “Adalet” akla geliyor. Bu nedenle adalet İslam'ın en temel ilkelerinden biridir. Adalet kavramı Kur'an'da birçok ayette söz konusu edilmiştir. “Hamdolsun ki biz elçilerimizi açık açık burhanlarla gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye beraberlerinde de kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadid, 57/25)

Eşitlik : Adalet ancak kanun önünde eşitliğin sağlanması ile mümkün olur. Bu nedenle İslam'da kanun hükümleri beyaz – siyah, zengin – fakir, cahil - âlim farkı gözetilmeden uygulanmıştır. Bütün insanlar Hz .Adem (as)'ın çocuklarıdır.

Sosyal Dayanışma : İslam dini toplumda insanların birbirleriyle dayanışma içinde olmalarını emreder. Bu nedenden zekat farz kılınmış ve sadaka verilmesi övülmüştür. Kur'an'da birçok ayette namazdan sonra zekatın verilmesi zikredilmiştir. “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.” (Bakara, 2/43)

Ahlâklı Olmak : İslam alimleri arasında, devlet yönetiminin ahlaklılık temelinde nasıl sürdürüleceği düşüncesi yer almıştır. İyi ve adil bir yönetim için yöneticinin ahlaklı olması tek çıkar yol olarak görülmüştür. Bunun içinde yöneticilerin ahlaki açıdan denetim altına alınması için çalışılmıştır.

Son dönemlerde İslam toplumlarında yeni yetişen aydınların büyük bir kısmı İslam'a peşin hükümlerle yaklaşmaktadır. Onlar İslam'da bir yanlışlık veya eksiklik bulma çabasına girişmişlerdir. Bunun sonunda birçok yanlışlıklara sürüklenmektedirler. Kur'an'ın bazı konulara doğrudan açıklık getirmemesi ve haklarında açıklamada bulunulmayan konular olması, Kur'an’da konulan kurallarla toplum yönetilemez fikri ortaya atılmıştır. Seküler dünyanın desteklediği bu yanlış görüşler maalesef toplumda çok taraftar kazanmıştır. Seküler dünyanın buradaki amacı yerli aydınlardan farklıdır. Çünkü batının seküler dünyası esas olarak İslam'ı kötülemek ve Müslümanların kafalarından İslam'ı silmeyi amaçlamaktadır. Yerli aydınlarımız ise batının bu kandırmacı propagandalarına kanarak, İslam’ın ülkelerin kalkınmasına ve gelişmesine mani olduğunu kanaatine ulaşmıştır. Bu sonuca gelmek için batılı misyonerler ve oryantalistler iki asırdır uğraştılar. Sonunda kısmen de olsa istediklerini elde ettiler.

Tarihte var olmuş İslam devletlerinin hepsi dört başı mamur değildi. Ancak şartların bunda etkisi çoktur. İslam dini insanlara ideali, olması gerekeni göstermektedir. Ancak hatalı kulun devlet yönetimi sonucu, toplumda olumsuzlukların olması kaçınılmazdır. Ayrıca İslam ülkeleri birçok savaş ve saldırıların etkisiyle senelerce mağduriyet yaşamıştır. Bunun sonunda da İslam dünyasının yaralar alması kaçınılmazdı. Haçlı Seferleri İslam dünyasını kendi içine kapanmaya zorlamıştır. Moğol istilası ise Müslümanlara çok zarar vermiştir. Bu ortamda kurulan ve İslam Devleti olan Osmanlı Devleti bütün dünyaya göz kamaştırıcı bir etkisi olmuştur. Bu Türk milletinin yüz yıllara uzanan devlet tecrübesinden ve yöneticilerin ihlaslı Müslüman olmalarından ileri gelmiştir.

Ancak İslam'a göre Allah'tan başka hiçbir şey ebedi ve ezeli değildir. Medeniyetler de mahluk olduklarından fanidirler. Onlar da bir yükselişten sonra gerileyeceklerdir. Bunun nedeni fiillerin içinde insanın olmasıdır. İnsan nefsinin daima iyi şeyler üretmediğini biliyoruz. Saptırıcı özellikleri devletlerin ve medeniyetlerin de çökmelerine neden olabilmektedir.

Günümüzde batının seküler devletleri insanlara en uygun devlet modeli olarak gösterilmektedir. Ancak batının seküler devlet modelinin insanlığın bütün sorunlarına çare üretmediği aşikardır. Bunun sonunda insanlar tekrar İslam düşüncesine yükselecek ve insanlık çözümü onda bulmaya çalışacaktır. Bu süreler kısa değildir, asırlar sürmektedir. Ancak insanların bin yılının Allah'ın indinde bir gün gibi olduğunu unutmamalıyız. Ümidimiz ve duamız bir gün İslam ruhunun tekrar dünyaya hakim olmasıdır. Buna doğru giden birçok emareler de zamanla gerçekleşmektedir.

( Yayınlanma Tarihi : 21.01.2023  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

İSLAM  DEVLETİNİN  TEMEL  İLKELERİ  1

İslam devletinin temel ilkeleri, İslam toplumlarının her türlü sorunlarının çözümü ve işlerin düzgün gitmesi için Müslümanların takip etmeleri gereken hususlardır. Devlet denilince bütün halkın ortak hayatına yön veren, uygulaması zorunlu, tüm halkın saygı duyduğu hükümlerin toplamı kastedilir. Bu hükümler insanlar tarafından konulunca buna “beşeri sistem” denir. Bu hükümlerin tümü Allah tarafından vahiy yoluyla geliyorsa, adı “ilahi sistem” olur. İlahi sistem sabittir, asla değişmez. İnsanların uygulamaları İslam'ın genel prensipleri doğrultusunda oldukça, sistemin ilahi oluşu devam eder.

İslam devlet sistemi ile kastedilen Kur'an ve sünnetin toplum yönetimine dair emrettiği külli esaslar ve bu iki kaynaktaki temel hususlardır. Bu temel ilkeler İslam'ın başlangıcındaki toplum ölçüleri ile en doğru uygulanması yaşanmıştır. Daha sonraki devirlerde, bu temel ilkelerin uygulanmasında eğrilikle doğruluğun iç içe olduğunu görmekteyiz. Sonra iş daha da karmaşık hale gelmiş ve bu temel ilkeler yanlış anlaşılarak veya yorumlanarak aslı ile ilgisi olmayan yanlış uygulamalar yapılmıştır. Böylece bugünkü İslam aleminin durumu ortaya çıkmıştır.

İslam devletinin aşağıda anlattığımız temel ilkeleri, İslam’ın ilahi sisteminin toplum yönetimindeki temel özellikleridir. Bu özelliklerin Müslümanlar tarafından bilinmesi ve uygulanması, İslam devletinin güçlenmesi ve gelişmesinin her bakımdan sigortasıdır. Böylece İslam devleti eski yanlış uygulamaları terk edecek ve istenilen ilahi sisteme dönmüş olacaktır.

Fert ve Toplumun Uyum İçinde Olması: İslam dininde fert ile toplum arasında bağların ve ilişkilerin sınırları belirlenmiştir. Yönetim ve diğer uygulamalarda – iktisat, sosyal vs gibi – fert ve toplumun ortak olarak çalışması öngörülür. İslam dini, ferdin toplum içinde olumsuz, sorumsuz bir durumda olmasını istemez. “Ben selamette olayım da, başkalarını boş ver” demesine müsaade etmez. Bu durum Maun suresinde açıkça belirtilmektedir.

İnanç Esasları: Bu esaslar Allah Teâlâ'ya iman prensibine dayanır. İmanın ilk ve en önemli şartı Allah'ın birliğine, O’ndan başkasına kulluk edilmeyeceğine, putun her türlüsünün ve nefsin arzularının put edilmesinin caiz olmayacağına inanmaktır. İmanın ikinci esası Hz. Muhammed'in (sav) risaletini tasdik etmektir. İnsan onun hayat örneğine bakarak kendisini yönlendirmesi gerekir. İmanın üçüncü esası da, hesap gününe ve ölümden sonra dirilmenin hak olduğuna inanmaktır. Müslüman bu inançla Allah'ın kendisini her işinde görüp gözettiğini bilmesidir.

İktisadi İlkeler: İslam'a göre bütün mal ve servet Allah'ın mülküdür. Allah Teâlâ bütün alemlerin, yer ve göklerinin sahibidir. Her türlü eksiklikten münezzehtir. Her şeyi O yaratmış ve her şeyin sahibidir. İnsanın bir mala ve servete olan nispeti, onun mal ve servete bir vekil olmasından ibarettir. Kula, Allah tarafından bu maldan istifade etmesine müsaade edilmiştir. Ancak kulun elde ettiği mal ve servetin karşılığında bazı sorumlulukları da vardır.

Kuvvetin Kanunda Toplanması: İslam devleti, halkın kaderini yöneticinin elinde bulunduranların kararsızlığından kurtarmıştır. İnsan nefsi kötülüğe meyillidir. Bu nedenle kararsız bir insan yönetimi elinde bulundurursa, ortaya sıkıntılı ve tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle İslam bazı konularda kesin hükümler getirerek yöneticilerin davranışlarını sınırlandırmıştır. 

Devlet Başkanlığı:  İslami devletin başkanlığı işinde “Şura” biricik yoldur. Devlet başkanının meşruluğu da ancak bu yolla olur. Veraset yoluyla yahut da mevcut başkanın yerine birisini nasbetmesi usulü ile işgal yahut da cebir yoluyla ortaya çıkan devlet başkanlığı İslam'ın devlet anlayışı ile bağdaşmaz.

Danışma (İstişare):  Devlet hayatında İslam dininin üzerinde önemle durduğu hususlardan birisi de danışma (istişare) dir (Şura, 42/38).

Liyâkat: Devletin ayakta kalması, işleri seviyeli ve hizmet ehli insanların yapması ile mümkündür Çünkü devlet bir hizmet yeridir. Bu hizmetin hakkıyla yerine getirilmesi için, ehliyetsiz insanların devlet işlerinde görevlendirilmemeleri ile mümkün olur (Nisa, 4/58).

( Yayınlanma Tarihi : 14.01.2023  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

 

 

 

 

VAHDET-İ VÜCÛD  VE  VAHDET-İ ŞUHÛD

Tasavvuftaki Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd görüşleri uzun süre tartışılmıştır. Bunlara paralel ve aykırı görüşler ifade edilmiştir. Ancak konu tamamen keşif bilgilerine dayandığından herkesi tatmin eden bir sonuca varılamamıştır.

Her iki tevhid anlayışını daha basit olarak şöyle de açıklayabiliriz: Tasavvuf ehlinin bir kısmı “La mevcûde illâ Hû”, yani “Allah'tan başka varlık yoktur” demektedirler. Diğer bir kısmı ise de “La meşhûde illâ Hû”, “Allah'tan başka müşahede edilen bir varlık yoktur” demektedirler. Her iki görüş mensupları aslında varlıkları tamamen inkar etmemektedirler. Ancak varlıkları hayal, gölge hükmünde kabul ederler. Bu varlık anlayışlarında da birçok nüans farkları vardır. Aslında varlıklar inkar edilmiyor, fakat onlara bakış açıları farklılaşıyor. Bu farklılaşmaların gerektiği keşif bilgileri ise sıradan bir insana belli olmamaktadır. Bizlerin bu konuda yorum yapması abesle iştigaldir.

İmam Rabbânî (ks) 1564 yılında, o zamanlar Babür İmparatorluğu egemenliği altındaki Hindistan'ın Serhend (Sirhind, Chandigarh) şehrinde doğdu. Ömer bin Hattab'ın soyundan geldiği için 'el-Fârûk' lakabını almıştır. 1624 yılında, 60 yaşındayken öldü. Genel olarak Nakşibendî tarikatı mensubu olmasının yanında Kadiriyye, Çeştiyye gibi diğer tarikatlar arasında da saygın bir yeri vardır. Rabbânî, insanı Dünya'da ve Âhiret'te yükseltecek olan tevâzûnun ne olduğunu ve kurtuluşun ancak Ehl-i Sünnet'e uymakla olduğunu bildirmiştir. Talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emretmiş, taassuba ve yobazlığa karşı mücadeleye çok önem vermiş, dîni cahillerden öğrenmeyi men etmiştir. Devamlı kitap okumalarını, ilim öğrenmelerini istemiş, önce itikadı düzeltmenin, sonra fıkıh bilgilerini öğrenmenin gerekliliğini anlatmıştır.

İmam-ı Rabbânî'ye göre vahdet-i vücudçular Allah'ın vacip sıfatlarını yok saymaktadırlar. Allah'ın vacibi sıfatları hayat, ilim, semi, basar, kudret, irade, kelam ve tekvindir. Bunlara hakiki sıfatlar veya subûti sıfatlar da denir. Vahdet-i vücûd ehline göre Allah'ın sıfatları O’nun zatına zaid değil, zatının aynısıdır. Bundan dolayı İmam Rabbani onların bu yaklaşımını sıfatları yok saymaları olarak yorumlamıştır.

Sadreddîn Konevî Hazretleri, “Vahdet-i Vücûd ve Esasları” ve “Tasavvuf Metafiziği (Miftâhü’l – Gayb) adlı kitaplarında vahdet-i vücûd ile ilgili olarak bazı açıklamalar yapmaktadır. Bu açıklamaların bazılarını aşağıda ifade ediyoruz: Bilinmelidir ki, Hakk mutlaklığı ve ihatası itibariyle hiçbir isimle isimlendirilemez ve hiçbir hüküm kendisine izafe edilemez ve hiçbir vasıf ve resim ile nitelenemez. Çünkü ister olumlu isterse de olumsuz (selbî) anlamda olsun, taakkul edilen herhangi bir iktiza, belli bir hüküm ve sınırlayıcı bir vasıftır; Hangi isim ile isimlendirilirse isimlendirilsin, fark etmez. Yoksa bunlar vücûd değillerdir. Çünkü vücûd birdir ve kendisinden farklı olması itibariyle kendisinden başka bir şey ile idrak edilemez.

İmam Rabbânî'nin halifelik döneminden başlayıp vefat tarihine kadar süren uzun bir zaman içerisinde yazdıkları mektuplar incelediğinde İmam Rabbânî'nin bazı görüşlerinden dönmüş olabileceği düşünülebilir: “Bu fakirin bazı mektuplarında yer alan “Allah Sübhaneke, O’nun hakikati salt varlıktır” sözü için özüne vakıf olamayışımdan kaynaklanmıştır. Tevhid-i vücûd ve benzeri konularda kullandığım ifadeleri de bu kabildendir. Bu ifadeleri kullanmış olmamın sebebi işin özüne inemeyişimdir. İşin aslını öğrendiğimde başta ve ortada yazıp söylediklerinden ötürü pişman oldum ve Allah'tan af diledim. Allah'ım senden af dilerim, Allah'ım bütün sevmediğin şeylerden dolayı sana tövbe ederim.” (260. mektup)

Bu konudaki tartışmaları sıradan bir insanın anlaması mümkün değildir. Çünkü tartışmalar, fikirler ve görüşler seyr-i sülûk esnasında salikin gördüğü keşif bilgilerinin yorumlanmasıdır. Bu yorumları karşılaştırmak, eleştirmek ise aynı seviyede olan insanların yapabileceği şeylerdir. Allah Teâlâ onların himmetlerini üzerimizden eksik etmesin.

( Yayınlanma Tarihi : 30.12.2022  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

 

 

İSLAM  DEVLETİ

İslam dini bütün alemlere rahmet olarak geldiğinden bütün insanlara hitap etmektedir. Bu nedenle İslam'da devlet anlayışı da evrenseldir. İslam Devleti anlayışı sadece kültürlere, coğrafyaya açık değil, aynı zamanda kıyamete kadar geçerli olmakla zamana da açıktır. Bu nedenle İslam'ın devlet anlayışı diğer devlet anlayışlarından çok farklı özelliklere sahiptir. Bu özellikler İslam Devleti anlayışını ortaya çıkarmaktadır.

İslam devlet anlayışı, temelde Kur'an ayetleri ve Peygamberimizin (sav) hadislerine dayanır. Diğer önemli kaynaklar da icmâ-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâ’dır. Bu kaynakların sonucu olarak İslam Devlet anlayışı dört halife döneminde şekillenmeye başlamış ve daha sonralarda adaletli ve sorumluluk bilincine sahip olan Müslüman devlet adamları sayesinde gelişmiştir. Bu devlet anlayışını destekleyen birçok dini eserler, tefsirler, siyasetnâmeler, nasihatnâmeler, tarih ve sosyoloji kitapları, şiirler, fermanlar ve fetvalar ortaya atılmıştır.

İnsanın yaratılışından gelen nefsi arzuları ve kötülüğe meyil edebilmesi, insanların toplum halinde yaşamalarının ancak bir devlet otoritesi altında mümkün olacağı anlaşılmaktadır. Bu devletin İslami karakterde olması zorunludur. Bu İslam Devleti, Allah'ın emir ve yasaklarına ve Peygamberin sünnetine göre yönetilmek zorundadır. Ancak bu şekilde toplumda her bakımdan istenilen huzur ve güven sağlanmış olur.

Hazreti Peygamber (sav) Medine'ye hicret ettiğinde, Medine'de müşrik Araplar, Yahudiler ve Hristiyan Araplar vardı. Hazreti Peygamber Mekke'den göç eden Müslümanları Medineli Müslümanlarla kardeş yaptı. O günlerde Medine'de kabile anlayışı hakimdi. Her kabile kendi hukukuna bağlı idi. Başka siyasi otorite tanımazlardı. Bu durum daima çatışmayı da beraberinde getiriyordu. Bu durumunu çözmek için Hz. Peygamber sahabeler, müşrik, Yahudi ve Hristiyanlarla görüşerek, bir metin etrafında anlaştılar. Bu metin yeryüzünün ilk yazılı anayasası idi.

İslam Devleti hukuk esasına göre teşekkül etmiştir. Devletin başında bulunan başkan ve diğer görevliler yetkileri istedikleri gibi keyfi olarak kullanamazlar. Onlara verilen yetki, İslam'ın temel kaynaklarından doğmaktadır. İslam'ın temel kaynakları, hakimiyeti insanın zaaf ve isteklerinden kurtarmış ve onları sağlam esaslara bağlamıştır. Kur'an ve sünnetten sonra İslam hukukunun bir kaynağı da icmâdır. Herhangi bir meselede icmâlarda da çözüm bulunamazsa kıyâsa başvurulur. Hazreti Peygamber’in Yemen valisi Muâz’a verdiği, “Kur'an ve sünnete göre hareket et, bunlarla çözülmemiş meselelerde de kendi re’yinle hareket et” emri de kıyas için bir delildir. İslam'ın temel kaynaklarını dayanan şeriatın (hukukun) yanı sıra, genellikle kamu ile ilgili konularda örfi hukuk anlayışı doğmuştur. Muhakkak ki örfi hukuk ancak hakkında şer'i bir hüküm bulunmayan konularda söz konusu olabilir. Burada önemli olan kanunun maslahatıdır.

İslam Devleti, Kur’an ve hadislerle ifade edilmiş ve toplumun siyasi ve sosyal hayatı üzerinde tesir eden emirleri temsil eder. Yani kanun ve faaliyetlerin İslam'ın kaynaklarına uygunluğunu sağlar.  İslam'ın devlete getirdiği esaslar insan mutluluğu için gerekli olan unsurlardır. Tarihteki geçmiş olaylara bakarsak, toplumlardaki bütün huzursuzlukların ve şiddetin kaynağının  kuvvetin kanunda toplanmamasından, yani insanların kaderinin bir diktatörün veya bir zümrenin insafına bırakılmasından, adaletsizliklerden, despotizmden, liyakata değer verilmemesinden veya toplumdaki derin iktisadi dengesizliklerden  ileri geldiğini görürüz. İslam Devleti bütün bu olumsuzlukları gidermek için gerekli özelliklere sahiptir. Bu özellikler sayesinde toplumdaki ekonomik dengenin bozulmasını engeller ve toplum ve fertlerin gerekli olan her türlü ihtiyaçlarını temin etmeye çalışır. Bunlar da insanlara hem dünya hem de ahiret mutluluğunun kapılarını açar.

( Yayınlanma Tarihi : 24.12.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

İSLAM  TOPLUMUNDA  YAŞAM  İLKELERİ

İslami yaşam gerçek bir hayat yoludur. Bu yol insanlığın bütün ihtiyaçlarına en uygun çözümleri üretmiş ve insanlığı bütün yönleri ile kuşatmıştır. İslam hayatın amacını ve bu amaca hizmet edecek olan ilkeleri belirlemiştir. Bu ilkeler insanların hem dünya hem de ahiret hayatında mutluluğa erişmelerini temin edecek olan esaslardır. Bunların dışında takip edilecek bütün yollar insanların hem dünyada hem de ahirette mutluluklarını asla temin etmeyecektir.

Bununla beraber İslam karşıtları asırlarca İslam dinine hücum etmişler ve onun temiz özelliklerini saptırmaya çalışmışlardır. Böylece İslam yalnız vicdanlara hapsedilerek, onun insanlar arasında hükmetmesine mani olmaya çalışılmıştır. Ondan sonra İslam ülkelerinde İslam dinini tamamen ortadan kaldırmak için mücadele etmişlerdir. Böylece İslam yerine batıl inançlar ve düşünceleri yerleştirmeye gayret göstermişlerdir.

Batı İslam'ı son 50 yıldır düşman olarak ilan etmiştir. Bütün Müslümanları da şiddete tapan teröristler olarak tanımlamışlardır. Bu düşüncelerini kendi ve dünya kamuoyunda haklı çıkarmak için, kendilerinin düzenledikleri planlarla İslami terörist örgütlerini kurmuşlar ve onlara terör eylemleri yaptırmışlardır. Medya gücü ellerinde olduğundan insanlara bu yolla İslam'ın bir terör dini olduğunu kabul ettirmeye çalışmışlardır.

Batının hakim olan güçleri, İslam'ın bütün insanlığın gelişmesini istediğini biliyor ve bu nedenle ondan korkuyorlar. Çünkü İslam'ın güçlü olduğu bir yerde artık batının insanları sömürmesine ve onların zenginliklerini gasp etmesine imkan yoktur. Bunu bilen emperyalistler bütün güçleriyle İslam'ın gerçek yüzünü saklayıp insanları İslam dışında yaşamaya ve düşünmeye zorlamaktadırlar. Oysa bütün bu gayretleri boşunadır.

İslam dini onların düşündükleri gibi kolaylıkla ortadan kaldırılabilecek bir şey değildir. Çünkü İslam dini Allah'ın teminatı altındadır.

“Hiç şüphe yok ki, o zikri/Kur’an biz indirdik. Onu koruyacak olan da Biziz.” (Hicr, 15/9)

Ancak kafirler bu gerçeklerden habersizdirler. Onlar İslam dininin hükmetmediği bir toplum hayatı istiyorlar ki, istedikleri gibi sahtekarlık, yolsuzluk, hırsızlık ve sömürgecilik yapabilsinler. İslam onların istediklerine karşıdır. Bu husus İslami yaşamın bütün güzellikleri ile kendisini ifade etmektedir. Bu güzelliklerin temel ilkelerini bu çalışmamızda ele alıyoruz. Bu temel ilkeler insanlara dünya ve ahiret hayatlarında mutlu olmalarının garantisidir.

İslam toplumunda yaşam ilkeleri şunlardır: Sosyal Adalet, Mutlak Özgürlük, Kalbin Mutmain Olması, İlim Öğrenmek, Faizin Haram Kılınması, İhtikâr ve Karaborsacılık Haramdır, Umumi Kaynakların Devletleştirilmesi, Lüks ve İsraf Etmek Haramdır, Aşırı Mal Biriktirmek Haramdır, Kazancın Sorgulanması, Zekât Müessesesi, Sevgi ve Merhametin Varlığı, Yardımlaşma ve Dayanışma Şuuru, Hayat, Namus, Mal ve Mesken Teminatı.

İslam, hukuk adına yapılan uygulamalarda delillere dayanılarak dosdoğru yapılmasını ister. Bu teminat toplum huzurunun temel taşıdır. Bütün insanların menfaatini gözetir. Herhangi bir heva ve hevese meyletmeyi düşünmeyen bir kanunun gölgesinde yaşamak insanlar için büyük bir nimettir. Böyle bir kanun da toplumsal barışın temeli ve en büyük garantisidir.

 ( Yayınlanma Tarihi : 10.12.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

SAYILARIN  METAFİZİĞİ

Sayı kavramı bir taraftan belirli bazı somut özellikleri ihtiva ederken, bir taraftan da gizemli, akıl ile açıklanamayan bazı mistik taraflarının mevcut olduğu görülmektedir. Her ne kadar matematik ilmi kesin ve akıl ile tam uyumlu bir bilim olduğu vurgulansa da bunun böyle olmadığı bugün için ispat edilmiştir. Sayıların gösterdiği birçok sonuç ve özelliklerin mistik ve manevi görüşler ile yakından ilgili olduklarını görmek mümkündür. Bu durum binlerce yıl insanları meşgul etmiştir. Sayıların düzeni ile manevi, mistik yapı arasında köprü kurmak için insanlar binlerce yıl çalışmışlardır. Bu konuda birçok sonuçlar ve tahminler açıklanmıştır. Bazıları ise gizli tutulmuştur.

Sayılar arasında belirleyici olanlar pozitif tam sayılar veya tabii sayılar dediğimiz 1, 2, 3 … şeklinde sıraladığımız sayılardır. Bu sayılar 1'in kendisi ile toplanması sonucu elde edilirler. Bu nedenle 1 sayısı bütün sayıları kendi zatında içerir. 0 (sıfır) gerçek bir sayı değildir. Çünkü karşılığında gösterilebilen bir obje yoktur. Bu nedenle negatif sayıları tanımlayabilmek için düşünülen ve gerçek olmayan bir sayıdır. Negatif tam sayılar da -1, -2, -3, … gerçek sayılar değillerdir. Çünkü bunların da tabiatta bir karşılığı yoktur. Ancak zihinsel olarak düşündüğümüz sayılardır.

Tam sayılar ve rasyonel sayılarının kümesinin kuvvetine (büyüklüğüne) sayılabilir sonsuz denmiştir. Bu sayılar belirli bir kurala göre arka arkaya dizilebilir. Böylece bütün tam sayılar ve rasyonel sayılar sayılabilir olmaktadır. Ancak bu sayılar fiziksel olarak sayılarak tüketilemez. Yani sayarak zamanla bitiremeyiz. Çünkü bu dizilişte hangi sayıya varırsanız varın ondan sonra da aynı cinsten sayılar geriye kalır. Hatta geri kalanlar küme olarak önceden sayılanlardan daha büyüktür. Geri kalanlar sayılabilir sonsuz iken, saydıklarımız sonludur. Sonlu olmak sayılabilir sonsuzluğun yanında solda sıfır gibidir. Yani çokluk olarak bir şey ifade etmez.

√2 sayısı bir reel sayı olarak düşünülür. Bu sayı x^2=2 denkleminin köküdür. Yani bu denklemi gerçekler. Çünkü √2'nin karesi 2 olarak düşünülür. √2 sayısını tam sayılarla ifade etmek istersek, tam sayıların sonsuz bir dizilişi ile karşılaşırız: √2=1,41421356237… Bu dizilişteki tam sayıları belirlemek istersek bunu tüketemeyiz. Çünkü işlem sayısı sonlu değildir. Bunu tüketmeye bir insan ömrü yetmediği gibi bütün insanların ömrü de yetmez. Biz ne kadar yeni tam sayı basamakları bulsak, geriye daima sayılabilir sonsuz sayıda tam sayı basamağı kalır. Dolayısıyla fiziksel olarak belirleyebildiklerimiz belirleyemediklerimizin yanında daima solda sıfır kalacaktır. Çünkü belirlediğimiz sayılar sonlu sayıda olacak, geride kalanlar ise sayılabilir sonsuz olacaktır. Burada bir mistik hakikat vardır, o da fiziksel dünyanın verileri ile var olduğuna inandığımız varlıklara bu verilerle tam ulaşmamız mümkün değildir.

Bu düşünceyi tabiattaki her olayda tahkik edebiliriz. Gerçekten biz elimizdeki imkanlarla daima mutlak olarak var olduğuna inandığımız bir olguya tam olarak ulaşmamız imkansızdır. Bu yaratılışın bir gereğidir ve Allah Teâlâ'nın bu yapıyı bu şekilde oluşturmasının da birçok neden ve hikmetleri vardır. Müspet bilimciler akıl ve duygularla mutlak gerçeğe varabileceklerini asırlarca düşündüler ve bununla avundular. Ama bugün artık bunun mümkün olmadığı aşikardır. Çünkü dünya hayatındaki yaratılışların ve insanların verilerinin imkanları ile gerçeğe varmanın mutlak olarak mümkün olamayacağı görülmektedir.

Bu durum bize dünya hayatı ile ahiret hayatının karşılaştırılmasında bir benzetme yapmamızı kolaylaştırmaktadır. Bizim yaşadığımız fiziksel hayat sınırlı ve sonludur. Ama gerçekte sonsuz olan bir ahiret hayatı vardır. Biz sonlu olan bu dünya hayatını yaşayarak her şeye varabileceğimizi ve mutlak gerçeği deneylerle ispat edebileceğimizi düşünüyoruz ve ümit ediyoruz. Fakat gerçek böyle olmuyor. Çünkü insan hayatı sınırlı olmakla beraber evrenin hayatı da sınırlıdır. İnsanın nasıl fiziksel olan bireysel hayatı sona erecekse fiziksel olarak da evrenin ömrü sona erecektir. Çünkü yaratılışta bu durum böyle dizayn edilmiştir. Örneğin güneş enerjisinin bir gün biteceği tespit edilmiştir. Bu gerçek daha önce düşünülmüyordu, herkes sonsuza kadar devam edebilecek sanıyordu. Ama öyle olmadığı çıktı. Bu sonuç bazı fizikçileri hayal kırıklığına uğrattı. Fakat bu Müslümanlar için bir hayal kırıklığı değildir. Çünkü Allah Teâlâ gördüğümüz her şeyin bir eceli olduğunu Kur'an-ı Kerim'de insanlara bildirmiştir.

Gödel yaptığı bir ispatta, matematikteki aksiyom sisteminin doğru olduğunu ispat etmek için, bu sistemin dışından bir bilginin ispata dahil edilmesinin gerektiğini göstermiştir. Yani matematiksel dünya aslında kendi başına bir mutlak bir bütünlük sağlayamamaktadır. Dışarıdan bir bilginin müdahale etmesi gerekiyor. Bu düşünceyi bütün evrene genişletebiliriz. Bütün evrendeki olayları açıklayabilmemiz için aynı şekilde evrenin kendisi tek başına yeterli değildir. Onun anlaşılabilmesi için, evren dışından bir bilginin ona eklenmesi gerekir. İşte bu bilgi Tanrı ve O’nun ilmi ve iradesi bilgisidir. Buna göre Tanrı’nın müdahalesi olmazsa evrendeki olayların tam olarak anlaşılmasına ve yürütülmesine imkan yoktur. Evrenin her an Tanrı’nın müdahalesine ihtiyacı vardır. Bu da bütün müspet bilimcileri hayal kırıklığına uğratacak bir husustur. Fakat gerçek budur. Eğer Allah Teâlâ evrene her an müdahale etmese evren varlığını ve düzenini sürdüremez. Bu Gödel’in matematik düzeninin doğruluğu için gerekli gördüğü şey ile aynıdır. Yani sayıların bu mistik özelliği bütün evren için de geçerlidir. Bu sonuç bütün evrim teoricilerinin ve akıl ile her şeyi çözebileceğini düşünen materyalistlerin artık iflas ettiğinin bir ispatıdır.

Zikir için verilen sayılar manevi kilit hükmünü haizdir. Yani bazı ilahi sırların açılabilmesi için belirli sayıda tespihin, Esma'nın, salavatın, ayet veya duanın okunması gerekir.

( Yayınlanma Tarihi : 05.12.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

VAHDET-İ VÜCÛD

Vahdet-i Vücûd tasavvufta “varlığın birliği” anlamında kullanılan bir terimdir. Bu terim Tanrı, alem ve insan ilişkilerini açıklayan bir düşünce sistemini ifade eder. Bu düşünce sistemi İbn Arabi (ks) tarafından sistemleştirilmiştir. Bu görüşe Vahdet-i Vücûd adı, İbn Arabi'nin üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddin Konevî (ks) tarafından verilmiştir. Vahdet kelimesinin anlamı “birlik” tir. Vücûd kelimesi ise “varlık” anlamında kullanılır. Buna göre Vahdet-i Vücûd terimi “varlıkta birliği” ifade etmektedir.

İbn Arabi'ye göre varlık birdir, o da Hakk’ın varlığıdır. Bu ifade vahdet- vücûd görüşünün en önemli dayanağıdır. Sadreddin Konevi aynı düşünceyi “kendinde hiçbir ihtilaf bulunmayan varlık Hakk’tır” şeklinde ifade eder. Daha sonra gelen yorumcular da aynı ifadeyi farklılıklarla tekrarlarlar. Molla Fenari, Konevi’nin yukarıdaki ifadesini yorumlarken, Hakk'a vücûd (varlık) denilmesinin zorunlu olduğunu ifade eder. Ona göre “vücûd Hakk’tır” ifadesi Tanrının latif ve birleşik olmayışının zorunlu bir sonucudur. Fenari, sufilerin dışında hiç kimsenin mutlak birliği temellendirmediğini ileri sürerek, bu konuda İslam filozofları ve kelamcılarını eleştirir. Bu düşünceler vahdet-i vücûdu bir Tevhid yorumuna dönüştürür.

Vahdet-i vücûdun diğer önemli bir ilkesi de, eşyanın ilahi ilimdeki sabit hakikatinin bulunmasıdır. Böylece vahdet-i vücûd düşüncesi, bir yönden “varlık Hakk’tır” diyerek “Mutlak Varlık” kavramını ortaya atarken, diğer taraftan Tanrı-alem ilişkisini açıklamak için eşyanın ilahi ilimdeki hakikatini ifade eder. Böylece “ayân-ı sabite” diye adlandırılan bir düşünceyi ortaya atmıştır. Böylece birlik (vahdet) ve çokluk (kesret) sorununu çözmeye çalışmıştır.

Hakk için varlık O’nun zatının aynıyken, Hakk’ın dışındaki her şey için varlık onun hakikatine ilave bir durumdur. Her varlığın hakikati ezeli olarak Rabbinin bilgisindeki taayyün nispetidir. “Birden bir çıkar” ifadesinin anlamı varlığının birliği itibarıyla Hakk’tan sadece bir sudur eder. Vahdet-i vücûdçulara  göre söz konusu bir, var olan ve ezeli ilmin var olacağına hükmettiği var olmayanların hakikatlerine feyiz veren genel varlık tecellisidir.

İbn Arabi'nin görüşleri yalnız akıl yoluyla düşünen ancak manevi bir makam ve seviyede bulunmayanlar için anlaşılması zordur. Hatta İbn Arabi bu düşüncelerinin manevi bir olgunluk içinde bulunmayan insanları küfre götürebileceğini söylemiştir. Ancak bu farklılığı anlamak kolaydır. Çünkü İbn Arabi ve Sadreddin Konevi gibi sufiler bu görüşlere manevi keşif yollarıyla varmışlardır. Bu keşif makamları her insana açık olmadığından ifade edilen hususların insanın aklına ters gelebilir. Bununla beraber insanlar bu olaya daha farklı yaklaşmalıdırlar. 

Keşif ehli ve ledün ilmine sahip olan insanların gördükleri hakikatleri ifade etmek için kelimeler yeterli değildir. Kullanılan kelimeler diğer insanlar tarafından günlük anlamda anlaşıldığından farklı düşünceler ortaya çıkar. Bu düşünceler insanı yanıltabilir ve insanın imanını zedeleyebilir. Bu nedenle bu türlü keşif bilgilerini herkesin okumasına gerek yoktur. İbn Arabi bu hususa dikkati çekmiş ve maneviyatla ilgisi olmayanların bunları okumamasını öğütlemiştir.

İbn Arabi insanların bu manevi keşiflere ancak seyr-i sülük yoluyla fena ve beka makamlarına ulaşılarak elde edeceklerini ileri sürer. Bu makamlarda insanların karşılaştığı şeyler hiçbir zaman dünyadaki olgularla mutlak bir benzerliği yoktur. Bu manevi alem bir takım sembol ve kelimelerle kendini açıklar. Bu sembol ve kelimelerin hiçbir zaman dünyadaki karşılıkları anlamında değillerdir. Ancak sufiler gördüklerinin bir kısmını insanlara anlatmaya çalıştığında kelime ve semboller kullanmak zorunda kalmışlardır. Bunların dünyadaki anlamları ile onların keşif ile gördükleri anlamlar birbirleriyle bazen örtüşmemektedir. Bu farklı oluş insanları senelerce süren tartışma içine itmiştir. Bu tartışmalara girmemek daha doğrudur. Çünkü herkesin göremediği bir alemi tam olarak tasvir etmek dünya hayatında mümkün olamamaktadır. Bu durumda sufilerin sözlerindeki bazı çelişkili sözleri ele alarak eleştirmek yerine, yaşadıkları hayatların sünnete uygun olup olmadığına bakılmalıdır.

Bu sufilerin hayatları incelendiğinde onların Peygamberimizin (sav) sünnetini harfiyen yerine getirmiş kişiler oldukları görülür. Dolayısıyla bu kişiler Peygamber yolunu takip ederler. Bu kişilerin manevi keşiflerini herkes görmeyebilir. Ama bu kişilerin sevilmesine mani değildir. Hatta bu ehl-i sünnet yolunda olan tasavvuf alimlerini sevenlerin yarın ahirette onlarla birlikte olacağına dair birçok rivayetler vardır.

Bu durumda İbn Arabi'nin ve vahdet-i vücut alimlerinin sözlerine hüsnüzan ile bakmak gerekir. İnsan cami (toplayan) varlık olarak telakki edilmektedir. İslam’da bu iddianın farklı bir tevilini yapmak mümkündür. Bu tevile göre insan ilahi isimleri kendisinde toplayan (cami) tek varlıktır. Allah isim ve sıfatlarının insanda zuhur ve tecelli etmesini murad etmiştir. Bunun bilincinde olan insan eğer bu hedefi gerçekleştirmek üzere daima mücahede içinde olursa ahlaki bakımdan kemale erer. İşte vahded-i vücut teorisinin anlatmaya çalıştığı budur. Allah’ın isimlerini kendisinde cem etme başarısını gösteren kişinin, insan-ı kamil olması Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmasıdır. Bu ise varılması istenilen bir şeydir.

Sufinin Allah da fani olması tanrılaşması demek değildir. Allah da fani olmak, bütün nefsi ve dünyevi maddi arzularının temizlenmesi ve tamamen Nura dönmesidir. Üstünde dünya hayatının izlerinin kalmaması demektir. Böyle bir insan kendisi dünya varlığından habersiz olur. Gördüğü ve algıladığı sadece Hakk’tır. Tıpkı ruhların ilk yaratılış aleminde olduğu gibi. O alemde de ruhlar hiçbir zaman tanrılık vasfına sahip değillerdi. Ancak üzerlerinde hiçbir maddi özellik bulunmuyordu. Bu nedenle vahdet-i vücuttaki bir olma hususunu böyle anlamak gerekir.

( Yayınlanma Tarihi : 20.11.2022  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız )

İSLAM  GERÇEK  HAYAT  YOLUDUR

İslam dininin belirlediği hayat tarzı gerçek bir hayat yoludur. Çünkü bu yol insanlığın yaşadığı bütün sorunlara cevap vermiştir. İnsanlığı bütün yönleri ile kapsamıştır. İslam dini insanın dünya üzerinde var olmasının amacını bildirmiştir. İnsanın bu evren içindeki yerini açıklamıştır. İnsanın uyması gereken ahlaki prensipleri ve bunlara uyumasının neden gerekli olduğunu anlatmıştır. İslam dini insanların huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri siyasi, ekonomik ve sosyal nizamın ne olması gerektiğini ve bu nizamın hangi esaslara göre yönetilmesi gerektiğini açıklamıştır. Bunlar insanın ihtiyacı olduğu gerçek şeylerdir. Bunların dışındaki her şey insanlığı mutluluğa değil kargaşa ve huzursuzluğa sevk edecektir. Bütün bunlar İslam dininin gerçek hayat yolu olduğunu gösterir.

İslam yalnız vicdanlara hitap eden bir din değildir. İslam insanlığın bütün sorunlarına çözüm üretmesi nedeniyle evrensel bir din karakterindedir. İslamı yalnız vicdanlara sığdırıp, insanları yalnız ibadet etmekle cennete gideceklerini ifade etmez. İslam'ı vicdanlara sıkıştırıp yalnız ibadetlerin yapılmasını yeterli gösteren düşünceler tamamen abesle iştigal etmektedirler. Asırlarca İslam dinini yalnız vicdani bir inanış kalıbına sokmak için çabalar sarf edilmiştir. Bu çabalar bugün de hala devam etmektedir. Bu çabalar İslam'ın gerçek yüzünden korkanların gayretleridir. Çünkü onlar, İslam dinini hayatın gerçeklerinden uzaklaştırmak, insanlığın gerçek gelişmesine yardım etmesine mani olmak çabası içindedirler. İslam'ın bu hedefi onları korkutmaktadır. Kendi iktidarları ve güçlerinin ellerinden nasıl kayacağını hayal bile etmeleri onları rahatsız etmektedir. Ancak bütün bu çabalar onlara bir şey kazandırmayacaktır. İslam dini Allah'ın izniyle tekrar yükselecektir. Bunda kimsenin şüphesi olmasın.

İslam bütün hakikatleri içinde toplamış bir din olarak her kuvvetin ve bütün şer kamplarının gücünün üstündedir. Bünyesi kuvvetli ve kökleri derindedir. İnsanlığın bu büyük yola olan ihtiyacı, nefret edenlerin nefretinden daha büyüktür. Bu nedenle İslam düşmanlarının nefretleri arttıkça kötü sonlarına daha da çabuk yaklaşmaktadırlar. Bu nedenle şaşkın bir şekilde İslam’a olan nefretlerini ifade ederken kendileri için bir çıkış yolu bulamamaktadırlar. Oysa onların da kurtuluşu olan İslam dini can kurtaran simidi olarak yakınlarındadır. Bu cankurtaran simidi, Allah'ın insan hayatının düzenlenmesi için gönderdiği şeriat sistemine tabi olmaktır. Eğer bu İslam nefretçileri Allah'ın çizgisine gelmezlerse birbirlerini boğazlamak için tekrar Dünya Savaşları çıkaracaklardır. Çünkü böyle büyük savaşlar hem onların vicdanlarını tatmin edecek hem de cepleri bol parayla dolacaktır. Öldürücü silah üreten şirketler böyle günleri beklemektedir. Her tarafa silah satarak bol para kazanacaklardır. Fakat insanların çoğunun ölmesi, yaralanması ve perişan olmaları onlar için hiç önemli değildir.

İnsanlar dünya hayatında imtihan için yaratılmışlardır. Bu imtihan için dünyada iyilik ve kötülükleri yan yana görecektir. Daima kendisine iyi şeyler ve kötü şeyler sunulacaktır. İnsan bunlar arasında seçim yapmakta serbesttir. Ama yaptığı seçimin sonucundan sorumludur. Eğer dünyada her şey iyilik olsa ve hiçbir kötülük olmasa insanın imtihan edilmesi bir anlam ifade etmez. Fakat Allah Teâlâ insan ruhunun kâmil bir hale gelmesi için onu, bu dünya hayatı dediğimiz bir berzahtan geçirmektedir. İnsan bu dünya hayatında inandığı ve yaptıklarıyla bir sınav içindedir. Bu sınavdan başarılı olması ancak ve ancak Allah'ın kendisine bildirdiği İslam dininin emir ve yasaklarına uygun olarak yaşamasıyla mümkündür. Eğer Allah Teâlâ'nın bildirdiği şeriata uygun olmadan yaşarsa, bu dünya sınavında başarısız olacağı aşikardır. Ölüm günü geldikten sonra insanın ruhu ahirete intikal eder, orada artık sınav yoktur. Dünyadaki sınavın sonuçları önüne konulur ve bu sonuçlara göre kişi değerlendirilir. İyi sonuç insanı cennete, kötü sonuç ise insanı cehenneme gönderir. Bu Allah'ın insanlara bildirdiği gerçeklerdir. İsteyen kabul eder uygular, isteyen kabul etmez ve uygulamaz. Ancak sınav sonucu kişinin ahiret hayatını kesin olarak belirleyecektir.

İslam dininin karşıtları dini geçmişte kalmış bir şey olduğunu ileri sürmeleri tamamen cahil olmalarının bir göstergesidir. Bazıları da maddi menfaat elde etmek için bunları ileri sürmektedir. Ancak nefisleri madde sevgisine esir olduklarından, aslında onlar da cahildirler. İnsanlar ya Allah'ın koyduğu evrensel sistemi eksiksiz olarak yaşayıp Müslüman olurlar veya insanın kendi aklıyla oluşturduğu diğer sistemlerle yaşayarak cahiliyye hayatı sürerler. Bize göre insanın aklıyla üretilen hayat sistemleri cahiliyye sistemleridir. Çünkü beşeri sistemler insanların hiçbir zaman dünyada huzur ve rahat getirmediği gibi onların ahiret hayatlarına da kurtarmaz. Çünkü insan aklı sınırlıdır ve yaratılışlardaki amacı ve sistemi bütünüyle mutlak olarak kavrayamaz. Bu nedenle de eksiktir ve yanlış tarafları mevcuttur. İnsan aklı insanın manevi yapısını anlayamaz. Nefsin ve şeytanın insanı nasıl etkilediğini algılayamaz. Çünkü aklın kendisi de bir mahluktur ve gücü sınırlıdır. İnsanın maddi ve manevi yapısı tam olarak ancak ilahi bilgilerle anlaşılır. İslam dini de bu bilgileri insanlara duyurmuştur. Bu bilgilere itibar etmeyen ve kendilerini bu bilgilere göre yönlendirmeyen kişiler, bu gerçek bilgilerden mahrum oldukları için cahil kalmaya mahkumdurlar.

( Yayınlanma Tarihi : 13.11.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

TEVHİD  VE  CİHAD

Tevhid ve Cihad kavramları İslam'ın hakiki, gerçek özüne aittir. Her iki kavram da İslam'ın ön plana çıkardığı birçok kavram arasında en önemlileridir. Bu kavramlar zamanla yabancılaştırılmışlardır. Bu kavramlar Müslümanları siyasal eylemlere yönelten kavramlardır. Ancak zamanla bu kavramlar bu özelliklerini terk ederek bugünkü pasif yorumlara indirgenmiştir.

Bugünkü yorumlara göre “Tevhid”e bakış açısı “Allah birdir” olmuş, “Cihad”a bakış açısı “Nefs kontrolü” olarak değerlendirilmiştir. Oysa bu kavramların gerçek anlamları başkadır. Çünkü “Allah birdir” demekle, Hristiyanların Tanrıya “Baba, Oğul ve Ruhü’l Kudüs” dedikleri teslis doktrinden farklı değildir. Böylece Tevhid kavramı gayri siyasi bir kavram şekline sokulmuş olur. Cihad kavramı da aynı şekilde yabancılaştırılmıştır. Özellikle batılı oryantalistler bu kavramı sadece savunma amaçlı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu kavram daha da indirgenerek nefsin kontrol edilmesi olarak algılanmıştır.

“La ilahe illallah” ifadesi “yalnız Allah'a kulluk etme” ilkesini ifade etmektedir. Bu kulluğun nasıl yapılacağı konusunu da “Muhammedun Resulullah” yani “Muhammed Allah'ın Elçisidir” ifadesinden öğreniyoruz. Bu iki temel inanıştan sonra gelen diğer iman ilkeleri ve İslam esasları onların bir gereğidir. İmanın altı esası şubeden oluşu, yani Allah'a, O’nun kitaplarına, meleklerine, resullerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak Kelime-i şehadetin bir gereğidir. Aynı şekilde İslam'ın beş temel esası olan namaz kılma, zekat verme, oruç tutma ve hacca gitmede kelime-i şehadetten sonra gelmektedir. İslam'da belirlenen helal, haram, medeni ilişkiler, yasama, yürütme ile ilgili düzenlemeler sadece Allah'a kulluk etme temeline dayanan ilke ve eylemlerdir. Bu ilkelerin öğrenilmesi ve uygulanması için başvurulacak yegane kaynak Allah'ın elçisidir. Onun Rabbinden alarak bize bildirdiklerinin tamamı Kur'an ve sünnettir. Kelime-i Şehadet şer'i yasalarda, ibadet biçimlerinde temel olduğu gibi itikadi düşünce yapısında da esastır. Çünkü Allah'ın birliğine inanmayan kişi tek olan Allah'ın kulu olamaz. Yasama ve yürütme ile ilgili yasaları Cenab-ı Hakk'ın elçisi aracılığıyla bize sunduğu şeriattan başka bir kaynaktan alan kişi de bir olan Allah'a kulluk etmiş olamaz.

İnsan hayatının temel dayanağı Allah'ın dini ve O’nun insan hayatı için koyduğu yöntemdir. İnsan İslam'ın birinci derecede önemli temeli olan “La İlahe İllallah, Muhammeden Resulullah” (Tevhid) ilkesi sayesinde var olabilir ve üstlendiği işlevi yerine getirebilir. Allah elçisinden alınan, tek olan Allah'a kulluk etme keyfiyeti, bu temel ilke kabul edildikten sonra hiç tereddüt etmeden ve hiç duraksamadan onun dediklerine uyulmadan gerçekleşemez. İnsanların akıl yoluyla, düşünerek oluşturdukları kuramlar ve ideolojiler hiçbir zaman kesin ve mutlak doğru olan bilgiler değildir. Bu bilgiler sürekli değişmektedirler. Bu nedenle de tam güvenirlikleri yoktur. Oysa Allah'ın bildirdiği ilim böyle değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın vahiy ile bildirdikleri kesin bilgilerdir ve mutlak doğrudur. Çünkü her şeyin ilmi bilgileri Allah'a aittir.

Bu nedenle insanların hayatlarını bu bilgilere göre yönlendirmesi en doğru yoldur. İnsanın kendi heveslerine göre düzenledikleri yöntemler bir gün çelişmelere ve yanlış olgulara neden olabilir. Çünkü insan aklıyla elde edeceği bilgiler sınırlı ve tam doğru olmayabilir. Bu durumda insanın görevi gerçek ve mutlak doğru olan Allah'ın ilmine göre kendisini yönlendirmesidir. Bu kendisi için en faydalı olanıdır.

Allah Teâlâ ne yalnız Arapların ne de sadece İslam akidesini benimsemiş insanların Rabbidir. Aksine tüm alemlerin Rabbidir. Kur'an' da yalnız Araplara özel bir mesaj değildir. O bütün insanlara hitap eder. Ancak İslam kendi akide sistemini insanlara zorla kabul ettirmek amacında değildir. İslam insanların üzerindeki siyasi baskıları kaldırarak onların katıksız bir biçimde özgürce kendi akidelerini seçmelerini ister. Kişi seçiminin sonunda sorumlu olacaktır. İşte bu dinin tamamen Allah'a ait olması demektir. Cihad önce insanın kendi nefsine karşı yapması gereken bir husustur. Kendi nefsiyle cihat etmeyen, onu doğru bir çizgiye getirmemiş olan bir insanın diğer İslami cihadı gerçekleştirmesi zordur. Nitekim Peygamberimiz (sav) bir sefer dönüşünde, nefislerle mücadelenin en büyük cihad olduğunu Müslümanlara duyurmuştur.

Günümüzde ortaya çıkan İŞİD, El Kaide gibi örgütler İslami cihad yaptıklarını ilan etmektedirler. Ancak onların bu cihad anlayışları yukarıda anlattığımız cihad anlayışı ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü cihad adı altında insanları haksız yere katletmek, esir etmek, mallarına ve kadınlarına el koymak hiçbir şekilde İslam'la bağdaşılabilir bir şey değildir. Bu terör örgütleri aslında İslam'a değil, İslam'a karşı olan emperyalist güçlere hizmet etmektedirler. Bu terör örgütlerinin eylemleri ile İslam dünya kamuoyu önünde itibarsızlaştırmaya çalışılmaktadır. Bu terör gruplarını emperyalistler oluşturmakta, onların ellerine en modern silahları vermekte ve onları finansal olarak desteklemektedirler.

( Yayınlanma Tarihi : 05.11.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

YOLDAKİ  İŞARETLER

“Yoldaki İşaretler” şehit alim Seyyid Kutub'un kitabıdır. Seyyid Kutub, Müslüman Kardeşler teşkilatının önemli bir şahsiyetidir. 1906'da Mısır'ın Asyut şehrinde doğan Kutub, 1926'da öğretmen ve 1933'te Darü’l-ulûm’dan mezun oldu. 6 yıl süren öğretmenlik hayatından sonra 1948'de Amerika'ya gitti. Buradaki eğitim sistemlerini inceleyen Kutub, Amerika'nın en keskin karşıtlarından biri olarak 1950'de Mısır'a döndü. Şubat 1953'te İhvan-ı Müslimin’e üye oldu. Kutub 15 Ocak 1954'te İhvan-ı Müslimin’in kapatılması üzerine teşkilatın önde gelenleri ile birlikte tutuklandı. Bir ara serbest bırakılan Kutub, Ekim 1954'te tekrar tutuklandığında 15 yıl hapise mahkum oldu. Sağlığı bozulunca 1964'te tahliye edildi. Ancak İhvanını yeniden canlandırma faaliyetlerine katıldığı için 9 Ağustos 1965'te tekrar tutuklandı ve idam cezasına çarptırıldı. 29 Ağustos 1966'da cezası infaz edildi. İslam yolunda şehit olan Seyyid Kutub birçok eser kaleme almıştır. Bunların içinde en meşhur olanları Fî Zılâli’l Kur’an adlı tefsiri ve Yoldaki İşaretler adlı kitabıdır.

Seyyid Kutub hakikat aşığı bir kişidir ve arayışı 40 yıl sürmüş olsa da gerçeği bulduğunda onu tutup kaldırmaya ve gerektiğinde de o yolda canını feda etmeye hazır bir kişiliğe sahiptir. Ona göre, İslam şeriatıyla yönetilmeyen toplumlar cahiliyye toplumlarıdır. Müslümana düşen görev cahiliyyeden bağımsız bir yapı içinde örgütlü mücadele vermektir. Bu yöntem Hz. Muhammed (sav)'in Mekke döneminde uyguladığı yöntemle aynıdır. Bu dönemde en önemli görev, “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) sözünün ne anlama geldiğini açık bir şekilde topluma anlatmaktır. Amaca ulaşırken aceleci olmamalıdır. Çünkü köklü değişikler zaman ister. Bu süreçte cahiliyye sistemine  şirin gözükmeye çalışılmamalı, onda ufak tefek tadilatlar yapmakla yetinilmemelidir. Çünkü aksi halde bu yenilgiyi baştan kabul etmek demektir.

Müslümanlar tebliğin serbestçe yapılabildiği ortamlarda şiddete başvurmamalıdır. Mekke'de cihada izin verilmeyişinin ilkesel gerekçesi de budur. Çünkü bu dönemde akıllara ve kalplere hitap edilmiş ve taktiksel olarak da güç dengesi gözetilmiştir. Müslümanlar gücü ele geçirdiklerinde İslam’ı tebliğ önündeki engelleri kaldırmak için kuvvete başvurabilirler. Çünkü İslam'da Cihad savunma savaşı değildir.

Kutub’a göre günümüzde insanlık tam bir ateş çukurunun kenarındadır. İnsanlığın bu duruma gelmesinin asıl nedeni, sağlıklı bir hayat nizamını koruyan ve geliştiren değerler sisteminin iflas etmesidir. Örneğin batı dünyası tüm insanlığı kuşatan cihan şümul bir hayat nizamı kurmak şöyle dursun, kendi var oluş gayesini kendisine bile kanıtlayamamaktadır. Aynı şey doğu dünyası için de geçerlidir. İnsani bir takım ideolojik ögeler taşıyan Marksist düşünce, kitleleri kendine çekse bile, daha sonraki dönemlerde temel ilkelerde baş gösteren bozulma onu totaliter bir devlet düzenine dönüştürmüştür. Bu türlü beşeri düzenlerin hemen hepsi insanın fıtratına aykırıdır.

Seyyid Kutub'un sık sık bahsettiği davetçi hareketi, o günlerde belki amaca uygun olarak yapılıyordu. Fakat bugün davetçi hareketleri dejenere olmuş durumdadır. Bugün davetçi olarak ortaya çıkan hareketlerin çoğu maalesef tasavvuf düşüncelerini dışlamakta, onlara karşı cephe almaktadır. Oysa tasavvuf İslam'ın bir parçasıdır. Hatta onun son mertebesidir. Çünkü bizim sloganımız, “Üç Güzellik: İman, İlim, Tasavvuf” tur. İslam'ı yıkmak isteyenler tasavvufa karşı cephe almaktadırlar. Bazı sahte sufileri göstererek gerçek tasavvuf karalanmaya çalışılmaktadır. Bugün maalesef davetçi hareketlerinin büyük bir kısmında bu yanlış davranışları görüyoruz. Bunların yine emperyalist sömürgecilerin arzularına göre yapıldığını zannediyoruz. Ancak bunda başarılı olamayacaklardır. Sonunda Allah Teâlâ kendi yoluna tam olarak uyanları uzun vadede de olsa başarıya ulaştıracaktır.

“Allah'a inanıp O’na sımsıkı sarılanları Allah, kendisinden bir rahmet ve lutfa sokacak ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir.” (Nisa, 4/175)

İslami Diriliş ve yeni bir İslam neslinin oluşmasını sağlamak için gerçek bir Mürşide ihtiyaç vardır. Böyle bir mürşit de ancak Allah'ın nasip etmesi ve görevlendirmesi ile olur. Böyle gerçek bir mürşidin ortaya çıkması kolay değildir. Çünkü bunu İslam düşmanları da farkındadır. Bu nedenle gerçek mürşitler bu devirde kapalı bir tarzda çalışmaktadırlar. Ancak Allah'ın emriyle bu gerçek mürşitler ortaya çıkabilirler. Bu ancak Allah'ın izni ve emriyle olur. Böyle bir başlangıcın olacağını ümit ediyoruz. Gerçek İslam’ı insanlara anlatacak ve asr-ı saadet dönemini birebir yaşayacak olan mürşit veya mürşitlerin ortaya çıkmasının yakın olduğunu ümit ediyoruz.

( Yayınlanma Tarihi : 29.10.2022  -  Yorumun tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

İBN ARABİ (ks)  HAZRETLERİ

İbn Arabi (1165-1239) Endülüsün en görkemli dönemlerinde yaşamış büyük bir velidir. İbn Arabi Mursiye'de varlıklı ve asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İsmi Ebubekir Muhyiddîn Muhammed Bin Ali olup künyesi Ebu Abdullah'tır. İbn Arabi ve Şeyh-i Ekber diye nam salmıştır. Muhyiddîn Arabi küçük yaşlarından itibaren ilim okumaya başlamış, 8 yaşındayken babası ile birlikte bugünkü Seville kenti olan İşbiliyye’ye gitmiştir. Burada birçok alimin sohbetinde bulunmuş, fıkıh, hadis, tarih ve ilahiyat ilimleri konusunda uzman olan hocalardan öğrenim görmüştür. Keskin zekası ve güçlü hafızası ile o zamanlarda dikkat çekmeye başlamıştır. Bulûğ çağındaki bazı bocalamalarından sonra, bir manevi işaretle inzivaya çekilmiş ve kendi iç dünyasını dinlemeye başlamıştır. Bu sırada 16 yaşındadır. Manevi hayatı bu şekilde başlayan Muhyiddîn Arabi, marifet kapılarının bu halvetlerdeki riyazatının neticesinde kendisine yavaş yavaş açılmaya başlandığını söyler.

İbn Arabi'nin babası oğlunun bu aşkın hallerini görünce, onu meşhur filozof İbn Rüşd ile görüştürdü. İbn Rüşd çağının aristocu yaklaşımları ile tanımış bir filozoftu. İbn Arabi önceleri İbn Rüşd ile güzel sohbetler içinde bulunurken, sonraları birbirlerine ters düştüklerini farkına vardı.

İbn Arabi Hazretleri bir gün Hz. Musa (as), Hz. İsa (as) ve Hz. Muhammed (sav) ile mana aleminde görüşür ve bu görüşmede Hazreti Muhammed (sav)  ona “Bana sımsıkı tutun, kurtulursun!” deyince, İbn Arabi derhal tövbede bulunarak Allah'a döndüğünü anlatır. Bu manevi işaretle İbn Arabi, Hz. Muhammed'in hadislerini ilm-i hadis açısından zahiren de tahsil etmeye ve onlara tabi olmaya başlamıştır. 1201 yılında Endülüs'ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus'a geçti. Hacca giderken Mısır'a uğradı. Kudüs üzerinden Mekke'ye giderek Hac farizasını yerine getirdi. Mekke ve Kabe ona aradığı yeri bulduğu duygusu vermişti. En meşhur eseri olan Fütûhât-ı Mekkiyye’nin Mekkede kalbine ilham edildiğini söyler. Birkaç yıl kadar Mekke'de kalıp, sürekli Kabe'yi tavaf etti. Kitap yazmaya burada da hızla devam etti. İlhamlarında artış gözleniyordu. Sonra Medine'ye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.

İbn Arabi 1205-1209 yılları arasında Bağdat, Musul, Cezire ve Malatya'ya yolculuklar yaptı. Şam, Kudüs ve Mekke'ye yaptığı yolculuklardan sonra Kahire üzerinden Konya'ya geldi. Selçuklu sultanı tarafından ikram ve hürmet gördü. Sultanların kendisine verdiği armağanları fakirlere dağıtırdı. Ünlü sufi ve kelam alimlerinden Sadrettin Konevi'nin hocası ve üvey babası oldu. Konya'da bir süre kaldıktan sonra Halep'e gitti. 1215 yılında tekrar Konya'ya döndü. Aynı sene içinde Sivas'a, oradan da Malatya'ya gitti. 1230 yılında Şam'a giderek oraya yerleşti. Ömrünün son 10 yılını orada geçirdi. Şam'dayken bazı çevreler tarafından istenmediğini hissetti. Ancak Şam'ın eşrafından bir aile ve Eyyubi hükümdarı tarafından koruma altına alındı. Artık bu dönemlerinde dış dünya ile ilgisini iyice yitirmişti. Bütün günlerini zikir, ibadet ve kitap yazarak geçiriyordu. İbn Arabi 1240'ta 78 yaşında olduğu halde Şam'da Benû Zekîlerin malikânesinde Hakk’a yürümüştür.

İbn Arabi bazı İslami çevrelerden tepki almasına rağmen yazdığı eserlerde her zaman Kur'an ve Kutsi hadislerden yola çıkmış ve örnekler vermiştir. Şöyle söylemektedir: “Allah'a çok şükürler olsun, söylediklerimin hepsi Allah'ın kalbimize verdiği ilhama dayanmaktadır.” Allah'a ve Muhammed'e karşı duyduğu ilahi aşktan her zaman bahsetmiştir: “Allah'a hamd olsun, ilim konusunda Hazreti Peygamberden başkasını taklit etmedim. Bilgilerimizin hepsi hatadan korunmuştur. Nakle ve rivayete dayanmaz.” İbn Arabi halka söylenmemesi gerektiği düşünülen şeyleri çekinmeden yazmış ve söylemekten uzak durmamıştır. Çünkü o yazdığı eserleri aklına, fikrine dayanarak değil sadece ilham yolu ile kalbine getirdiği nefese dayandırmıştır. Bu konularda İbn Arabi'ye iftiralarda bulunan kişi özellikle İbni Teymiyye olmuştur. İbn Arabi’nin ilk defa ortaya attığı görüş olan Vahdet-i Vücut, Konevî tarafından irfan sözlüğüne girmiştir.

( Yayınlanma Tarihi : 15.10.2022  -  Sohbetin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

SOSYAL  MEDYADA  SOHBETLER  (4. Bölüm)

Bir süredir sosyal medyada İslam ve Tasavvuf ile ilgili yazılar yayınlamaktayım. Bu yazılarımda insanları bu konularda bilgilendirmeye ve toplumda bu konularda oluşmuş yanlış inanç ve düşünceleri eleştirmeye gayret etmekteyim. Bu yazıları www.ilimvetasavvuf.com adlı web sitemde yayınlamaktayım. Ayrıca bu yazılarımın bazılarını İngilizceye çevirerek www.scienceandsufism.com adlı web sitemde yayınlıyorum.

Bu yazılarımın amacı, insanların tasavvuf ile ilgili merak ettikleri konuları ele almak ve müspet bilim ile tasavvuf arasındaki ilgi ve çelişkileri ortaya koymaktır. Ayrıca İslam inancı ile ilgili bazı konuları ehl-i sünnet itikadı çerçevesinde ele alarak, bunlarla ilgili yorumlarımı dile getiriyorum.

Yayınladığım yazılar aslında sosyal medyada insanlarla bir çeşit sohbet yapmaktır. Artık insanlarla sohbet yapmak için internet ortamı kullanılmaktadır. Bu nedenle web sitelerimde yayınladığım yazıları Facebook, Twitter ve Instagram’da oluşturduğum hesaplarla insanlara ulaştırmaktayım.

Yayınladığım yazıları e - kitaplar halinde de neşretmeyi hedeflemekteyim. Sohbetlerimin 1., 2. ve 3. Bölümlerini yayınladım. 4. Bölümünü bu e – kitap ile yayınlıyorum.

İçindekiler: Önsöz, Özgeçmiş, Peygamber Efendimizin Mucizeleri 1, Peygamber Efendimizin Mucizeleri 2, İslamiyet ve Materyalizm, Kur’an-ı Kerim’in Bilimsel Mucizeleri, Tasavvuf ve Rüya Tabirleri, Laikliğin Tarihçesi, İslamiyet ve Laiklik, Münafıkların İslamiyete Verdikleri Zararlar, İnsanın Şeytanla İmtihanı, Tasavvufta Şeytan Olgusu, Şeytanın Günümüzdeki Tuzakları, İslamiyette Kafirlik Olgusu, İslamiyette Zulüm Olgusu, İyi Amellerin Boşa Çıkması, Allah’ı İnkar Mümkün müdür?, Deizm, Niçin Yaratıldık, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, Osmanlı Devleti ve Sufiler, İslamiyet Tekrar Tasavvufla Yükselecektir, Kaynaklar.

( Yayınlanma Tarihi : 08.10.2022  -  E - Kitabın tamamını okumak için tıklayınız )

ARAP  BAHARI

“Arap Baharı” denilen olaylar ilk defa Tunus'ta ortaya çıkmıştır. Haksızlığa uğrayan bir üniversite öğrencisinin kendisini yakmasıyla 17 Aralık 2010'da Tunus'ta halk ayaklanmıştır. Bu hareketler daha sonra diğer İslam ülkelerine sıçramıştır. Bu olayların bu ülkelere “demokrasi ve özgürlük” getireceğini iddia edenler, bu hareketlere Arap Baharı adını vermişlerdir. Ancak bu olaylar Arap ülkelerine bir bahar getirmemiştir. Bilakis bazı Arap ülkeleri faşizmin ve iç savaşın içine itilmiştir.

Arap ülkelerinde, örgütlenen radikal ve şiddet eğilimli kişiler kullanılarak bu ülkelerde istenildiği zaman karışıklık çıkarmak mümkün olabilmiştir. Bugün adı çok duyulan El Kaide, İŞİD, Nusayri gibi radikal ve şiddet amaçlayan örgütler de, aynı amaçla emperyalist güçler tarafından kurulmuştur. Bu örgütler kendilerine İslamcı süsü vererek mezhepler arası çatışmayı tetiklemişlerdir.  Bu çatışmaya Müslüman Kardeşler teşkilatı da sokulmak istenmiştir. Ancak Müslüman Kardeşlerin temel ideolojilerinde mezhep kavgaları yoktur. Mezhep kavgalarına kuruluşların başından beri karşıdırlar. Ancak emperyalist güçler onların da  içlerine girerek, bir kısmını radikal ve şiddet yanlısı hale getirebilmiştir. Bu nedenle El Kaide, İŞİD gibi terör gruplarının başında İhvan-ı Müslimin teşkilatından gelen kişiler görülebilir. Ancak bu kişiler istihbaratçıların adamı olup gerçek bir İhvan anlayışını temsil etmezler. Bu durum birçok İslam karşıtı insanın İslam dininin aleyhine söz söylemelerine neden olmaktadır. Oysa gerçekte bu türlü örgütlerin nasıl kurulduğu ve nasıl yönetildiği dikkate alındığında, bunların başındaki kişilerin kimler tarafından atandığı ve yönetildiğini anlamak kolaydır. Gerçek İhvan mensupları bu türlü radikal terör örgütleri içinde yer almamaktadır.

Arap baharı bazı Arap ülkelerinde batı destekli ve batının vazgeçtiği bazı iktidarlara karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Bu mücadele nasıl biterse bitsin birilerin hayal ettiği gibi asla Müslüman halkların lehine bitmesine izin verilmeyecektir. Çünkü ispat edilmiş bir kural vardır: İşin içinde batılılar varsa hep batıl kazanır! Batıl ise yok olmaya mahkumdur.

“De ki hak geldi batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsra, 17/81)

Batı her zaman Müslümanların arasında işbirlikçileri buluyor, onları satın alıyor, onlara  birçok yanlış işler yaptırıyor, maddi ve manevi bedelini ödüyor ve işi bitince onları bir kenara atıyor. İran Şahı, Adnan Menderes, Saddam, Mübarek, Bin Ali, Abdullah Salih ve Kaddafi olaylarında olduğu gibi. Hiç kimse ders almadığı için sırada mutlaka başkaları var olacaktır. Ruhlarını şeytana satanların er ya da geç şeytanın kazığını yiyeceği muhakkaktır.

Mezhep tartışmaları Ortadoğu coğrafyası için çok tehlikelidir Örneğin soydaşlık bakımında Türk olan Iraklı Türkmenlerin yarısı şii, diğer yarısı sünnidir. Örneğin soydaşlık bağlamında Türk kökenli olan İranlı Azeriler şiidir. İşte bu nedenle karmaşık mezhepsel ve etnik bir yapıya sahip coğrafyada provokatif söylemlerle kavgaya sürüklenmek çok tehlikelidir. Arap baharı öncesinde Irak'ta ve sonrasında her yerde provoke edilen mezhepsel ayrılıklar için Suudi Arabistan milyarlarca dolar harcadı ve harcıyor. Bugün Arap ve İslam ülkelerinde bu ayrılıkları düşmanlığa çevirmek için özel çaba harcayan çok geniş ve güçlü çevreler var. Tarih boyunca bu kavganın acılarından haz alan iç ve dış güçler asla bu huylarından vazgeçmeyecektir.

( Yayınlama Tarihi : 02.10.2022  -  Makalenin tamamını okumak için tıklayınız )

 

 

 

 

 

Eski Yayınlanmış Makale ve Yorumların Özetlerini 

Özetler  Sayfamızdan okuyabilirsiniz

Hadis  Şerhleri

1. Bölüm                    Oku

2. Bölüm                    Oku

3. Bölüm                    Oku

4. Bölüm                    Oku

5. Bölüm                    Oku

6. Bölüm                    Oku

E -  Kitaplar

Üç Güzellik                       Oku                        

Tasavvuf ve Fizik             Oku

Bir Gerçek Veli                 Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

1.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler– 2.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler-

3.Bölüm                             Oku

Sosyal Medyada Sohbetler

4.Bölüm                             Oku    

40 Hadis-i Şerif                 Oku

İslâm Ahlâkı                      Oku

Tasavvuf Sohbetleri

Bölüm 1                             Oku

Tasavvuf  Sohbetleri

 Hayat ve Ölüm             Oku

 Ruh Nedir ?                   Oku

 Nefs Nedir ?                  Oku

 Kalbin Hikmeti ve Sırları  Oku

 Akıl Cevheri                   Oku

 Sevgi - Muhabbet         Oku

 Besmele’nin Sırları        Oku

 Fatiha’nın Sırları            Oku

 Tecellilerin Hakikati      Oku

Allah Teâlâ’nın Zât ve Sıfatlarının Tecellileri                   Oku

Esmâ-i Hüsnâ                  Oku

Nur  Tecellileri                 Oku

İnsanın Halife Olmasının

Hikmeti                             Oku

Arif  Kimdir ?                    Oku

İnsanın Kendini Bilmesi   Oku

Marifetullah ve

Muhabbetullah                 Oku

Nefsin Özgürlüğü ve

Ruhun Özgürlüğü              Oku

Ramazan Ayının Fazileti   Oku

Tasavvufta Hikmet

Makamı                                Oku

Namazın Sırları ve

Güzellikleri                           Oku

Sufilerin Namaz

Hakkındaki Görüşleri         Oku

İbn Arabi (ks) Hazretleri    Oku

Vahdet-i Vücûd                   Oku

Vahdet-i Vücûd ve

Vahdet-i Şuhûd                   Oku

Ana Sayfa

Amacımız

Makaleler

Yorumlar

Özetler

Hadis Şerhleri

Tasavvuf

Sohbetleri

E - Kitaplar

Bize Ulaşın

İngilizce